💬

💬
🎧: Skapova, Başkası Mı Var?
💬
🎧: Furkan Usta, Yırtık Sayfa
💬
Parmaklarımın arasındaki kalemi yavaşça çevirirken başımı hareket ettirmeden, gözlerimi kaldırarak ona baktım. Saat kaçtı bilmiyordum ama gece yarısına yaklaşmış olmalıydık. Yat demir atmış bir halde suda hafifçe sallanıyordu, denizde olduğunu bilmeyen biri için hissedilmesi zor bir sallantıydı. İki gündür karaya adım atmamış, kendimizi İlkay’ın getirdiği dosyalara gömmüştük. Tibet koltukta oturuyordu, ayaklarını cam sehpaya uzatmış bir şekilde elindeki siyah kapaklı dosyayı inceliyordu.
💬
Bu kez başımı da hareket ettirdim ve yüzümü ona doğru döndürerek ona bakmaya devam ettim. Bu iki gün boyunca ben konuşmadığım sürece benimle çok az iletişime geçmişti. Normalde nasıldı bilmiyordum ama bu süreçte onu çok fazla telefon görüşmesi yaparken bulmuştum. Çoğunun da İlkay’la olmadığını anlayabilmiştim. Tabii bir şeylerin peşinde olduğunu da.
💬
Günlerdir içimi de beynimi de kemiren o soruyu sormaya cesaret edebildiğimde, elimde döndürdüğüm kalem son bir tur daha atıp durdu. Kalemi yavaşça masadaki dosyanın üzerine bırakırken, “Baksana,” dedim, sesimi duyduğunda irkilir gibi oldu. Elindeki dosyaya dalmış olmalıydı. “Aklıma takılan bir şey var.”
💬
Bir aydan fazla bir süredir geçmeyen o karın ağrım nüksederken başını bana doğru çevirdi. Dosyayı kucağına bırakıp, “Nedir?” diye sordu.
💬
Bakışlarımı ondan kaçırma ihtiyacıyla gözlerimi önümdeki dosyaya indirdim. “Cesetlerin onlara ait olduğundan nasıl emin oldular? Bir şey biliyor musun?”
💬
Onu göremiyordum ama aldığı derin nefesi duyabildim. “Seninle bu konuyu konuşmak istemesem de bilmeye hakkın olduğunun farkındayım,” dedi, gözlerimi kaldırıp ona baktım. Bana doğru döndü, bir bacağını koltuğun üzerine çekti. “Cesetlerin bulunması, teşhis edilmesi uzun sürdü.” Sertçe yutkunduğunu fark edince söyleyeceği şeyin beni dağıtacağını anladım. Daha fazla nasıl dağılabilirdim? “Bulunan iki kadın cesediyle birlikte bir iki kişi daha bağlanmış şekilde bulundu. Patlamadan önce denize atıldıkları yönünde bir şeyler söylediler ama böyle olsa dahi patlamadan etkilenmişler, kötü halde olduklarını öğrendim.”
💬
“Nasıl emin oldular?” diye sorumu tekrarladığımda gözlerini dizinin üzerine koyduğu eline indirdi.
💬
“DNA analizi yapıldı,” dediğinde ensemden kürek kemiklerimin arasına buz gibi bir ter indi. “Bulunmaları, teşhisin yapılması falan yirmi gün sürdü.” Gözlerini elinden ayırıp bana baktı, yüzümde gördüğü ifade onu duraksattı. “Her ihtimale karşı, oynayacakları her oyuna karşı araştırdım, konuyu didikledim. Üzgünüm, Niran.”
💬
Kalemi tekrar parmaklarımın arasına alırken, “Ben de öyle,” diye mırıldandım. Tibet’in ayaklandığını fark etsem de ona bakmadım. Olanlara inanmayan yanımda yanan o küçük umut ışığı da yavaşça sönmüştü. Hissettiğim bu duyguyu kusmak istiyordum.
💬
Tibet alt kata indi ama geri dönmesi çok uzun sürmemişti. Bedenini arkamda hissediyordum, ona bakmadım. Birkaç saniye sonra parmaklarını ensemde hissettim. İrkilerek ona döneceğim sırada, “Belki bunun sende olması sana daha kötü hissettirecek ama,” dedi, boynuma değen metalle duraksadım. “Sende olmalı.”
💬
Elleri üzerimden çekilince elim boynuma taktığı kolyenin ucunu buldu. Parmaklarımın arasına aldığım pırlantaya bakarken acıyla inlememek için kendimi sıktım. Bu Melin’in kolyesiydi, babam ona hediye etmişti. Babamla ilgili haber beklediğimiz günlerde sürekli bu kolyeyi izlerken bulmuştum onu. Şimdi kolye benim boynumdaydı ama o yoktu. Artık bu kolye sadece babamı değil onu da hatırlatacaktı. Bu kolyenin benim için bir ipten farkı neydi?
💬
“Senin için ne yapabilirim?” diye sorarken arkamda dikilmeye devam ediyordu.
💬
Parmaklarımı kolyeden ayırdım, diğer elimdeki kalemi sıkıca tuttum. “Benim için üzülme,” deyip yavaşça ayaklandım. Başımı çevirip ona durgun bir bakış attıktan sonra korkuluklara doğru ilerledim. “Biraz yüzeceğim.”
💬
“Ne?”
💬
Tibet’in şaşkın sesini duysam da ona bakmadım. Korkuluğu sıkıca kavrayıp karanlığın ardına saklanan derin suya baktım. Yatın ışıkları yanmasa da içerideki ışık suya yansıyordu. Korkmak istemiyordum. Kaybedecek hiçbir şeyimin olmadığını kendime hatırlatmama gerek yoktu, suya baktığımda hiçbir şey hissetmediğimi görünce bunu anlayabiliyordum.
💬
Ben tam suya atlayacakken yatın kırmızı ışıkları yanmaya başladı. Suya tereddütsüz bir atlayış gerçekleştirdim. Üzerimdeki tişörtü ya da şortu çıkarmamıştım. Benim suya gömülmemle birlikte bir ses daha duydum ama buna aldırış etmedim. Havanın aksine soğuk olan su tenimin her noktasındaydı. Suyun içinde kollarımı yavaşça açtım, gözlerimi aradım. Niyetim kontrolü kaybetmek değildi, nasıl hissettirdiğini unutmamaktı. Bu yüzden bacaklarım suyun içinde usulca hareket ediyor, dibe çekilmemi engelliyordu. Çok derinde değildim, yatın yüzeye yaydığı kızıl ışığı görebiliyordum.
💬
Bedenime bu kadar iyi hissettirirken, içimi nasıl böyle boğabilirdi?
💬
Belki şu an iyi bir şey yapmıyordum, bana geri dönüşü çok daha kötü olacaktı ama yapmak istemiştim. Artık neyi yapmak istiyorsam onu yapacaktım.
💬
Bir silüetin bana yaklaştığını fark ettiğimde bunun Tibet olduğunu biliyordum. Suyun içinde asılı kalmış bir şekilde dururken ciğerlerim yanmaya başlamıştı. Hayal etmek ürkütücüydü ama bu kadarcık zamanda ciğerlerim bu denli yanıyorsa, onların nasıl hissetmiş olabileceğini düşünmeden edemiyordum. Ya da patlamada yüzünden ölmüşler, suyun acısını hiç tatmamışlardı.
💬
Tibet’in bana uzanacağını anlayınca ondan önce davranıp bedenimi yukarı ittim. Kafamı suyun dışına çıkarıp ıslak saçlarımı yüzümü sıvazlayarak geriye yatırırken Tibet de yüzeye çıkmıştı. Benim gibi elleriyle saçlarını geriye yatırdı, kısık bakan gözlerini yüzüme çevirdi. Arkamdan atlamasının nedeni kendimi boğacağımı düşünmesinden miydi? Eğer bunu düşünmüşse, demek ki bazı şeyleri hâlâ anlayamamıştı. Ben intihar değil, katliam istiyordum.
