20. ZİHİN KIRILMALARI

💬

💬

🎧: Seksendört, Yara

💬

🎧: Seksendört, Bir Aşk

💬

🎧: Skapova, Hepsi Senin Yüzünden

💬

Kansas/Wichita

💬

Elimdeki küçük taşı nehre doğru fırlattım, taş suyun yüzeyinde üç kez sekip suya gömüldü. Elimi yana atıp yerden bir taş daha alacakken gözlerim Tibet’te takıldı. Çimlerin üzerine oturmuş bir yandan telefonla konuşuyor, bir yandan da bilgisayarıyla uğraşıyordu. Bense çimlerde oturup yerden aldığım taşları fırlatmak dışında başka bir şey yapmıyordum. Gökyüzünde güneşi gizleyen bulutlar olsa da hava o kadar sıcak ve boğucuydu ki bayılmak üzereydim. Çıplak bacaklarım ve kollarım resmen kavruluyordu.

💬

Tibet’in, “Fotoğrafı falan var mı?” diye sorduğunu duydum. Taşı nehre fırlatırken gözlerim yeniden ona kaydı. “Tamam, basit iş.”

💬

“Tibet?” diye seslendiğimde işaret parmağını kaldırdı ve göz ucuyla bana baktı. Yanaklarımın içini şişirip göz devirdim. Serin otel odasında uzanmak varken ne diye buradaydık?

💬

“Tamam, mail atarsın. Görüşürüz,” dedikten sonra telefonu kapatıp yanına, çimlerin üzerine bıraktı. Gözlerini bilgisayarın ekranına indirdiği sırada, “Şimdi söyleyebilirsin,” dedi bana.

💬

“Biz neden buradayız? Eriyip çimlere yapışacağım şu an,” diye söylendiğimde, kaşlarını kaldırarak bana baktı.

💬

“Temiz hava almak için?” dedi sorar gibi. Yüzümdeki ifadeyi görünce yüzüne alaycı bir ifade yayıldı. “Sızlanma, gideriz birazdan.”

💬

“Ne yapıyorsun sen orada saatlerdir?” diye sorup elimi yere bastırdım ve ayaklandım.

💬

Ben ona doğru yaklaşırken kafasını kaldırdı. “Akşamki iş için ayarlama yapıyorum. Sıkıldın mı?”

💬

“Sence?” diye sorarken bu kez kendimi onun yanına atıp çimlere oturdum. Bilgisayarın ekranına baktım fakat arkadan vuran ışık yüzünden pek bir şey göremedim. O nasıl görebiliyordu?

💬

“Bu sefer işi halledip gidemeyeceğiz,” dediğinde kaşlarım çatıldı. “Şimdi peşine düşeceğimiz kişi bir kadın ve Oscar’la tanışıyorlar. Yani olanlardan haberdar.”

💬

“Oscar’ın dikkatini çekmiş olduğumuzu düşünecek olursak, kadına da dikkatli yaklaşmamız gerekecek,” dediğimde başını salladı.

💬

“Güç ve para bir yana, Naomi aynı zamanda oldukça da zeki bir kadındır,” dediğinde dikkatimi ona verdim. “Onu daha önce Türkiye’ye geldiğinde görmüştüm. Üstelik bizim şirkette. Naomi’yi bulmak kolaydı da bakalım karşı karşıya gelmek o kadar kolay olacak mı?”

💬

“Peki onu nasıl ortaklığı bozması konusunda ikna edeceğiz?”

💬

“İlkay’ın öğrendiklerine göre Oscar, Bahtiyar’la iletişime geçmiş. Bırak ortaklığı, adam Bahtiyar’ın ensesine binmek için plan yapıyordur,” dedi, dizüstü bilgisayarının kapağını indirdi ve yanına koydu. “Naomi’nin özel şoförü bizimle iletişimde. Söylediğine göre Naomi, hem arkadaşına sırt çeviremiyor hem de ortaklığı bırakmayı göze alamıyor. Bahtiyar ile ortak olması ona diğer ortaklara ulaşabilmek için kapı açıyor.”

💬

Kopardığım çimleri parmaklarımın arasında ezerken dudak büktüm. “Naomi ile Oscar’ın arasını bozabilecek bir bilgi edinebilir miyiz?”

💬

“Bakma arkadaşlar dediğime, konu iş olunca hepsi birbirinin arkasından oyun çevirir,” dedi gözleri kısılırken. “Neden sordun?”

💬

“Neden Bahtiyar’la ortaklığını bozmadan önce Oscar’la arasını açmıyoruz?” Başımı ona doğru çevirip gözlerinin içine baktım. “Oscar’la arası bozulursa seçim yapmanın daha kolay olacağını düşünür, Bahtiyar’a yönelir. Ama bir de Bahtiyar cephesinden darbe alırsa ortada tek başına kalmak onu sarsar.”

💬

Dikkatli bakışları yüzümde turladı. “Oscar’la arasını bozmak ne işimize yarayacak?”

💬

Omuz silktim. “Hiçbir işe yaramayacak olsa bile keyifleri kaçmış olacak. Birden fazla yerden darbe yemek onları daha da güvensizleştirir.”

💬

“Zaten bir planımız var ama bunu da bir İlkay’a sorarım,” derken hâlâ dikkatle bana bakıyordu.

💬

“Yüzümde bir şey mi var?” diye sorarken kaşlarım havalandı.

💬

“Hayır,” dedi ve kollarını geriye atıp ellerini çimlere bastırdı. “Yüzün gözlerimin önündeyken sana bakmak için başka bir sebebe mi ihtiyacım var?”

💬

Kaşlarımı çatarak sertçe omzuna vurduğumda yana doğru sendeledi. “Böyle konuşursan gözlerinin önünde olan tek şey yumruğum olacak.”

💬

Yana devrilen bedenini eski konumuna getirirken gülerek bana baktı. “Neden, aklın mı karışıyor?”

💬

“Ben ciddiyim,” diyerek bu kez tekme atmak için ayağımı ona doğru ittim ama ben ona vuramadan ayak bileğimi kavrayarak beni çekti. Ayağımdan çektiği için kalçam havalandı ve kendimi onun bacaklarının üzerinde buldum. “Bu kez yumruğu yiyeceksin!” diye bağırarak ona atıldığımda ayak bileğimi bıraktı ve el bileklerimi tuttu.

💬

Çimlerin üzerinde ona vurmak için debelenirken beni altına aldı ve bu daha çok öfkelenmeme neden oldu. Dizimi karnına bastırdım, bedenimi üzerimden iterek onun üzerine çıktığımda bu kez altta olan oydu. Sırtının yere çarpmasıyla bir şeyin kırıldığını belirten o çat sesini duyduk ve ikimiz de donup kaldık. Bedenim tümüyle onun bedeninin üstündeydi, bileklerimi sıkıca tutuyordu ve irileşen gözlerle birbirimize bakıyorduk.