💬
“Bir daha böyle şeylere aniden karar verme,” dedi yüzünden akan suları parmaklarıyla iterken.
💬
Kaşlarımı çattım, alnımdan burnuma doğru akan bir damla, ıslak dudaklarıma yayıldı. “Arkamdan gelmek zorunda değildin.”
💬
Durdu, bir süre ıslak kirpiklerinin arkasından bana baktı, sonra bedenini suyun içinde kaydırarak bana yaklaştı. “Ben zaten hiçbir şey için zorunda kalmam, Niran.” Tenime yapışmış ıslak kıyafetler içimi üşütürken ona kayıtsızca bakmaya devam ettim. “Yine bunun gibi kendini incitmek istediğin bir an gelecek olursa önceden haber ver,” dedi, ben nedenini soramadan, “Engelleyebilmem için,” diyerek cümlesini tamamladı.
💬
Bana sırtını döndüğünde üzerinin çıplak olduğunu fark ettim. Yata çıkan merdivenleri aşarken onu izledim, eşofmanını ağırlaştıran sular denize dökülüyordu. Bana bakmadan yatın içine girip gözden kayboldu, ben ise aynı yerimde duruyordum. Söylediği şeyden dolayı mıydı bilmiyordum ama zihnimdeki sesler bile durulmuş, durgunlaşmıştım. Gözlerimi yattan ayırıp önüme, suya çevirdim. Kötü bir şey yapmayacağımdan emin olduğu için mi beni yalnız bırakmıştı? Aklımı tamamen bulandırmıştı.
💬
Olduğum yerde suyun içinde hareket ederken sandığımın aksine beynimdeki gürültü azalmıştı. Bir insanın korkusu, bir gün onun kaçıp saklanabileceği bir yer haline gelebilir miydi? Şu an hissettiğim şey gerçekten böyle bir şey miydi? Yavaşça aşağı doğru kayıp başımı da suyun içine soktum, siyah saçlarım suyun yüzeyine yayılarak karanlık suyun bir parçası haline gelmişti. Tıpkı suyun benden ölene dek ayrılmayacak bir parçam haline gelişi gibi…
💬
Bedenimi canlı tutacak son nefesi de harcadığımda suyun içinden çıktım, kulaçlarımı uzaklaştığım yata doğru attım. Bedenimi yukarı çekip merdivenleri tırmanırken bir elimle de yüzümdeki suları, ıslak saçlarımı geriye itiyordum. Yata adım attığımda zemini ıslatmanın utancıyla gözlerimi kıstım. Gözlerimi masaya doğru çevirdiğimde sandalyeye asılı duran tişörtle duraksadım. Onun orada olduğunu hatırlamıyordum.
💬
Ben tişörtü Tibet’in oraya bırakmış olabileceğini düşünürken, “İçeri girmeden kıyafetlerini çıkarıp tişörtü giy,” diye seslendi içeriden. “Odana gittiğinde kendi kıyafetlerini giyersin.”
💬
Reddetmeden üzerimdeki ıslak tişörtü çıkardığım sırada, “Yatını mahvetmemi istemiyorsun anlaşılan,” diye söylendim. Islak tişörtü yere bırakıp Tibet’in bıraktığı tişörtü üzerime geçirdim, kuru tişört ıslak sütyenime yapışırken kumaşın ıslanmaması için altımdaki şortu da çıkardım.
💬
Bu süreçte sessiz kalan Tibet, ben ıslak kıyafetlerimi elime alıp içeri girdiğimde, “Seni dışarıda mı yatırsam diye düşünmedim değil aslında,” dedi alaylı bir sesle.
💬
Gözlerim onu saniyesinde buldu. Üzerinde hâlâ tişört yoktu, sırtı bana dönük bir şekilde duruyor, mutfak kısmında kendine kahve hazırlıyordu. Bir eliyle ıslak saçlarını geriye itip hafifçe kenara çekildiğinde, tezgâhta iki kupa olduğunu gördüm. Hareketleri ve ses tonu sakin gelse de bedeninin gerginliğini görmemek mümkün değildi. Ben merdivenlere doğru yürürken de ona baktım ama o bana bakmadı, kahve makinesini izlemeye devam etti.
💬
Sessizce alt kata inip banyoya geçtim. Tibet bu banyoya girmediğini söylemişti, bu yüzden ıslak kıyafetlerimi banyodaki küçük sepetin içine attım. Onlarla yarın ilgilenebilirdim. Üzerimdeki diğer kıyafetleri de çıkardım. İç çamaşırlarımı da sepete atıp Tibet’in verdiği tişörte baktım. Pek ıslanmamıştı ama sonuçta üzerime geçirmiştim. En iyisinin onu da temizleyip geri vermek olduğuna karar vererek tişörtü de sepete attım. Tibet, bir sonraki karaya demir atışımızda mini bir çamaşır makinesi alabileceğimizi, uzun süren yolculuklarda ihtiyacım olabileceğini söylemişti. Açıkçası bu bana da mantıklı gelmişti.
💬
Ayrıca eve gitmem, kendim için artık başka kıyafetler de almam gerekiyordu. Babaannemin beni evde beklediğini, beni aramasa da Tibet’i arayıp durumumu sorduğunu biliyordum, onu tanıyordum. Tibet’ten pek hazzediyormuş gibi durmuyordu ama konu ben olduğum için bunu görmezden geliyordu. Aslında Tibet’ten hoşlanmaması için bir sebep de yok, sadece kendine suçlayacak biri arıyordu. Suçlanması gereken asıl kişi ben değil miydim?
💬
Kısa bir duş alıp üzerimdeki tuzlu suyu attıktan sonra odaya geçtim. Son kalan temiz iç çamaşırlarımı giymek, beni artık yarın eve dönmeye mecbur bırakıyordu. Koyu mor şortumu ve beyaz tişörtümü de giyip saçlarımı kurutmadan, çıplak ayakla odadan çıktım. Tekrar denize açılmadan önce Tibet yatı temizletmişti, her karaya demir attığında bunu yaptırdığını söylemişti. Onun ayakkabıyla gezmediğini görmek bana da cesaret vermişti, bu sayede yerler de kirlenmemiş oluyordu. Bu iki gün bile onun ne kadar titiz biri olduğunu anlamama yetmişti. Az önce bile bunu fark etmiştim, suya atlamadan önce masada bıraktığım dosyalar orada değildi. Büyük ihtimalle yata döndükten sonra masayı toplamıştı.
💬
Bu bir an beni güldürecek gibi oldu ama daha gülme emaresi gösteremeden boğazım düğümlendi. Annem de onun gibiydi. Tamam, ben de dağınık biri değildim ama sehpaya bıraktığım bardağı birkaç dakika sonra bile alacak olsam annem bunu bekleyemez, hemen alıp mutfağa götürürdü. Onun için her şeyin belirli bir yeri vardı, her şey yerli yerinde olmalı, nesneler yer değiştirmemeliydi. Kahveni bitirdiğin anda o bardak mutfağa gitmeli, tezgâha değil durulanıp makineye atılmalıydı. Adımlarım yavaşlarken elimi karnıma bastırdım. Yıkanan çamaşırları bile asmamıza izin vermezdi, kendi bildiği şekilde yapardı. Bu kadar ayrıntıyla nasıl yaşanır bilmiyordum.
💬
Üst kata çıktığımda Tibet’i yine dosyalara gömülmüş bir şekilde buldum. L koltuğun diğer tarafına otururken gözlerini dosyadan ayırmadan öne doğru eğildi, sehpadaki kupayı benim önüme doğru sürükledi. Kaşlarımı kaldırıp ona baktığım sırada tekrar eski konumuna geri dönmüştü. Bacaklarımı koltuğun üzerine çektikten sonra kupayı ellerimin arasına alıp, “Teşekkür ederim,” dedim. “Aynı şeylere yüz kere de baksan bir şey değişmeyecek.”