💬

İkimiz de aynı anda, “Laptop!” diye bağırdık. Korkuyla kendimi yana attım ama Tibet bileklerimi bırakmadığı için o da benimle birlikte hareket etmiş, yeniden üzerime çıkmıştı. Ellerimi sertçe geri çekip ondan kurtuldum, ardından ellerimi göğsüne bastırıp onu yana doğru ittim. “Ya çekil, bilgisayarı kırdın!”

💬

Ondan kurtulunca panikle dizlerimin üstünde ilerledim ve çimlere gömülen dizüstü bilgisayarı kucağıma aldım. İçe doğru ezilen kapağını kaldırdığımda kırık bir ekranla karşılaşmak omuzlarımın çökmesine neden oldu. “Ekran gitmiş.”

💬

“Bir şey olmaz,” dediğinde kaşlarımı çatarak omzumun üzerinden ona baktım.

💬

“İçindekiler bize lazımdı.”

💬

“Bilgilerin sadece o bilgisayarda olduğunu mu düşünüyorsun?” diye sorarken dirseklerini yere bastırarak üst bedenini kaldırdı. “Ama yine de bana bir bilgisayar borçlandın.”

💬

Kırılan dizüstü bilgisayarı kenara atarken, “Hadi be oradan!” diye yükseldim. “Ben mi dedim gel üstüme çık diye?”

💬

“Aslında-”

💬

Göğsüne doğru tekme attığımda cümlesini tamamlayamadan sırtı yeniden zeminle buluştu. “Bak sen iyice zıvanadan çıktın, boğarım seni.”

💬

Tibet gülerek elini göğsüne bastırırken çatık kaşlarla ona bakıyordum. “Az önce sıkılıyordun, sayemde aksiyon yaşadın işte.” Telefonu çalmaya başlayınca gülüşü silikleşti. Başını çevirerek gözleriyle telefonunun nerede olduğunu bulmaya çalıştı. Homurdanarak yanımda duran telefonu aldım ve ona doğru attım. Telefonu göğsüne çarpmadan havada yakalamıştı.

💬

“Efendim?” diyerek yanıtladı telefonu. Hâlâ çimlerin üzerinde uzanıyordu. Yüzüne güneş vurduğundan gözlerini kapatmıştı. “Otele dönünce bakarım, şu an bilgisayardan bakamam. Tabletin de şarjı bitmiş.” Karşı tarafı dinlerken tek gözünü açıp bana baktı. “Hayır. Niran bilgisayarımı kırdı.” Yine ona vuracağımı anlayınca ayağıyla havaya kaldırdığım ayağımı itti. “Tamam, uzatma. Bakınca dönüş yaparım.”

💬

Ayağa kalktıktan sonra telefonunu kotunun cebine soktu. Uzanıp kenara attığım bilgisayarı aldım ve bilgisayar çantasının içine yerleştirdim. Bir yandan da göz ucuyla onun hareketlerini izliyordum. “Gidiyor muyuz?”

💬

“İlk önce bir şeyler yiyelim, sonra otele gideriz,” deyip elini uzattığında, bilgisayar çantasını ona verdim. Gözlerini devirip bu kez diğer elini uzatınca yanlış anladığımı fark etmek yanaklarımı kızarttı. Kendi çantamı omzuma astıktan sonra uzattığı elini tutup ayağa kalktım. Ayağa kalkar kalkmaz elini bırakmam onu güldürmüştü.

💬

Yol kenarına park ettiğimiz araca doğru yürüdük. Tibet gittiğimiz her şehirde araç kiralamayı daha mantıklı bulmuştu. Aslında taksi de işimizi görürdü ama gittiğimiz yerlerde neyle karşılaşacağımızı bilmiyorduk, kaçmamız ya da uzaklaşmamız gereken durumlar olabilirdi. Haliyle böyle durumlarda da kiralık bir araç daha çok işimize yarardı.

💬

Kiraladığımız araca binip yola çıktığımız sırada, “Çantadan tableti çıkarsana, bakalım ne göndermiş,” dediğinde yan gözle ona baktım.

💬

“Şarjı yok demiştin? Powerbank yok mu yanında?”

💬

“Sussun diye öyle söyledim. Dünden beri gerekli gereksiz her şeyi bana yolluyor,” derken kaşları çatıldı. “Normalde yapmaz. Var onda da bir gariplik.”

💬

Arka koltuğa uzanıp çantayı aldım. Çantadan tableti çıkarırken, “Ne gibi bir gariplik?” diye sordum.

💬

Ekranını açıp ona uzattığım tableti aldı ve sağ bacağının üzerine koydu. “Kafası bir şeye takılmıştır, çıkar kokusu.”

💬

Bir yandan yolu kontrol ederken diğer yandan da tabletle ilgileniyordu. Ekrana bakıp ne gönderdiğini görme isteğim olsa da bunun yerine dikkatimi yola verdim. Birimizin tüm dikkatini yola vermesi gerekiyordu. Göz ucuyla ona baktığımda gözlerinin tablette olduğunu görünce elimi direksiyona koydum. Kaşlarını çattı ve yola baktı, ardından gözleri bana çevrildi. Dikkatli bakışları yüzümde çok fazla oyalanmamıştı. Tabletin ekranını kilitleyip dikkatini yola verdiğini görünce elimi geri çektim.

💬

“Naomi iki saat sonra kız kardeşinin yanına gidecekmiş,” dedi bana bakmadan. “Kız kardeşi hamile, onu ziyaret etmek istemiş. Bir restoranda buluşacaklar.”

💬

“Oraya mı gideceğiz?”

💬

“Yanında kardeşi olacağı için çevresi normalden daha korunaklı olacaktır,” dedi düşünceli bir ifadeyle ileriye bakarken. “Ki büyük ihtimalle restoranı da kapattıracaktır. Bu planda yoktu, neden bir anda kardeşiyle buluşma ayarladı acaba?”

💬

Tırnaklarımı alnımda gezdirirken, “Restoran çıkışı yakalayamaz mıyız?” diye sordum.

💬

“Naomi ile yol keserek değil de oturup konuşarak iletişim kurabiliriz,” dediği sırada aracı bir kafenin önünde durdurdu. Neyse ki şehir merkezine uzak olmadığımızdan bir kafe veya restoran bulmak kolaydı. “Saat erken. İlkay’la senin bahsettiğin konuyu da bir konuşayım. Kardeşiyle olduğu esnada ona yaklaşmamız zor.”

💬

“Ben de bir şeyler düşünürüm,” dediğimde alayla gülüp, “Düşün bakalım,” demesi gözlerimi devirmek istememe neden oldu.

💬

Araçtan inip kafeye doğru ilerledik. Kafenin girişinde duran genç adam bizi gördüğünde gülümseyerek kenara çekildi ve içeri girmemizi bekledi. Cadde zaten hareketliydi ama kafenin içi sanki bambaşka bir dünya gibiydi. İnsanların şen kahkahaları, keyifli sohbetleri içeride bir uğultu oluşturmuştu fakat bunu rahatsız edici bulmamıştım. Bir nevi bu durum bizim kendi hayatımızdaki o kasveti bir kez daha hissetmemi sağlamıştı.