💬
Kahvesinden bir yudum alırken, “Belki yazılanlar değişmeyecek ama aklıma yeni bir şeyler getirebilir,” dedi, gözlerini dosyadan ayırıp bana baktı. “Senin baktıklarında gözüne çarpan bir şey oldu mu?”
💬
Seramiği dudağıma yaslarken dudaklarım büküldü. “Olmadı çünkü gördüklerimden hiçbir şey anlamadım.”
💬
“Saatlerce öylesine mi kağıtları izledin?” diye sorması üzerine omuz silktim.
💬
“Tam olarak neye bakmam gerektiğini söylemedin.”
💬
“Niran,” dedi, burnundan sert bir nefes vererek güldü. “Sorun değil, birazdan ben incelerim.”
💬
“Adamlar yaptıkları kaçakçılığı kağıtlara dökecek değiller ya,” diye homurdandım, kahvemden bir yudum aldım. “Gerçekten o amaçla bakıyorsan işimiz zor…”
💬
Bana inanamıyormuş gibi bakıp, “O niyetle baktığımı düşündüysen işimiz gerçekten zor,” dediğinde yeniden omuz silktim. Tibet derin bir nefes alıp kupasını sehpaya bıraktıktan sonra geriye yaslandı. “Amacım midelerini bulandıracak, kafalarını karıştırıp odaklarını dağıtacak bir şey bulmak. Böyle insanlar küçük usulsüzlüklerle uğraşmaz, başları ağrımaz ama zamanlarını çalıp onları oyalayabilirim.”
💬
“Oyalamak istediğine göre kafanda başka bir plan var?” diye sorarken kaşlarım havalanmıştı.
💬
“Yarın marinaya döneceğiz, İlkay gelince detaylı konuşacağız. Artık ilerleme sırası bizde,” dediğinde yüzümdeki alaylı ve umursamaz ifade dağıldı. “Seni artık bir adım arkada bırakmayacağım.”
💬
“İstesen de kalmaya niyetim yok,” dedim ama bir cevap vermedi. Böyle anlarda benimle laf dalaşı yapmak istemediğini, üzerime gelmek yerine geri çekildiğini fark ediyordum. Çünkü beni anladığını bakışlarıyla da belli ediyordu.
💬
O tekrar dosyaya odaklanırken kupamı sehpaya bırakıp koltuğun kenarına kıvrıldım. Telefonumdaki bildirimleri kontrol ederken gözlerim yavaşça kaymaya başlamıştı. Birikmiş çok fazla mesajım ve cevapsız çağrım vardı. Biliyordum, arkadaşlarıma ait mesajlara bakarken utanmam, onları merakta bıraktığım için üzülmem gerekiyordu ama hiçbir şey hissetmiyordum. Benim için çok değerli olsalar da genel olarak insanlara karşı ilgimi kaybetmiş gibiydim.
💬
Kendimi bu dünyaya savrulmuş, ülke ülke, ev ev gezen bir toz parçasıymış gibi hissediyordum. Durduğum yerde çoğalıyor, toz tabakası oluşturuyordum. İnsanlar benden değil, ben insanlardan iğreniyordum. Beni, saatlerce silseler dahi kalıcı izini bırakan bir kir birikintisine dönüştürmüş, yeni bir hastalık var etmişlerdi.
💬
Bu kez zihnimdeyken savruldum, rüzgâr beni gece vakti bir binanın önüne uçurdu. Başımı kaldırıp önümdeki binaya baktım, kaç katlıydı bilmiyordum ama şehrin üzerini kaplayan kara bulutların ardına dek uzanıyordu. Binadaki çoğu ışık yanıyordu, olduğum yer ise kapkaranlıktı. Gözlerimi aşağı indirip giriş kata baktım. Perde yavaşça aralandı, genç bir kız gülerek konuşurken gözleri odanın içindeydi. Gördüğüm yüzle donup kalmıştım, hareket edemiyordum.
💬
Melin.
💬
Kız kardeşim perdeyi tamamen açıp içeri doğru yöneldiğinde gözlerim onu takip etti. Gülerek biriyle konuşuyordu ve birkaç saniye sonra odağıma giren yeni bir yüzle, kiminle konuştuğunu anlamıştım. Tam karşısında duran babam, tıpkı kardeşim gibi gülüyor, ellerini sallayarak bir şeyler anlatıyordu. Onları görüyordum, cam açık olmasına rağmen seslerini duyamıyordum. Onlara doğru sarsak bir adım atacağım sırada bir üst kattaki odanın ışığı açıldı, dağılan dikkatimi üst kattaki cama çevirerek toplamaya çalıştım.
💬
Üst katın camının önünden bir silüet geçti, elim göğsümü bulurken gözlerim kısıldı. Ben neden buradaydım? Sanki ikinci katla aynı yükseklikte duruyormuşum gibi içeriyi net gördüğümde acı çekiyormuş gibi inledim. Babam bu kez ikinci kattaydı, yanında oturan anneme bir şeyler anlatırken parmaklarını annemin saçlarında gezdiriyordu. Annem ise her zamanki ilgili gözlerle onu izliyordu. İçimde patlamak üzere olan istekle onlara doğru uzanmak isterken odağım yine değişti. Bu kez binanın üçüncü katının penceresindeydim. Rüzgâr bedenimi yukarı doğru taşıyor gibiydi.
💬
Üçüncü katın penceresinde ışık yoktu fakat gözlerimi kısarak baktığımda sızan o küçük ışığın dizüstü bilgisayarın ekranından geldiğini fark etmiştim. Karşımdaki bina, oturduğumuz sitedeki bina olmasa da gördüğüm görüntüdeki oda Melin’in odasına aitti. Kardeşim yatağında uzanmış bir şeyler izliyor, bir yandan da telefonuyla oynuyordu. Sonra aynı saniyelerde odasının kapısı açılıyor, annem elinde bir kek tabağıyla içeri giriyordu.
💬
Belki bu şekilde elli, belki de yüz sahne izlemek zorunda kaldım. Zorunda kalmıştım çünkü bir süre sonra hıçkırarak ağlamaya başlasam, bayılacak gibi hissetsem de rüzgâr beni her seferinde bir kat daha yukarı itmişti. Bitmeyeceğini sandığım bir anda hızla aşağı düştüm. Bu düşüş bile beni panikletmedi. Ben zaten düşmek, yere çakılmak, daha fazla buna maruz kalmadan yok olmak istiyordum. Sanki metrelerce yukarıdan düşmemişim gibi sapasağlam bir şekilde zemine indim, dizlerim anında yeri buldu. Artık binada bütün ışıklar yanıyor, dairelerdeki sesler dışarı yayılıyor, hıçkırıklarım ve yakarışlarım onların seslerinin arasında kayboluyordu.
💬
Her insan kendi cehennemini yaratır derlerdi. O halde bu bana ait, benim yarattığım bir cehennem miydi?
💬
Ellerimin yaslı olduğu çimler kurudu, bütün sesler bir anda duruldu. Bedenim her hıçkırışla sarsılırken kuruyan toprağı avuçladım. Duyduğum tek ses, kendi feryatlarımdı.
💬
Bir de topraktan yayılan tok bir ses.
💬
İrkilerek başımı kaldırdım. Çeneme ulaşan gözyaşlarım kuru toprağa düşerken tam önüme düşen bedenlere baktım. Yer sarsıldı, yere çakılan üç bedenden yayılan kan, kuru toprağı ıslatmaya başladı.
💬
Çığlık için aralanan dudaklarımla eş zamanda gözlerim de aralandı ve sıçrayarak doğruldum. Nefes nefese, kocaman açılmış gözlerle ileriye bakarken, kulağında telefonla içeri giren Tibet bana baktı, göz göze geldik. Yüzümden boynuma akan damlaların sadece ter olmadığını biliyordum. Gözlerimin önünden gitmeyen görüntüler yüzünden aynı ifadeyle Tibet’e bakarken onun da yüzündeki ifadelerin değiştiğini gördüm.