💬

Duvar kenarındaki bir masaya yerleştiğimizde çantamı yanımdaki boş sandalyeye bıraktım. Ben telefonumu çıkarırken Tibet, “Ne yiyeceksin?” diye sorunca göz ucuyla ona baktım.

💬

“Sanırım canım makarna türü bir şey istiyor,” dedim ve telefonumu masanın üzerine bıraktım. “Kremasız.”

💬

“Bakalım senin için ne bulabiliriz,” diyerek gözlerini elindeki menüde gezdirirken, “Ben hallederim,” diye karşılık verdim ama beni duymazdan geldi. Sürtüşecek enerjim olmadığından yeni bir cümle kurmadım ve önüme bırakılan menüyü açtım.

💬

Ben menüye bakarken bana birkaç seçenek sunmuş, ben de menüden sunduğu seçeneklerin içeriğine bakmıştım. İkimiz de ne yiyeceğimizi seçtiğimizde siparişlerimizi vermiştik. Elimi çeneme yaslayıp kafenin içini incelerken gözüm çaprazımızda kalan duvardaki afişlerde takıldı. Afişlerden biri diğerlerinden daha büyüktü ve ilgi çekici görünüyordu. Gözlerimi hafifçe kısarak afişi daha net görmeye çalıştım, biraz uzakta olduğu için tam net göremiyordum.

💬

Afiş, bugün yapılacak olan resim ve heykel galerisiyle ilgiliydi. Muhtemelen iki üç saat sonra başlayacaktı, saat kısmını pek net görememiştim. Gösterişli afişi incelerken en son ne zaman böyle bir etkinliğe katıldığımı düşündüm. Zaman kavramım o kadar birbirine karışmıştı ki hiçbir şeyi net hatırlayamıyordum. Sanki ölmüştüm, gözlerimi yeniden açtığım bu dünyaya ayak uyduramıyor, ölmeden önceki anılarımın baskısı yüzünden yeni geleceğime odaklanamıyordum. Yanlış da sayılmazdı. Ölmüş olduğumu düşünmem yanlış gelmiyordu.

💬

Gözlerimin dolacağını hissedince dişlerimi sıkarak bakışlarımı önüme indirdim. İçimi kusmak, içimdekilerden kurtulmak, tümüyle yok olmak istiyordum ve bu isteği engelleyemiyordum. Yaşananlar bir gölge gibi beni takip ediyordu. Zifiri karanlıkta da olsam o gölgenin varlığını hissediyordum, silinmiyordu. Eli her daim omzumdaydı, ben yürüdükçe ağırlığını veriyor, kamburlaşmama neden oluyordu. Ben bu gölgeyle ne kadar daha ilerleyebilecektim?

💬

Kanımı ağlayarak kusmak istiyordum.

💬

Masadaki elimin üzerinde hissettiğim baskıyla irkilerek başımı kaldırdığımda, Tibet’in bana dikkatle bakan ela gözleriyle karşılaştım. “Bir sorun mu var?” diye sorarken eli hâlâ elimin üzerinde duruyordu. “Yüzün soldu.”

💬

“Biraz midem bulanıyor,” dedim ama ses tonumun, sorunun bu olmadığını ele vermesi dikkatinden kaçmamıştı. Gözlerimin ellerimize kaydığını görünce elini yavaşça geri çekti. Çok kısa bir an ellerimize baktığım için pişmanlık duydum. Belki de bakmasaydım elini çekmeyecekti.

💬

Kaşlarım istemsizce çatıldı.

💬

Çektiği elini diğer elinin üzerine koyup, “Acıktığın için olabilir,” dedi. Nedense bunun onun gerçek düşüncesi olmadığını düşündüm.

💬

Siparişlerimiz geldiğinde ve garson bizden uzaklaştığında, ortamda oluşan o gerginliği yatıştırmak için, “Abin annenle ilgileniyor değil mi?” diye sorarak dikkatimizi farklı bir konuya çektim. “İçeriden çıkar çıkmaz senin yanına geldi.”

💬

Tibet çatalını tabağında gezdirirken, “Onu bir kez gördü,” diyerek sorumu yanıtladı. “Annem de ortalığın karışık olduğunun farkında. Onu her şeyden uzak tutma, herkesten uzak bir yere gönderme isteğimizi anlayışla karşılıyor. Turhan da ben de bir süreliğine ondan uzak durmalıyız.”

💬

“Bir anne için zor olmalı,” diye mırıldandım çatalı ağzıma götürmeden önce. Tibet’in bakışlarının bana döndüğünü hissetsem de ona bakmadım. “Onu uzak tutarak en iyisini yapıyorsunuz. Keşke…” Sustum, devam etmek istemedim.

💬

Aniden, “Naomi işini yarına erteleyelim,” demesi başımı hızla kaldırıp ona bakmama neden oldu. “Kardeşiyle buluşacak olması zaten işi riske atıyordu.”

💬

“Erteleme isteğin ortadaki risktenmiş gibi gelmedi,” derken kaşlarım havalanmıştı.

💬

Tibet gözlerini tabağına indirip yemeğini yemeye devam etti. Yanıtsız bırakmış olması da kafamı karıştırmıştı. Aslında onun genel olarak kafamı karıştırmaya başlamış olması beni huzursuz ediyordu. O yemeğini yerken bana bakmamıştı ama benim gözlerim sık sık onun yüzüne dokunmuştu. Onun bana bakmıyor oluşu, yemek yerken bir yandan da ona bakarak onunla ilgili düşünmemi kolaylaştırdı.

💬

Şimdiye kadar onunla ilgili düşünmedim, düşüneceğim anlarda da onu zihnimden uzak tuttum, tutmaya çalıştım. Fakat artık bunu başaramıyordum. En başından beri böyle olacağını biliyordum, bunu ona karşı da dile getirmiştim. Garip bir aurası vardı. O benim yanımdayken hem tetikte hem de güvende hissediyordum. Bunu yalanlayamıyordum. Belki karşıma geçip açıkça ilgisi olduğunu belli etmemiş olsaydı işler benim için daha kolay olabilirdi ama buna sebep olan da bendim, resmen yarayı kaşır gibi onun içini kaşımış, onu kışkırtmış ve bu durumu dile getirmesini sağlamıştım.

💬

Koca dünyada bir başıma kalmıştım ve kafamı ne zaman çevirsem onu görüyor olmam işleri kolaylaştırmıyordu.

💬

Kendi kendime sorduğum ve şimdiye kadar net bir şekilde hayır cevabını verebildiğim soruya şu an cevap verememek dehşete kapılmama neden oluyordu.

💬

Tibet Suavi, hayatıma benimle birlikte bir oyuna dahil olmak için girmişti. Oyun arkadaşı olmaktan fazlasını istemiş, istemesine rağmen bir talepte bulunmamış, ben ise onun ayağına çelme atmaya çalışırken ona takılıp düşmüştüm. Onu suçlamak istiyordum ama elimde suçlayabileceğim bir konu da yoktu. Nasıl kızabilirdim ki? Artık yalnızca kendime kızabilirdim.

💬

Ve artık inkâr edemeyeceğim bir şey daha vardı.