💬
“Sonra ararım,” deyip telefonu kapattı ve cebine attı. Donmuş bir şekilde ona bakıyor olmam, daha hızlı adımlar atmasına neden oldu. “İyi misin? Kâbus mu gördün?” Hareket edemiyor olmak beni de anlık panikletti. “Bekle, su getireceğim.”
💬
Tibet hızla mutfağa yönelirken sertçe yutkunup terden yüzüme yapışan saçlarımı geriye doğru ittim. Kalbim öyle bir çarpıyordu ki her an durabilir, beni sonsuz bir uykunun içine çekebilirdi. Gördüğüm rüyada sadece onlar vardı. Birlikteler miydi? Tibet kâbus demişti ama her ne kadar kâbus gibi dursa da benim için rüyaydı. Çünkü onları gerçekten hayattalarmış gibi dışarıdan bir göz olarak izleyebilmiştim. İçim hem çok huzurlu hem de çok huzursuz hissediyordu.
💬
Koltuğun kenarında diz çöküp su bardağını bana uzattığında gözlerimi ona çevirdim. Bardağı alırken, “Teşekkür ederim,” diye mırıldandım. Sesimi duyabildiğinden bile emin değildim.
💬
Ben suyumdan küçük küçük yudumlar aldığım sırada, “Uyuyalı çok olmadı,” dedi, dikkatli bakışları yüzümdeydi. “Biraz daha uyu. Ben dosyalarla ilgilenmeye devam edeceğim.”
💬
“Sen uyumayacak mısın?” diye sordum eğilip bardağı sehpaya bırakırken. Bu hareketimle kolum koluna yaslanmıştı. Bir an bu çok rahatsız hissettirdi çünkü terliydim, bunu fark etmiş olmalıydı. Hızla geri çekilip tekrar uzandım.
💬
“Uykum gelirse kestiririm biraz,” deyip bana göz kırptıktan sonra elini dizine bastırarak doğruldu.
💬
“Peki,” diye fısıldadım. O geri çekilirken gözlerimi kapatmıştım ama uyuyup uyuyamayacağımdan emin değildim.
💬
Elim boynumdaki kolyenin ucunu buldu, yavaşça yutkundum. Gördüklerimin anılardan oluştuğunu biliyordum ve hiçbir anı kötü değildi, hepsinde onları mutluyken görmüştüm. Durum böyleyken buna nasıl kâbus diyebilirdim? Belki de o son anda yaşadığım, tanık olduğum şey olmasaydı, bu rüya benim için bir hediye gibi olacaktı. Yere çakılan bedenlerinden sızan kanın toprağı ıslattığı anları hatırlayınca gözlerimi daha sıkı yumdum. Burnumu sızlatan özleme engel olamıyordum.
💬
Saatlerim uykuyla uyanıklık arasında geçti. Ne gözlerimi açmıştım ne de tam olarak derin bir uykuya yatabilmiştim. O sarhoş gibi hissettiğim anlarda bedenimin üzerine bir örtü örtülmüş, beni gecenin serinliğinden korumak için çevrelemişti. Buz kütlelerinin arasında yatıyormuşum gibi üşümüş, örtüye sıkıca sarılmıştım. Oradan oraya savrulan bilincim, güneşin doğması, güneş ışığının yüzüme vurmasıyla yavaş yavaş yerine oturmaya başlamıştı. Böyle bir uykuya yatmaktansa uyanık olmayı tercih ederdim çünkü böylesi daha yorucuydu.
💬
Bir işkence gibi gelen bu döngünün içinden çıkıp gözlerimi araladığımda, ilk gördüğüm şey İlkay’ın bedeniydi. Kısık gözler, yerine oturmamış bir zihinle ona baktım. Gözlerimi açana kadar duymadığım o melodiye eşlik ederek yerinde sallanıyor, yüzündeki keyifli ifadeyle masaya tabakları yerleştiriyordu. Marinaya gelmiş miydik? İlkay’ı bu şekilde bulduğuma göre yeni gelmiş sayılmazdık. Tibet de ortalıklarda görünmüyordu, sesini de duymuyordum.
💬
Çenemin altına dek çektiğim örtüyü aşağı çekerken İlkay bana doğru döndü. Şarkının sözlerine eşlik ediyordu. Gözleri beni bulduğu ve uyanık olduğumu gördüğü an sustu, bana keyifli bir gülümseme gönderdi. “Günaydın horuldayan kraliçem.”
💬
Bir an söylediği şeyi anlamayarak bön bön ona baktım. “Ne?”
💬
Gülerek çatal ve bıçakları yerleştirirken göz ucuyla bana baktı. “O kadar horultu çıkardın ki şarkı açmak zorunda kaldım.”
💬
Kaşlarımı çatıp üzerimdeki örtüyü ayaklarımla ittim. “Ben horlamam,” dedim oturur pozisyona geçerken. “Kendi karga sesinle karıştırmışsındır.”
💬
İlkay bir an durdu, şaşkınca bana baktı. “Karga sesim mi?” Ondan beklemeyeceğim bir hareket yaptı ve ellerini beline koyup tamamen bana doğru döndü. “Henüz tam olarak duymadın bile!” Yüzümü buruşturduğum sırada Tibet’in metal köprüye çıktığını gördüm. İlkay da onun geldiğini fark edip başını çevirdi. “Bak Tibet de geldi. Sor ona.”
💬
Tibet elindeki poşetlerle yata atlarken, “Neyi soracak?” diye sordu.
💬
“Horladığını söylediğim için bana sinirlendi ve sesimin karga sesine benzediğini söyledi.”
💬
Tibet poşetleri sandalyenin üzerine bırakırken göz ucuyla arkasına bakıp, “Sen aksini mi düşünüyorsun?” diye sorunca gülerek İlkay’a döndüm. İkisinin de bakışları bana dönünce gülüşüm soldu, yavaşça öksürdüm. “Horladığın falan yok, sadece seninle uğraşıyor.”
💬
“Biliyorum,” dedim ayağa kalkarken.
💬
“Hayır, bilmiyorsun,” diye söze giren İlkay’la kaşlarımı çatıp, “Öf sus be,” diye homurdandım. “Sabah sabah çenen durmadı.” Ani çıkışımla ikisi de duraksamıştı. Onlara aldırış etmeden merdivenlere yönelirken söylenmeye devam ettim. “Hasbinallah.”
💬
Ben merdivenlerden inerken İlkay’ın arkamdan Tibet’e, “Bu kızla iki üç sabah geçirdin, sana gerçekten helal olsun ve geçmiş olsun,” dediğini duysam da bir karşılık vermedim.
💬
Banyoya girip ihtiyaçlarımı giderdikten ve elimi yüzümü yıkayıp dişlerimi fırçaladıktan sonra üst kata geri döndüm. Ben döndüğümde kahvaltı masası tamamen hazırlanmış haldeydi. İlkay çayını içerken Tibet’e bir şeyler soruyor, Tibet de telefonuyla ilgilenirken onu yanıtlıyordu. Tibet’in karşısındaki sandalyeye oturdum, İlkay da Tibet’in yanındaki sandalyeyi diğer tarafa, çaprazımıza çekmişti. Benim masaya oturmamla birlikte ikisi de susmuş, Tibet telefonunu kapatıp cebine atmıştı.
💬
Önümde duran çay doldurulmuş fincanı elime aldım, gözlerimi ikisinin yüzünde gezdirdim. Ben onlara bakarken, “Gerçekten kendimi fazlalık gibi hissettim,” dedi İlkay yarım ağız.
💬
“Söylenmeyi kes artık,” dedi Tibet bardağına uzanırken. “Kimmiş bu adam ondan bahset.”
💬
Dikkatimi, “Başer diye bir herif,” diyerek konuya giren İlkay’a verdim. Bir yandan konuşuyor, bir yandan da tabağını yiyecekle dolduruyordu. “Bence Bahtiyar, Ferhan’ın yerini doldurma peşinde.”