💬

Bir başıma kaldığım bu hayatta, her saniye yanımdaydı, yanımda olduğunu gösteriyordu ve benim gözlerim o yanımdan ayrıldığı an, onu aramaya başlayacaktı.

💬

Önümüzdeki tabaklar bittiğinde çatalı kenara koydu ve gözlerini kaldırarak bana baktı. O an benim de gözlerim onun yüzünde olduğundan garip bir telaşın içine düştüm, bakışlarımı hızla yüzünden çektim. Tabağımın boşaldığını görmek beni şaşırtmıştı, düşünürken tüm tabağı silip süpürmüştüm ve karnımdaki ağırlığın yeni yeni farkına varıyordum. Uzun zaman sonra ilk kez tıka basa yemiştim, bunun iyi gelmediğini söyleyemezdim.

💬

“Gerçekten canın çekmiş anlaşılan,” dediğinde kafamı hareket ettirmeden gözlerimi kaldırarak ona baktım. Yamuk bir gülümsemeyle tabağıma bakıyordu. Geriye yaslanıp bakışlarını yüzüme çevirdi. “Buna sevindim. Karnını doyurduğuna göre şimdi bir şeyler içmek ister misin? Kahve içebiliriz.”

💬

Burnumu kırıştırdım. “Midemde biraz bile yer kalmadı ama hayır da diyemiyorum.”

💬

Tibet gülerek başını salladıktan sonra gözlerini kafenin içine çevirdi. O yanımıza gelen garsona kahve siparişi verirken boş tabağımı ileri itip geriye yaslandım. Garson yanımızdan ayrılmadan önce önümüzdeki boş tabakları da almıştı. Ben masanın köşesinde duran, yemeklerle birlikte gelen cam şişeyi önüme çektiğim sırada Tibet telefonunu eline aldı. Parmaklarının hızla ekranda hareket edişine bakılırsa birine mesaj yazıyor ya da bir mesaja cevap veriyordu. Naomi ile yarın ilgileneceğimizi söylemişti. Bir gün de olsa bu gecikme bize eksi puan yazmaz mıydı?

💬

“Seni bir yere götüreceğim,” dedi başını telefondan kaldırmadan hemen öncesinde. Göz göze geldiğimizde kaşlarımı kaldırdım. “Madem bu akşam işimiz yok, biz de zamanı değerlendiririz.”

💬

“Nereden çıktı bu?”

💬

Telefonunu kenara koyarken gözlerini gözlerimden ayırmadı. “Hâlâ nefes alıyoruz, Niran,” dediğinde bir an duraksadım. “Bırak da biraz kafamızı şu kuyudan çıkaralım.”

💬

Bir yanım öyle çok itiraz etmek, reddetmek istedi ki, bu istekle baş edemeyeceğimi sandım. Ama gözlerimin içine bu kadar dikkatli ve ikna edici bakıyorken yapamadım. Dudaklarım ne ret için açıldı ne de bir kabul cümlesi için.

💬

“Ya da vazgeçtim,” deyip ayaklandığında şaşkınlıkla ona baktım. Arabanın anahtarını bana uzattı. “Sen arabaya geç, ben kahvelerimizi alıp geliyorum.”

💬

Uzattığı anahtarı alırken, “Neden burada içmiyoruz?” diye sordum.

💬

“Çünkü daha iyi bir fikrim var,” deyip göz kırptığında anahtarı tutan elim havada kaldı. Tibet başka bir şey söylemeden yanımdan ayrıldığında şaşkındım ama onun gidişiyle bir rüzgârın beni çevrelediğini hissetmek daha şaşırtıcıydı.

💬

Artık her yanımdan ayrıldığında beni böyle bir rüzgâr mı çevreleyecekti?

💬

Başımı iki yana sallayıp ayaklandım ve eşyalarımı alıp kafeden çıktım. Arabaya gidene kadar o rüzgâr beni takip etti. Yabancı bir ülkede, yabancı bir şehirdeydim ve bir an ben de kendimi çok yabancı hissettim. Aracın kilidini kaldırıp kapıyı açtığım sırada gözlerimi kafeye doğru çevirdim ve Tibet’in de çoktan işini hallettiğini, ellerinde tuttuğu iki büyük karton bardakla bana doğru geldiğini gördüm. O her bir adımla bana daha da yaklaşırken etrafımı saran rüzgârın da şiddeti azaldı.

💬

Arabaya binip kapıyı kapattım. O araca gelene kadar gözlerimi ondan ayırmadım. Ne zaman o araca bindi, aramızdaki mesafeyi kapattı, işte o zaman rüzgâr uğuldayarak tamamen geri çekildi. Böyle bir şey mümkün olabilir miydi? Ya da bu benim farkındalık kazanmamdan sonra olan bir şey miydi yoksa en başından beri böyleydi de ben mi fark edememiştim?

💬

Koltuğuna yerleştikten sonra, “Buyurun kahveniz,” dedi ve kahvelerden birini bana uzattı. Uyuşan parmaklarımı karton bardağın etrafına sarıp kahveyi elime aldığımda kapısını kapattı. Kartonun sıcak yüzeyini bile sanki uyuşan parmaklarım yüzünden hissedemiyordum.

💬

“Teşekkür ederim,” diye mırıldandım önüme dönerken. “Nereye gideceğiz?”

💬

Kahvesinden bir yudum aldı, ardından karton bardağı kenara bırakıp aracı çalıştırdı. “Uzak bir yere değil, birazdan görürsün.”

💬

“Direkt söylesen olmuyor mu?” diye homurdanır gibi sorduğumda göz ucuyla bana baktı.

💬

“Bir anda meraklı biri olasın mı tuttu?”

💬

“Evet.”

💬

“O zaman seni zevkle bekleteceğim,” dediğinde yan yan ona baktım ama bunu umursamadan alaycı bir tavırla güldü.

💬

Araç işlek caddede ilerlemeye başladığında sıcak kahvemden bir yudum alıp gözlerimi gökyüzüne çevirdim. Henüz akşam olmamıştı, normalde havanın kararmasına birkaç saat daha vardı ama biz kafedeyken kara bulutlar gökyüzünü kaplamış, şehri kasvete boğmuştu. Oysa nehir kenarındayken hava günlük güneşlikti. Yaz aylarının ortasında olmamıza rağmen şansımıza kasvetli bir zamana denk gelmiştik. Yaz yağmurlarını pek sevmiyordum çünkü hava sıcak olduğu için yağmur ekstra bir boğuculuk yaratıyordu. Sıcak havalarla pek problemim olmasa da üşümeyi daha çok seviyordum.

💬

Tibet gideceğimiz yerin uzak olmadığını söylemişti ama bu kadar kısa süreceğini de tahmin etmemiştim. Henüz kahvemden üçüncü yudumumu almışken ve arabaya bineli beş altı dakika geçmişken arabanın bir binanın önünde durması beni şaşırttı. Şaşkın bakışlarımı ona çevirdiğimde önünde durduğumuz binayı incelediğini gördüm. Sessizce telefonunu çıkarıp ekrana baktığında bir şeyleri kontrol ettiğini anladım ve bu nedense merakımı daha da arttırdı.

💬

“Doğru yerdeyiz,” diye mırıldandığını duydum. “Hadi inelim.”

💬

Kahvesini alıp kapıyı açtığı sırada, “Kahvem bitmemişti,” diye söylendiğimi duyunca omzunun üzerinden bana baktı.

💬

“Kahvelerimizle de girebiliriz,” demesi kaşlarımı çatmama sebep oldu.

💬

O araçtan inince ben de çantamı omzuma asıp elimdeki kahveyle araçtan indim. Taş bloklardan oluşan bina altı katlıydı. Giriş katı full cam olsa da filmli olduğundan içeriyi göremiyor, kendi yansımamı görüyordum. Neden burada olduğumuzu anlayamamıştım ama gözlerimi yansımamızdan çekip binanın giriş kapısına çevirdiğimde ve kenarda duran, taş duvara yapıştırılmış afişi gördüğümde duraksadım.

💬

Bu kafede gördüğüm serginin afişiydi.

💬

Hissettiğim şaşkınlıkla başımı Tibet’e doğru çevirdiğimde, onun gözlerinin yüzümde olduğunu fark ettim. Ben onu bakınca gözlerini aniden bileğindeki saate indirip, “Sergi başlamıştır,” diye mırıldandı. “Boş vaktimizi değerlendiririz.”

💬

Tam bir şey söyleyecekken harekete geçip kapıya doğru ilerledi. Bizim boş vaktimiz yoktu ki? Bu vakti yaratan oydu. Elimdeki sıcak kahvenin daha da ısındığını, hatta derimi aşıp damarlarımda ilerleyerek kalbime dek ısısını yaydığını hissettim. Neden bunu yapıyordu?

💬

Kapının önünde durup hâlâ şaşkın bir şekilde duran bana baktı. “Gelmek istemiyor musun?”

💬

Bardağı sıkıca kavradım ve ona doğru döndüm. Ona her nasıl baktıysam bir an duraksar gibi oldu. “Geliyorum.”

💬

Tibet’e doğru bir adım attığımda gök gürledi ve ardından getireceği yağmurun haberini verdi. Ona yaklaşmamı bekledi, yanına ulaştığımda önüne dönerek benimle birlikte içeri girdi. Uzun koridor boyunca tüm duvarı kaplamış olan birçok afiş vardı. Sağ tarafımda kalan çift kanatlı açık kapıdan kısık sesli bir müzik yayılıyordu. Kapının ardındaki yüksek, küçük cam masanın kenarında duran adam bize gülümseyerek baktı. İçeri girebilmemiz için bilet almış olmamız gerekirdi, yoksa bunu da mı halletmişti?

💬

“Hoş geldiniz,” dedi adam kibar bir şekilde. “Sergimize girişler ücretlidir. Biletiniz var mıydı?”

💬

Adamın aksanlı İngilizcesi onu daha dikkatli incelememe neden olurken, “Elbette,” diyerek yanıtladı Tibet. O telefonunu çıkarıp ekranı adama doğru çevirirken göz ucuyla ona baktım. Sanırım kafedeki afişler onun da dikkatini çekmişti, buraya gelmeye orada karar vermiş olmalıydı.

💬

Görevli adam gülümseyerek geri çekilip, “Tekrar hoş geldiniz. Keyifli vakit geçireceğinize eminim,” dedi ve elini öne doğru uzattı.

💬

Tibet telefonunu cebine attıktan sonra elini belime bastırıp beni yönlendirdiğinde sessizce ona eşlik ettim. Hâlâ şaşkın olsam da meraklı bakışlarımı içeride gezdirmekten kendimi alıkoyamıyordum. Zemin kendi yansımamı görebileceğim kadar beyaz ve parlakken tüm duvarlar koyu kırmızıydı. Önümüzde birkaç koridor vardı, koridorlardaki duvarlarda siyah çerçevenin içine konmuş çizimler sergileniyordu. Birkaç kanvas da görmüştüm. Sağ tarafım ise dümdüz, geniş bir alandı. O alanda ise küçük büstlerin üzerine ve duvar kenarlarına konmuş heykeller vardı. İçerisi çok kalabalık değildi, insanlar sakince eserleri inceliyor, yanındaki insanla fısıldaşarak konuşuyordu. Çok fazla yankı oluşmamasının sebebi de içerideki müzik olmalıydı.

💬

“Nereden başlamak istersin?” diye sordu Tibet başını bana doğru çevirip.

💬

Gözlerimi büyük bir heykelin önünde durmuş fısıldaşan çiftten çektim ve Tibet’e baktım. “Sanırım heykellerden.”

💬

“Ben de öyle düşünmüştüm,” deyip adımlarını sağ tarafa doğru yönlendirdiğinde eli hâlâ belimde duruyordu ama birkaç adımımızdan sonra eli tenimden uzaklaştı. “Kafedeyken afişlere ilgiyle bakıyordun.”

💬

Cümlesi tahminimde yanılmadığımı gösterdi.

💬

Bir mermer sunakta uzanan kadının ele alındığı heykeli incelerken, “Özellikle yaptığım bir durum değildi,” diye mırıldandım. “Ne o, yoksa bunun için mi işi erteledik?” Alayla sorduğum soruma yanıt vermeyince yüzüne baktım ve yüzünde değişen bir ifade olmadığını görünce kaşlarımı çattım. “Ciddi olamazsın.”

💬

“Bunları konuşmak istemiyorum, Niran. Sadece biraz kafa dağıtmak istiyorum,” dedi bana bakmadan. “Ve evet, canım bu yüzden ertelemek istedi.”

💬

“Sen,” dedim ama cümleme devam etmemi beklemeden adımlarını hızlandırınca sustum. “İşimizi engellemeyeceğini söylemiştin,” diye fısıldadım, fısıltım yalnızca benim duyabileceğim yükseklikteydi.

💬

O duvar kenarındaki bir heykeli incelerken yavaş adımlarla yanına gittim. Öfkelenmek istiyordum. İki üç gün öncesindeki gibi bu duruma öfkelenmek, ona hesap sormak, bu şekilde ilerleyemeyeceğimizi söylemek istiyordum. O gücü hâlâ içimde hissedebilsem de neden dışarı yansıtamıyordum? Bana bunu yapmasını istemiyordum ama yüzüne karşı da söyleyemiyordum. Sırf bir afişe dikkatli baktım diye beni buraya getirmemeliydi, bunu öncelik haline getirip işi ertelememeliydi. Ben bunu söyleyemiyorsam bile onun akıl etmesi gerekmez miydi?

💬

Kitap okuyan bir adama ait heykeli dikkatle incelemeye devam ederken, “Üniversite öğrencilerinin yaptığı çalışmaların sergilendiği bir etkinlikmiş,” dedi sessizce. “Beğendiğin bir şey olursa alabiliriz, bir katkımız olur.”

💬

“Beğenip alsam bile ne yapacağım? Her an nerede olacağımız, nereye gideceğimiz belli olmuyor, belli bir yerde de kalmıyoruz,” diye mırıldandığımda göz ucuyla bana baktı.