💬
Bahsettikleri adamların kim olduğunu bilmiyordum, bu yüzden cümleleri kaçırmamak için dikkatle dinliyordum.
💬
“Adamla ilgili neler buldun?”
💬
İlkay kopardığı simit parçasını ağzına atıp, “Bizim morukların yanında genç kalıyor,” dedi. “Otuz beş yaşındaymış, Dubai’den yeni dönmüş. Daha önce de Bahtiyar’la küçük işler yapmış ama diğer adamlarla bir geçmişi yok. Anlaşılan Bahtiyar onu tamamen içeri almak istiyor.”
💬
Tibet sanki bahsedilenler gündelik konularmış gibi kahvaltısını yaparken, “Birçok ülkeden bağlantılı oldukları adamlar var, bu yüzden olmadığı kesin,” diye bir yorumda bulundu. “Bu adamı diğerlerinden ayıran bir şey olmalı ki Bahtiyar elini taşın altına soksun.”
💬
“Merak etme, canından bir parça olan kardeşin buna da bir cevap buldu,” dedi İlkay keyifle. Sonra konuşmaya devam etmeden önce bana göz ucuyla baktı. “Geminin patlaması onları da büyük zarara soktu. İçerideki adamımız, Bahtiyar’ın teslimat yapılmadan ödeme aldığını söyledi. Kabak bizim ihtiyarların başına patladı anlayacağın.” Çatalını sapladığı salatalık dilimini ağzına attı. “Bu Başer denilen herif aracı olmuş, bizimkilerin gözüne girmek için geçen sene eline geçen eserleri öne sürmüş.”
💬
“Bu eserler nasıl ellerine geçiyor?” diye bir soru yönelttiğimde Tibet başını bana doğru çevirdi.
💬
“Soygun ya da yasa dışı kazılar yapıyorlar,” dedi Tibet, çayından bir yudum alıp konuşmaya devam etti. “Ama sadece eser kaçakçılığıyla sınırlı değil bu. Yakıt, mücevher, silah… Hepsine el atıyorlar anlayacağın. Ama bu en son teslimat onlar için önemliydi, o eserleri ele geçirmek için aylardır uğraşıyorlardı.”
💬
“Böyle önemli eşyaların denetimden bu kadar kolay geçebiliyor olması korkunç,” diye homurdandım. “Elleri kolları bu kadar uzun olamaz.”
💬
Tibet güldü, neye güldüğünü anlamadığımdan öylece ona baktım. “Büyük balıkların nasıl avların peşinde koşup neler avladığını bilsen aklın şaşar.”
💬
“Bu arada,” dedi İlkay araya girip. “Görkem de iki gündür ortada yok, şirketten yurt dışına gittiğini öğrendim. Yarın dönecekmiş. Burnuma pis kokular geliyor.”
💬
“Görkem önemli değil, sen diğer konudan bahset,” dedi Tibet geriye yaslanırken. “Niran’ı da ilgilendiriyor, o da öğrensin.”
💬
İlkay’ın yüzünde tereddüdü gördüm ama yine de konuştu. “Avusturya’dan Atina’ya kadar getirilen mallar var, bu kez tarihi eser değil silah. Atina’dan İzmir’e getirmeyi, İzmir’den almayı düşünüyorlar. İstanbul’da üst üste olay olunca riske girmek istemiyorlar.” Silip süpürdüğü tabağını ileri itip elini cebine attı, cebinden bir sigara paketi ve çakmak çıkardı. “Yani dostum, Atina’ya gitmeniz gerek.”
💬
Şaşkınlıkla kaşlarım havalandı. “Ne?”
💬
İlkay dudaklarının arasına aldığı ucu yanan sigarayla sırıttı. “Silahlar yola çıkmadan işlerini bozmanız gerekiyor. Şimdilik kendini gösteren tek kişi Bahtiyar ama bu iş de bozulursa diğer büyükbaşlar da gün yüzüne çıkacak.”
💬
“Hala birkaç tanesinin kim olduğunu bilmiyoruz,” diye açıkladı Tibet.
💬
“Peki sizce,” dedim ellerimi masaya koyup onlara bakarak. “Biz bunu iki kişi nasıl yapacağız? Adamlar ellerindekileri Avusturya’dan dibimize getirecek kadar sıkı bir güvenlik oluşturmuş. Elimizi kolumuzu sallayarak silahları tuttukları yere girip ellerinden mi alacağız?”
💬
“En sevdiğin film türü ne?”
💬
İlkay’ın alakasız sorusuyla kaşlarımı çattım. “Ne alaka?” Bana ısrarla bakmaya devam edince gözlerimi devirdim. “Fantastik, bilim kurgu.”
💬
“En azından iki aksiyon, polisiye falan izleseydin, belki oradan bir çıkarım yapardın,” diye alayla konuşan İlkay’a baktım. Elim kahvaltı bıçağına giderken İlkay sırıttı. “Şakadan da anlamıyorsun ya. Ne bu öfke?”
💬
Tibet, İlkay’ın sigara paketinden bir dal çekerken, “Zevzeklik etme de kıza düzgün cevap ver,” dedi terslenerek.
💬
İlkay yüzünü buruşturup sigarasının külünü silkti. “Öncelikle tek olmayacaksınız. Sen bu adamın etrafındaki tek insan ben miyim sanıyorsun?” diye sorarken Tibet’i işaret etti. “Çocuklar arkanızdan gelecekler. Ayrıca silahları almayacaksınız. Sizin olaya dahil olma amacınız, bunları kimin gönderdiğini öğrenmek. Bunu da oraya gidip iz sürerek, iki üç adam hırpalayarak öğrenebilirsiniz.”
💬
“Bunu öğrenmek ne işimize yarayacak?”
💬
İlkay gözlerini Tibet’e çevirince cevabı Tibet’ten alacağımı anladım. “Bahtiyar dediğimiz adam ve diğerleri, yurt dışına on beş kazık çakmış. Bu kazıkları tek tek çıkarıp ortadan kaldırmamız gerekiyor, ellerini ancak bu şekilde zayıflatırız.” Söylediklerini kafamda toparlamaya çalışırken konuşmaya devam etti. “Biz şimdi ne yaparsak yapalım bu bağlantılar sayesinde her seferinde toparlanırlar. İlk önce onları sakat bırakmamız gerekiyor. Sonrasında biz daha onlara yönelmeden kendi aralarında birbirlerini yemeye başlayacaklar zaten. İşimiz kolaylaşmış olacak.”
💬
Anladıklarımı ona doğrulatma amacıyla, “Bağlantı kurdukları on beş adam var ve bizim ilk önce bu adamlarla bağlantılarını kesmemiz gerekiyor?” dedim sorar gibi. Tibet başını salladı. “Bu işi hallettikten sonra da asıl hedefe yöneleceğiz?”
💬
“Aynen öyle,” dedi Tibet, bitmek üzere olan sigarasını dudaklarından uzaklaştırırken. “Bir an önce saldırmak istediğini biliyorum ama bunun o şekilde hallolmayacağını sana en başından söyledim.”
💬
“Sorun değil, sabırlı olacağım,” dedim düz bir tonda.
💬
Tibet dikkatle yüzümü incelerken, “Gemiyi 22 Haziran’da yola çıkaracaklar,” dedi İlkay. “Yani dört gün sonra. Yatla gidin diyeceğim ama aceleye gelir, hem izinlerin ve işlemlerin onaylanması bir haftayı bulabilir. Riske atmayalım.”
💬
Başını sallayan Tibet, “Niran, kimliğini ver de İlkay vize işlerini halletsin,” diyerek bana döndü. “Biz de yarın gece arabayla yola çıkar, ertesi gün orada oluruz. Önceden gidip neler yapabileceğimize bir bakalım.”