💬

“O kısmı ben düşünürüm.”

💬

Kısık bir sesle, “Senin bu düşüncelerin yüzünden yuvarlanmaya devam edeceğiz zaten,” dedikten sonra ona arkamı dönüp birkaç adım ilerideki başka bir heykele yaklaştım.

💬

Cevap vermeyeceğini düşünsem de arkamdan gelirken, “Sanki normal şartlarda çok düzgün bir hayat yaşıyoruz da,” diye söylendi. “Hoşuna gitmediğini söyleyebilir misin?”

💬

“Sorun olan gitmesi,” demem bu kez onu susturdu.

💬

İkimiz de konuşmadan insanların arasından geçerek heykelleri incelemeye devam ettik. İlk başta kendi düşüncelerim yüzünden hiçbir şeye odaklanamamıştım ama bir süre sonra düşüncelerim dağıldı ve heykellere odaklanabildim. Sergide çok fazla heykel yoktu, en başa döndüğümde sayabildiğim on heykel olmuştu. Birkaç tanesi daha önce gördüğüm fakat farklı şekilde yorumlanmış olan çalışmalardı. Muhtemelen öğrenciler kendi yorumlarını da katmak istemişlerdi.

💬

Heykellerin olduğu alandan uzaklaşıp ters istikametteki koridorlardan birine girdik. İlk gözüme çarpan siyah, işlemeli bir çerçevenin içindeki orman resmi olmuştu. Resmi yapan kişi hiç açık bir renk kullanmamış, koyu yeşil tonlarını ve siyahı tercih etmişti. Bir an resim bana o kadar gerçekçi geldi ki ortamdan soyutlandığımı, o ormanın derinliklerinde olduğumu düşündüm. Yağmur yeni dinmişti, ıslak ağaçların ve ıslak toprağın kokusundan başka bir koku alamıyordum. Ağaçların arasında ilerledim, orman ölmüştü, tek bir ses yoktu; kendi nefes seslerimi net bir şekilde duyabiliyordum.

💬

Sonra bir rüzgâr esti, ıslak ağaçların ve toprağın kokusu savruldu, burnuma farklı bir koku daha doldu. O koku içime yayıldı, üşüyen bedenimi bir ateş gibi ısıtmaya başladı. İçim gibi etrafımı da saran o baharatlı kokunun kaynağını bulduğumda ise bir rüyadan uyanıyormuş gibi hızla ormanın içinden çekildim, gerçekliğe döndüm. İrkilerek başımı çevirdiğimde Tibet’in dikkatle aynı tabloyu izlediğini gördüm. Ortamda o kadar az bir ses vardı ki sertçe yutkunduğumda Tibet bunu duydu ve ela gözleri yavaşça bana döndü. Göz göze geldiğimizde tekrar sertçe yutkunmaktan korktum.

💬

“Tabloyu beğenmiş gibisin,” diye fısıldadı.

💬

Gözlerimi gözlerinden ayırmadan, “Evet, beğendim,” dedim fakat yüzündeki ifadede yaşanan anlık değişim beni duraksattı. “Kasvetli görünse de güzel bir ruhu var.”

💬

“Kasvetli görünse de güzel bir ruhu var,” diyerek cümleme eklemede bulundu. Sonra gözlerini arkamdaki bir noktaya çevirdi, gözlerini yavaşça kapatıp açtı, ardından yeniden bana baktı. “Sana benziyor o halde.”

💬

Kaşlarımı kaldırdım ama bir cevap vermedim. Yanından sıyrılarak diğer resimleri incelerken o da beni takip etti. Girdiğimiz koridordaki tüm çizimlerin karanlık bir aurası vardı fakat bir diğer koridora girdiğimizde resimleri belli bir plana göre yerleştirdiklerini anladım. Çünkü bu kez çerçevelerin içindeki resimler daha renkli ve canlıydı. Mavi, mor ve pembe renkleri ağırlıktaydı.

💬

Gözlerimi mor ve pembe bulutların süslediği bir gökyüzü resminden çekip bir diğer resme çevirdiğimde duraksadım. Yürüdüğüm için sallanan kollarım bile aniden durmuştu. İlk önce rüzgârın, sonra da suyun sesini duydum. Ayaklarımın altındaki yer sallanıyormuş gibi hissedince bir yere tutunma ihtiyacıyla elimi yana attım. En az bir metre genişliğindeki siyah çerçeve, bana bir tabut kadar büyük geldi.

💬

Nasıl bu denli gerçekçi çizebilir, boyayabilirdi? Sanki denize bakıyordum ve köpürerek ilerleyen dalga, duvardan yükselip üzerime doğru geliyordu. Denizin ortasındaydım, dalgalar beni bir sağa bir sola savururken rüzgâr kulaklarımda uğulduyor, soğuk sular yüzümü yıkıyordu. Donmuş bir şekilde resme bakmaya devam ettiğim sırada buz gibi olan parmaklarımın üzerine bir sıcaklık yayıldı. Bir gemi kulak zarını delecek gürlükte patladı, yaydığı ışık kara bulutların sardığı gökyüzüne yansıdı. Gözlerimi kırpıştırarak başımı çevirdiğimde elimin Tibet’in kolunda olduğunu, kolunu sımsıkı kavrayan elimin üzerine elini koyduğunu gördüm.

💬

“Gitme vakti geldi anlaşılan,” dedi, sanki sesi çok uzaklardan geliyordu. Bana yaklaştı, elimi diğer eliyle tutup kolundan ayırdıktan sonra kavradığım kolunu belime sardı.

💬

Koridordan çıkıp girişe doğru ilerlerken ben hâlâ o tablonun önündeymiş, hâlâ o ânı yaşıyormuşum gibi hissediyordum. Tibet girişte, görevlinin yanında kısa bir an durup ona bir şeyler söyledi ama ne söylediğine odaklanamadım. Sergi alanından çıkıp içerideki seslerden uzaklaştığımızda dışarıda yağan yağmurun sesini duydum ve suyun sesini duymak beni irkiltti, bu da Tibet’in bana bakmasına neden oldu. Su ile olan problemimi geride bıraktığımı düşünmüştüm. Bugün nehir kenarındayken de kendimi kötü hissetmemiştim ama neden şu an böyle hissediyordum?

💬

Hava kararmıştı ve yağmur damlaları hızla zemindeki taşların üzerine çarpıyor, etrafa sıçrıyordu. Tibet beni binanın girişinin yan tarafına doğru çekip, “Biraz burada duralım, hava al,” dedi. “Sonra gideriz.”

💬

“Sorun yok,” desem de duymazdan geldi. Henüz yağmurun altında durmamıştım, yüzüme su değmemişti ama neden yüzüm ıslakmış gibi hissediyordum? Düşünme yetimin dahi köreldiğini hissetmek beni korkutsa da tepki veremedim.

💬

“Buraya gelmek iyi bir fikir değildi, ha? İyi olacağını düşünmüştüm.”

💬

Ben bomboş bir ifadeyle yere düşen yağmur damlalarını izlerken kurduğu cümle, başımı çevirip ona bakmama neden oldu. “Hayır, kötü bir fikir değildi.” Yolun karşısına sabitlenmiş olan gözleri kısıldı, duraksadığını gördüm. O da başını yana çevirip bana baktı. Bir süre konuşamam, düşünemem sanmıştım ama söylediği şey içimi donduran o ürkütücü hislerin üzerini kaplamıştı. “Her şeyde böyle kendini mi suçlarsın?”

💬

“Konu sen olunca öyle oluyormuş sanırım,” dediğinde bu kez duraksayan ben oldum.

💬

“Neden bana böyle şeyler söylüyorsun?” diye sorarken sesim öyle güçsüz çıkmıştı ki sanki bu onun görmek istemediği bir görüntüymüş gibi gözlerini yüzümden ayırdı.

💬

“Daha iyi misin?”

💬

“Bir soru sordum,” dedim inatla yüzüne bakarken. “Cevap vermeyecek misin?”

💬

“Haklısın, böyle konuşmamam gereki-”

💬

Elimi yüzüne uzatıp çenesini kavradığımdan ve yüzünü kendime doğru çevirdiğimden cümlesine devam edemedi. Birkaç dakika önce girdiğim o transtan ona bakınca çıkmışım, kendime gelmişim gibi dikkatle yüzüne baktım. En son üç gün önce tıraş olduğunu hatırlıyordum, sakalları biraz uzamıştı ve çenesini kavradığımdan sakalları parmak uçlarıma batıyordu. Ona bu şekilde aniden dokunmuş olmam ve yaptığım hareket yüzündeki tüm ifadeler, duygular silmişti. Gözleri ilk önce burnuma, ardından çeneme dek kaydı, en sonunda tekrar gözlerimle buluştu.

💬

“İstediğim cevap bu değildi,” dediğimde bana doğru bir adım atıp aramızdaki mesafeyi azalttı ve “Neydi?” diye sordu. “Seninle ilgili düşünmememi istiyorsun ama şimdi sana bunu engelleyemediğimi, seninle ilgili düşünmek ve konuşmak istediğimi açıkça söylememi mi istiyorsun?”

💬

Ne yaptığımı yeni idrak ediyormuş gibi gözlerimi kırpıştırarak elimi hızla geri çektiğimde bana aynı şekilde bakmaya devam etti. Bir an elimi kolumu nereye koyacağımı bilemedim. “Tamam, bir cevap istemiyorum, gidelim,” diye hızlıca konuşup ondan uzaklaştım ve yanından geçerek seri adımlarla arabaya doğru ilerledim. Saçakların altından çıktığım anda yağmurun kucağına düşmüştüm. Bu denli hızlı değişen ruh halimin ona ne düşündürdüğünü bilmiyordum ama bana da yabancı bir durumdu.

💬

Gözlerimi sık sık kırpıştırırken hızlanan nefesime anlam veremedim. Uzaktan kumandayla kapıları açtığını yanan ışıklardan anladım ve elimi göğsüme bastırma isteğini görmezden gelmeye çalışırken vakit kaybetmeden arabaya bindim. Böyle hissetmemem gerekiyordu. Belki bunu o arabaya binene kadar içimden bin kez tekrar etmiştim ama olmadı, hisler geri çekilmedi. Sonra kendimi bir darağacında buldum. Kendimi oraya asan yine bendim ve sanki içimde baş gösteren duyguları çekip almak ister gibi kendi canımı acıtıyordum.

💬

Bir şeyden yüz kez de kaçmaya çalışsan, bir kez başını çevirip arkana baktığında tüm çabalarının boşa olduğunu, devam etsen dahi yine başını çevirip bakacağını, hatta yönünü değiştirip tam tersi bir yönde koşmaya başlayacağını bilirdin.

💬

Denedin, olmadı. İpin ucu kaçtı, Niran. Ya bu ipi tutup kendi isteğinle arkasından gideceksin ya da o ip senin boynuna dolanacak, öldürmeyecek ama perişan edecek.

💬

Arabayı çalıştırmak üzere hareketlenen Tibet’e doğru döndüm, yine o dengesiz ruh hali içime yayıldı ve elim yeniden onun yüzüne uzandı. Parmaklarım bu kez çenesini başını çevirmek için değil, ona tutunmak, onu kendime çekmek için kavradı. Ne ona ne de kendime şaşkınlığı tattırmadan çenesini sıkıca kavradım ve uzanıp dudaklarımı dudaklarına bastırdım. Kulaklarım uğuldamaya başladı, kalp atışlarım hızlandı ve kalbimin sesi tüm bedenimi aşıp aracın içini doldurdu. Ona dokunan, onun sınırlarına giren ben değilmişim gibi donup kaldım, gözlerim irice açıldı. Tibet de tıpkı benim gibi donup kalmış olmalı ki dudakları dudaklarıma başka bir buza yapışan buz parçası gibi yapışmıştı.

💬

Çenesini tutuşum gevşediğinde geri çekileceğimi hissetmiş gibi bedenini aniden bana doğru çevirdi ve uzun parmaklarını boynuma yasladı. Boynumdan enseme doğru uzanan soğuk parmakları beni ürpertirken dudaklarını araladı ve bu kez benim sınırlarımı aşan o oldu. Biliyordum, sınırı aşan o değildi, ben kendi isteğimle tüm kapıları açıp, kapının önünde sessizce beni bekleyen onu içeri davet etmiştim.

💬

Dakikalar içerisinde kendimi karanlık bir kuyunun içinde bulmuş, gözlerim karanlıkta onu ararken korkuyla dolmuştum. Alıştığım varlığını hissedememek o an beni daha da dibe çekmiş, tıpkı onu bulamama korkum gibi korktuğum diğer gerçeklerle de yüzleştirmişti.

💬

Tibet başını yana eğdiğinde dudaklarım aralandı. Öpüşmenin fitili ateşlendiğinde çenesinde titreyen parmaklarım yanağına, oradan da boynuna doğru kaydı. Boynundaki kalın damarın nasıl hiddetle çarptığını parmak uçlarımda hissetmek beni afallatmıştı. Dudaklarının bu denli dudaklarımı eziyor oluşu göğsümü garip bir hisle dolduruyorken dilini hissetmek, bir uçurumdan yuvarlanıyormuşum gibi dehşete kapılmama neden oldu.

💬

Pişman olurum sandım. Eğer yaparsam kendime bir karın ağrısı daha ekler, bundan sonraki tüm gecelerde karın ağrısından uyuyamam sandım.

💬

Sandığım gibi olmadı.

💬

Ormanın içinde olduğumu hayal ettiğim o saniyelerde burnuma dolan baharatlı kokuyu daha da yakından almak, onun kokusunun tümüyle içime dolması beni sandığımın aksine gevşetti. Dudaklarını anlık geri çekmesiyle sıcak nefesi yüzümü yaladı ama yeniden dudaklarıma yapışmasıyla bu his kısa sürdü. Bırakmak, uzaklaşmak istemedim. Uzun zamandır yağmurun altında ıslanıyormuşum, sonunda başımı sokup saklanabileceğim bir saçak bulmuşum gibi hissettim ve bu his beni içten içe öyle çok kıvrandırdı ki, kendimi onu daha çok kendime çekerken, ona onun gibi yoğun bir istekle karşılık verirken buldum.