💬
Sakince başımı sallayıp onu onayladım. Bundan aylar öncesinde olsaydım, şu an konuşulan konu ve yapılacak şeyler beni dehşete düşürürdü. Ki ben canlı bir şekilde silah bile tam olarak görmemiştim. Sadece dedemin çalışma odasında bir av tüfeği görmüştüm. Bir de masasının çekmecesinden çıkarırken gördüğüm silah vardı. Şimdi bunun satıcılığını yapan insanların arasına dalacak olmak eski Niran’ı ürkütürdü. Eski Niran…
💬
Değişim, senin için sancılı bir süreç değildi, Niran. Aniydi, beklenmedikti. Bu süreç bile sana çok görülmüştü.
💬
Kahvaltıdan sonra alt kata inip üzerimi değiştirdim. İlkay önden gidecekti fakat Tibet bizim de dışarı çıkacağımızı söyleyince bizi beklemişti. İlk önce evime gidecek, ihtiyacım olan eşyaları alacaktım. Ama bu bu kadarla sınırlı kalmazdı, beni o evde bekleyen bir de vicdanım vardı. Aynaya baktığımda bunu göremiyordum ama görmek istersem babaanneme bakmam yeterliydi. Elimdeki her şeyi kaybederken onun da elindeki her şeyi almıştım. Bana karşı hiç mi öfkesi yoktu?
💬
Bulduğum ilk parçaları üzerime geçirmiştim, zaten kıyafet olarak pek de bir seçeneğim kalmamıştı. Telefonu arka cebime atıp çantamı alarak odadan çıktım. Ayakkabılarım elimdeydi, içeride giyersem Tibet’in nasıl bir tepki vereceğini pek kestirememiştim. Aslında bir şey diyeceğini de sanmıyordum fakat sonuçta burası ona aitti, onunlaysam onun yaşam alanına saygı göstermem gerekirdi.
💬
Dışarıda konuşan ikili geldiğimi fark edince bakışlarını bana çevirdiler. İlkay bir bana bir de elimdeki ayakkabılara baktı. Kaşlarını kaldırarak, “Ayak uydurmuş bile,” dedi.
💬
Tibet ona yan yan bakarak, “Senin aksine,” dedi sertçe.
💬
Onlar birbirleriyle atışırken ayakkabılarımı giyip doğruldum. Tibet içeriyi kontrol ettikten sonra kapıyı çekerek kapattı ve kilitledi. Ben önden köprüye çıkarken o da arkamdan geldi. Araçların yanına vardığımızda kimliğimi İlkay’a vermiştim çünkü yollarımız burada ayrılıyordu. O kendi aracına binerken biz de Tibet’in aracına yerleşmiştik. İlk durağımızın neresi olduğunu bildiği için bana bir soru sormadan arabayı çalıştırıp marinadan çıkardı.
💬
Parmaklarımı birbirine geçirip ellerimi kucağıma koydum, gözlerim yoldaydı. Tibet’in her geride bıraktığı araç, benim bir düşüncem haline dönüşmüştü. Sanki geride kalan her araçla bir düşünceden diğerine geçiyordum. Ama her seferinde de bir ortak nokta buluyordum. Belli etmemeye çalışsam da eve dönüyor olmak avuçlarımı terletiyordu. Arabadaki sessizlik de daha çok kendi içimde boğulmama neden oluyordu. Hastalıklı bir zihne sahipmiş gibi hissediyordum, artık o berraklık yoktu.
💬
Her şeye olan tepkim değişmiş olsa da değişmeyen bir şey vardı. Konu onlar olduğunda hiçbir zaman kendimi tam olarak dizginlemeyi başaramayacaktım. Boynumdaki kolye gibi onlarla ilgili olan her şeyi kendimle birlikte yıllandıracaktım.
💬
Dikkatim, aracın farklı bir yola sapmasıyla dağıldı, gözlerim Tibet’e çevrildi. Farklı bir yola sapmasını gerektirecek kadar yoğun bir trafik yoktu. Belki de benim evime gitmeden önce farklı bir yere uğramaya karar vermişti. Bu düşünce yüzünden irdelememeye karar versem de birkaç dakika sonra bir alışveriş merkezine yaklaştığımızı fark edince kaşlarım çatıldı.
💬
“Neden buraya geldik?” diye sordum onun yan profilini izlerken.
💬
Hafifçe omuz silkip aracı alışveriş merkezinin park alanında ilerletti, bir yandan da park edebileceği bir yer arıyordu. “Bir an evin çok uzak geldi,” dediğinde kaşlarım daha sert çatıldı. “Şimdilik senin için biraz alışveriş yapalım, daha sonra gideriz evine.”
💬
“Buna gerek-”
💬
“Hayır, var,” dedi arabayı iki aracın arasına fark ederken. “Kendinden emin bile değilsin. Seni oraya sürükleyecek değilim.” Emniyet kemerini çıkarıp kapıyı açtı. “Hadi.”
💬
Söyleyecek bir şey bulamadığımdan sessizce kemeri çıkarıp arabadan indim. Haksız değildi, sadece bunu fark edebilmesine şaşırmıştım. İçimdeki o ağır hissin bir nebze azaldığının farkındaydım. Onun arkasından ilerlerken gözlerimi ensesine diktim. Güneş gözlüklerini takmıştı, birilerinin onu görmesinden mi endişe ediyordu? Şu an odaklanabildiğim tek şey, eve gitmeyecek olmamın verdiği rahatlamaydı. Alışveriş merkezine gelene kadar bu durumdan bu kadar korktuğumu bile fark etmemiştim.
💬
Kontrolden geçip içeri girdik. Yan yana yürürken başını bana doğru çevirip, “Kıyafetler için makineyi İlkay halledecek ama daha çok küçük ve tek parçalarda işine yarar. Diğerlerini demir attığımız zamanlarda kuru temizlemeye yollarız,” dedi, başımı sallayarak onu onayladım. “Atina’ya giderken de yanımıza küçük bir çanta alırız, ne olur ne olmaz.”
💬
“Abin konusunda bir gelişme var mı?” diye sorarak konuyu başka bir yöne çektim. Aslında pek umurumda olduğu söylenemezdi, yalnızca bize sağlayacağı faydayla ilgileniyordum.
💬
Tibet bir mağazaya doğru yöneldiği sırada, “Yarın avukatla birlikte gideceğiz, kanıtlar sunulmuş, kararı öğreneceğiz,” dedi.
💬
“Bence olumlu bir sonuç alacaksınız,” derken onun arkasından ilerliyordum.
💬
“Öyle ümit ediyorum,” dedi etrafına bakınıp. “Hadi, ne lazımsa alalım. Başka mağazalara da bakarız.”
💬
“İstiyorsan bir kafede oturup bekleyebilirsin, ben hallederim.”
💬
Elini öne uzatıp, “Sen keyfine bak,” deyince omuz silktim. Kendi bilirdi.
💬
Az çok nelere ihtiyacım olduğunu biliyordum ama girdiğimiz mağazada beğendiğim pek bir şey olmamıştı. Yattayken giyebileceğim birkaç şort ve tişört almıştım. Aldıklarımın ödemesini yaptıktan sonra başka bir mağazaya girmiş, o mağazadan da günlük giyebileceğim tarzda şeyler seçmiştim. Genel olarak normalde giydiğim türde şeylere yöneldiğimden ve farklı kıyafetlere elim gitmediğinden çoğunu denemeden almıştım. İhtiyaçlarımı toparlamam bana beş mağaza ve on poşete mâl olmuştu.
💬
Elimde tuttuğum askıyla Tibet’e doğru döndüm. Bir eliyle torbaları tutarken gözleri diğer elindeki telefondaydı. “Bunu al,” dediğimde bakışlarını bana çevirdi, sonra da elimdeki askıdaki gömleğe baktı. “Rengi güzel.”
💬
Haki renkteki tişörtü incelerken kaşları havalandı. “Şirkette falan giyerim, değil mi?”
💬
Gözlerimi devirerek askısıyla birlikte tişörtü onun göğsüne bastırdım, bir an panikleyerek telefonu tutan eliyle tişörtü tutmaya çalıştı. “Aynen. Yatta da takım elbiseyle geziyorsun zaten.”
💬
Onu arkamda bırakıp diğer reyona yöneldim. Aslında kadınlara ait olan kısımdaydım, o tişörtü müşterilerden biri bırakmış olmalıydı. Askılı bluzlara bakarken bir ara Tibet’in görevli olan genç çocuğa tişörtü gösterdiğini görmüştüm, kendi bedenini istiyor soruyor olmalıydı. O görevlinin peşinden ilerlerken başımı iki yana sallayarak güldüm. Normalde de kıyafetlerini bu şekilde gelip kendimi seçiyor diye düşünmeden edemedim.
💬
Aldığım iki üç parçayla kasaya ilerlerken Tibet’in beni kasanın orada beklediğini gördüm. Elindeki tişörtü alıp boş kasaya yönelmem onu duraksatmıştı. İtiraz edeceğini anlayınca ona sırtımı döndüm. Babaannem şu an kartını kullandığımı çoktan anlamış olmalıydı. Gerçi alışveriş merkezinde olduğumu başka yollardan da öğrenebilirdi, marinada pusuda bekleyen adamlarının olduğuna emindim. Son görüşmemizden sonra beni aramamıştı da. Benim aramamı, onunla görüşmemi bekliyordu. Buna hazır hissetmediğimi, alışveriş merkezine geldiğimizdeki rahatlamamdan anlayabiliyordum.
💬
Tibet elimdeki birkaç torbayı daha aldığında mağazadan çıktık. Artık sadece almam gereken iç çamaşırı kalmıştı. Ben bunun için başka bir mağazaya yönelirken Tibet, “Elindekileri de ver,” dedi, çalan telefonunu işaret etti. “Ben görüşme yaparken sen işini hallet.”
💬
“Zaten iki poşet var elimde, sorun değiller. Sen görüşmeni yap,” dediğimde anlık elimdekilere baktı, sonra başını sallayarak benden uzaklaşmaya başladı.
💬
O torbaları tek eline alıp telefonunu yanıtlarken ben de mağazaya girdim. Mağazadaki yasemin kokusu o kadar baskındı ki, sanki bütün kumaşlar yasemin kokuyor, kokularını dışarı salıyordu. Elimdeki torbaları yere bırakıp iç çamaşırı takımlarına ve parçalarına göz gezdirmeye başladım. En fazla üzerimde iki gün kalıyorlardı, bu yüzden aslında kıyafetten çok iç çamaşırına ihtiyaç duyuyordum. Aksi kendimi rahatsız hissettiriyordu.
💬
Seçtiğim parçaların bedenlerini görevli olan genç kadın sayesinde daha kolay bulmuştum. Güler yüzlüydü, kendimi aynı şekilde karşılık vermek için zorlasam da pek başaramamıştım. Kadın seçtiğim parçaları kasaya götürürken ben de ekstra lazım olabilecek çorap, penye şort gibi seçeneklere göz attım. Daha sonra kenara bıraktığım torbaları da alıp kasaya yöneldim. Aldığım ürünler kasadan geçerken gözlerim dışarıdaydı, Tibet görünürde yoktu.
💬
Ödemeyi yapıp yeni torbalarla birlikte dışarı çıktım. Tibet’i arayan gözlerim, onu ileride, duvara yaslanmış bir şekilde telefonla konuşurken buldu. Henüz görüşmesi bitmemiş gibi görünüyordu ve yüzünden anladığım kadarıyla iyi bir konuşma gerçekleştirmiyordu. Yanına gidip işini bozmak istemediğimden tam karşıda duran başka bir mağazaya girdim. O telefonla konuşurken kendime birkaç makyaj malzemesi ve kişisel ürün alabilirdim.
💬
Elimdeki küçük sepete aldığım ürünleri atarken birinin omzuma dokunmasıyla irkildim, başımı hızla yana çevirdim. “Seni burada bulmayı beklemiyordum,” diyen Başak’la bir an şaşkınla bakakalmıştım.
💬
“Ben de öyle,” diye mırıldanabildim şaşkınca.
💬
Başak’ın yüzünde büyük bir gülümseme vardı ama gözleri tedirgin bakıyordu. “Yalnız mısın? Haber verseydin gelirdim seninle.”
💬
Bedenimi tamamen ona doğru çevirip, “Yalnız değilim,” diyerek gözlerinin içine baktım. Hafifçe gülümsedim ama bu dışarıdan görülebiliyor muydu bilmiyordum. “Sen yalnızsın anlaşılan.”
💬
Omuz silkip, “Eve geçmeden önce birkaç eksiği almak için gelmiştim,” dedi, bir süre ne diyeceğini bilemiyormuş gibi yüzüme baktı. “Seni daha iyi gördüm.”
💬
“Merak etme, iyiyim,” dedikten sonra sepeti diğer elime alıp elimi koluna bastırdım. “Biraz uzaklaşıp kafamı dinliyorum.” Başak’ın bir an gözleri sepette duran makyaj malzemelerine ve kıyafetlerin olduğu torbalara kaydı. Ne düşündüğünü anlayınca, “Bir süredir eve uğramıyorum, bir süre daha da uğrayacağımı düşünmüyorum,” diye açıklamada bulundum.
💬
“Nerede kaldığını sorsam?” İkilemde kalmış gibi bakıyordu. Vereceğim tepkiden çekiniyor olmalıydı.
💬
Onu rahatlatma amaçlı gülümsedim fakat bu bir karın ağrısıydı. “Tibet’le birlikte kalıyorum.”
💬
Başak’ın gözleri şaşkınlıkla irileşti. “Gerçekten birlikte misiniz?”
💬
Dudaklarımı yalarken iki cevap arasında gidip geldim. Sonunda birinde karar kılarak, “Evet,” diye yanıtladım onu. En iyi seçenek bu gibi duruyordu. “Yeni bir şey sayılır.”
💬
Bakışlarındaki tereddüt silinmemişti. Beni tanıyordu, şu anki hareketlerim de ona tuhaf geliyordu. Tibet’le yeni tanıştığım zaten belliydi, onları geçen sene tanıştık diye kandıramazdım, buna kesinlikle inanmazlardı. Hanzade gerçekleri bildiği için o konuda rahattım ama diğerleri bilmese daha iyiydi. Bunca yaşanandan sonra yeni tanıştığım biriyle kalmamın şaşkınlığını zor da olsa üzerlerinden atarlardı ama gerçekleri bilecek olurlarsa bunu durumu irdeler, bir yerde beni de zor durumda bırakırlardı.
💬
“Sen iyi ol da,” dedi elini elimin üzerine bastırırken. “Ne zaman ihtiyacın olursa arayabilirsin.”
💬
“Biliyorum,” diye mırıldandım. Gözlerim bir an dışarı kayınca kapıda durmuş bekleyen Tibet’i gördüm. Tekrar arkadaşıma bakıp, “Şimdi gitsem iyi olacak,” dedim.
💬
Başak, yüzündeki garipsemeyi silmeden bana yaklaşıp, “Arada haber ver lütfen,” diye fısıldadı, kollarını bedenime sardı.
💬
Bir elim dolu olduğundan sadece bir kolumu ona sarabildim. “Merak etme.”
💬
Başak’tan ayrıldıktan sonra bu durumu daha fazla uzatmamak için hızla kasaya yöneldim. Kasaya giderken alelacele sepete birkaç ürün daha atmıştım. Sepettekileri kasadan geçirip ödemesini yaptım, gözlerimi mağazada dolaştırmadan dışarı çıktım. Başak’ın gözlerinin hâlâ üzerimde olduğunu, dışarıda bekleyen Tibet’in yanına doğru ilerlediğimi gördüğünü biliyordum. Tibet’in yanına varınca durmadan sağa sapıp yürümeye devam ettim, bu Tibet’i de hareketlendirmişti.
💬
Az önceki olayla ilgili yorumda bulunmadan, “Başka bir şey alacak mısın?” diye sordu.
💬
Adımlarımı yavaşlatıp yanıma gelmesini bekledim. “Hayır. Gerekenden fazlasını aldım.”
💬
“Saatlerdir buradayız, gidip bir şeyler yiyelim.”
💬
O adımlarını hızlandırdığında, “Ama ben henüz acıkmadım,” diyerek ona ayak uydurmaya çalıştım. Tabii ki beni duymazdan gelerek daha hızlı yürümeye başlamıştı. İlk başta bunun gerçekten acıktığı için olduğunu düşünmüştüm fakat sonra onun fotoğrafını çeken birkaç kişiyi görünce durumun farkına varmış, adımlarımı hızlandırmıştım. Sanırım boş bir vaktimde tarayıcıdan değil de sosyal medyadan onunla ilgili olan şeylere bakmalıydım.
💬
Alışveriş merkezinde yiyeceğimizi düşünmüştüm ama Tibet otoparka yönelmişti. Anlaşılan burada kendini rahat hissetmiyordu. Arabanın yanına varınca elimizdekileri bagaja yerleştirip araca bindik. Tibet gözlüklerini çıkarıp kenara bıraktıktan sonra aracı çalıştırarak otoparktan çıkardı. Boynumu yavaşça esnetip geriye yaslandım. En son ne zaman bu kadar hareket ettiğimi hatırlamıyordum. Zaten bir aydan fazla bir zamandır hareketlerim çok sınırlıydı.
💬
Yemek konusu bana Görkem’in restoranını hatırlatınca, aklıma gelen soruyu ona yönelttim. “Irmak bu işin neresinde?”
💬
Tibet böyle bir soru beklemediğini belli eden bir ifadeyle bana baktı. “Nasıl yani?”
💬
“Nişanlısının ne işle uğraştığını ya da ortadaki bu durumlardan haberi yok mu?” Kaşlarımı kaldırarak ona döndüm. “Yok gibi duruyor ama çok saçma.”
💬
“Detaylara hakim olmasa da bir şeyleri görüp anlamayacak kadar saf bir kadın değil,” dedi Tibet gözlerini yola çevirip.
💬
Alayla, “Görkem’i seviyor diye mi bunlara katlanıyor?” diye sormam üzerine bakışları yeniden beni buldu.
💬
“Birini sevdiğin için bazı şeyleri göz ardı etmenin saçma olduğunu mu düşünüyorsun?”
💬
Sorusu bir an beni afallattı ama aynı zamanda öfkelendirmişti de. Öfkem ona değildi. “Sen öyle düşünmüyor musun?”
💬
“Senin düşünceni merak ettim,” derken gerçekten merakla bakıyordu.
💬
“Sevginin de bir sınırı olduğunu düşünüyorum,” dedim bedenimi tamamen ona doğru çevirip. “Sevgi beslediğin insan çeşitli suçlar işliyor, kendine zarar vermesini geçtim sana da veriyor. Bence kendine duyacağın saygı, başkasına duyacağın sevgiden daha büyük olmalı.”
💬
Tibet beni dikkatle dinledi. Cümlemi bitirdikten sonra alt dudağını yalayıp, “Hiç birine karşı seni bile şaşırtacak kadar büyük bir sevgi besledin mi, Niran?” diye sordu.
💬
Sorusuyla birlikte duraksadım. Düşündüm, beslemiş miydim? Bahsettiği sevginin aile ya da arkadaşlıkla ilgili olmadığını anlayabilmiştim. Böyle bir şey yaşamış olsaydım hatırlamaz mıydım? İlişkilerim olmuştu ama onun bahsettiği şekilde, kendimi kaybedecek kadar birini sevdiğimi hatırlamıyordum. Uzun uzun düşündüğümü fark edince kaşlarını kaldırdı. Ben ise ciddi ciddi kendimi sorgulamaya devam ediyordum.
💬
Geçen birkaç dakikanın sonunda, “Anlaşılan olmamış,” diyen o oldu.
💬
“Bu bir şeyi değiştirmez,” diyerek arkama yaslandım. “Normal ilişkiler yaşadım. Hiçbir duyguda aşırıya kaçmamam gerektiğinin bilincindeydim. Kimseyi hatalarını göz ardı edebilecek kadar sevebileceğimi de düşünmüyorum. Başkalarının hatası beni de hataya sürükleyebilir.”
💬
“Benim hatalarımı görmezden gelmen gereken yerler olacak. Ki sen de diğer insanların yanlış görebileceği şeyler yaptın, yeniden de yapabilirsin.” Zihnimde dönüp duran çark yavaşladı, haklılığı beni bir kez daha duraksattı. “Her şeyi aynı kefeye koyarsan, sen de sadece bencil bir insan olursun ve bu da senin deyiminle aşırıya kaçan bir duyguya dönüşür.”
💬
“Ne yani, Irmak doğru bir şey mi yapıyor?”
💬
“Buna sen ya da ben karar vermeyiz,” dedi sakin bir sesle. “Onu yargılayabilecek kadar iyi bir konumda değiliz.”
💬
“Yargılama amaçlı söylemedim,” diye mırıldandım. Aslında o bunu söyleyene kadar öyle yaptığımın farkında bile değildim. “Ben sadece bana göre yanlış olduğunu söyledim.”
💬
“O adamın boynunu kesmekte benim açımdan çok haklıydın,” diyen Tibet, aracı kırmızı ışıkta durdurup gözlerimin içine baktı. “Yaşadıklarını dışarıdan gören bir göz, bunun yerine o adamı içeri tıkmanın daha doğru olabileceğini söyleyebilir. Onu öldürmenin, ancak seni de onun gibi biri yapacağını savunabilir. Yani Niran, dışarıdaki bir göz senin ne hissettiğini, tam olarak neyin içinde olduğunu hiçbir zaman anlayamaz. Senin için yapılacak her yorum, bir yargılamadır.”
💬
Üzerime aniden çöreklenen durgunlukla omuzlarım çöktü.
💬
“Pişman olmadığını biliyorum, bence de pişman olmamalısın. Senin nasıl hissettiğinin onda birini bile anlamayacak insanlar var,” diyerek konuşmasına devam etti. “Senin ne demek istediğini de anladım. Evet, herkesten önce kendimize saygı duymalıyız ama bazen bunu fark edemeyecek durumda da olabiliriz.”
💬
Cümleleri beni tümüyle bir sessizliğin içine sürükledi. Sessizliğim onu da susturdu. Haksız olduğu bir taraf olduğunu düşünmüyordum. Aksine fazla haklı oluşu, bana söyleyecek pek de bir şey bırakmamıştı. Amacının bana bir şeyleri hatırlatmak olmadığını, sadece Irmak’ı ya da onun durumundaki herhangi birini de anlamam gerektiğini anlatmak olduğunu biliyordum. Kendime karşı körleşiyor muydum?
💬
Galiba henüz reddettiğim düşüncelere dönüşüşümü kabullenememiştim.
💬
Tibet arabayı işlek bir sokaktaki restoranın önünde durdurdu. Çantamı omzuma asıp kapıyı açtım. Tam araçtan ineceğim sırada bileğimi kavrayan parmaklarla durdum, sakine başımı ona doğru çevirip gözlerinin içine baktım. Beni üzdüğünü düşünüyor olmalıydı ama üzülmemiştim. Söylediği gibi herhangi bir pişmanlık emaresi de hissetmiyordum. Parmağını bileğimin iç kısmına sürtünce bakışlarımı bileğimdeki eline indirdim.
💬
“Sen yine de bir gün birine karşı çok büyük bir sevgi hissedecek olursan, ilk önce kendini düşünmen gerektiğini unutma. Bunu zaten biliyorsundur ama aklından çıkmasına izin verme,” dedi, göz göze geldik. “Kafanı karıştıracak, göz ardı etmen konusunda sana zorluk yaşatacak bir şey yapmamaya dikkat edeceğim.” Kaşlarımı çatarken sertçe yutkundum. “Çünkü düşüncelerinin beni etkilediğini fark ettim.”