💬

İyi bir ruh halinde, iyi bir psikolojide olmadığımın bilincindeydim. Fakat onu öpmemin sebebi de kesinlikle iyi olmadığımdan değildi. Artık kendimi bununla başa çıkabilecek kadar güçlü hissetmiyordum. Hiçbir zaman kendini kandıran, duygulardan ya da olaylardan kaçan biri olmamıştım. Ne yaşarsam yaşayayım ben hâlâ bendim ve Niran olarak biliyordum ki şimdi olmasa dahi bu benim için zaten kaçamayacağım bir sondu. Uğraşlarımın hiçbir işe yaramayacağını, onun etkisi altına gireceğimi içten içe biliyordum ve belki de bu kadar çok öfkelenmemin sebebi buydu.

💬

Islanan dudaklarımızı yavaşça birbirine sürttü ve aramızda küçük bir mesafe yarattı. “Artık benden uzak durmamı isteyemeyeceksin,” derken sesi kısık çıkmıştı. Biliyordum. Herhangi bir durumda artık o değil, ikimiz de suçlu sayılacaktık.

💬

Bir an nasıl bir cevap vermem gerektiğini kestiremedim. Hem yaşanan şeyin hem de bir daha hiç ısınmayacağını sandığım bedenimin ateşler içinde olmasının şaşkınlığını yaşıyordum. Elimi boynundan çekmem gerekiyormuş gibi hissettim fakat parmaklarımı hareketlendirdiğim anda diğer elini elimin üzerine koydu ve parmaklarımın boynundan uzaklaşmasına izin vermedi. Keskin çenesinde duran gözlerimi kaldırarak gözlerine baktığımda göz göze geldik.

💬

“Hissi davrandım,” dediğimde kaşları yavaşça çatıldı. “Biraz emrivaki bir hareket oldu, o an isteyip istemeyeceğini düşünemedim.”

💬

Çatık kaşları cümlemle birlikte gevşerken dudağının kenarının kıvrıldığını gördüm. “Hayır, sen benim bunu istediğimi biliyordun ve bu yüzden tereddüt etmedin,” dediğinde yüzüne bakakaldım. “Küçücük bir tereddüdün dahi olsaydı bırak yeltenmeyi, aklından bile geçirmezdin.”

💬

Gözlerim anlık dudaklarına düşse de panikle tekrar yukarı kaldırıp gözlerine baktım. “Sanırım.”

💬

Bu kez elimi geri çekmeye çalıştığımda bana engel olmadı ve o da elini ensemden uzaklaştırdı. Nefeslerim hâlâ düzensiz olsa da bunu belli etmemeye çalışırken sırtımı koltuğa yaslayarak ondan tamamen ayrıldım. Bir süre sessizce ve hareketsizce aracın içinde oturarak dışarıda yağan yağmuru izledik. O ara sıra bana baksa da ben ona bakamadım. Az çok aklından geçenleri tahmin ediyordum ve bu karnımı ağrıtıyordu. Bunu anlık bir cesaretle ya da içinde bulunduğum bunalımdan dolayı yapmadığımı bilmesini istiyordum. Bin kez de aksini iddia edecek olsa, böyle bir durum her insan için kırıcı olabilirdi. Onu hissettiği duygulardan kırmak istemiyordum.

💬

Tibet arabayı çalıştırıp hareketlendirdiğinde ve yaz yağmurunun etkisi altına aldığı sokakta ilerlemeye başladığımızda göz ucuyla ona baktım. Yüzü az öncekinin aksine ifadesiz duruyordu. Aklından geçenler neydi? “Neden bir anda böyle bir adım attığımı merak ediyor musun?” diye sorduğumda bir an durdu, ardından gözlerini bana çevirdi.

💬

“Senden duysam iyi olurdu,” dedi açıkça ve bunu söylemesi aklından geçen türlü düşünceleri ele verdi.

💬

Dudaklarımı birbirine bastırıp kollarımı göğsümde bağladım ve gözlerimi önüme çevirdim. “Duygularını, düşüncelerini ya da hislerini ifade edemeyen biri değilim. Sadece bu süreç beni her şeyden soyutlaştırıyor. Tabii bunu kabul eden, savaşmayan da benim.” Sakince başını sallayarak dikkatinin bende olduğunu gösterdiğinde sertçe yutkundum. “Evet, sana kızdım, hislerinin şu anki işlerimizi etkileyeceğini söyledim. Ki hâlâ aynı fikirdeyim…” Göz ucuyla birbirimize baktık. “Ama sinirlendiğim yalnızca bu değildi.”

💬

“Farkındayım,” derken aracın hızını düşürdü. “Muhtemelen kendini de aynı durumda bulabileceğin ihtimali de seni öfkelendirdi.”

💬

“Tibet, ben aylardır içimde ölmeyi, yok olmayı dileyen bir Niran’la yaşıyorum,” dediğimde başı hızla bana doğru döndü. “Bana öyle bakma. Düşüncelerimi ve hislerimi duymak isteyen sendin.”

💬

“Ben ölüm isteğini duymak istememiştim, Niran,” dedi sertçe.

💬

“Hisler değerlidir ve sağlıklı olduğunu düşündüğüm hiçbir hisse değersiz gözüyle bakmam.” Ona aldırış etmeden konuşmaya devam ettim çünkü çözülmüşken içimdekileri bir nebze de olsa atmak istiyordum. Kuracağım cümleleri kafamda toplarken utandığımı hissettim, bu yüzden gözlerimi yola diktim. “Dış görünüşün oldukça iyi fakat beni asıl tedirgin eden karakterindi. Çünkü farkındaydım sana bir süre sonra alışacağımın, kendimi sana çekilirken bulacağımın. Öfkelendim çünkü böyle şeyler düşünmeye hakkım yoktu. Sana kızmak daha kolayıma geldi o an belki, bilmiyorum.” Derin bir nefes alıp verdim. “Yarın ne olacağını bilmiyorum, bilmiyorken elimi böyle büyük bir taşın altına sokmak istemiyorum.” Gözlerim kısıldı. “Hâlâ istemiyorum gibi. Sonra madem yarın ne olacağını bilmiyorum, neden kaçıyorum diye düşündüm. Evet, bayağı bencilce bir düşünce. Öyle işte.”

💬

Kalacağımız otel, bugün gittiğimiz nehir kenarına yakındı ve nehre giden, şehrin kuzeyinde, daha sakin bir kesimde kalan ana yola girene dek konuşmadı. En az on beş dakika geçmişti ve bu süre boyunca konuşmaması karnımı tutarak kıvranma isteğimi tetiklemişti. Ben yanlış bir şey mi söyledim diye düşünürken Tibet aracı yavaşlattı ve kenara çekerek durdurdu. Neden bunu yaptığını anlamadığımdan ona doğru döndüğümde, yüzümü bir anda onun avuçlarının içinde buldum. Gözlerim şaşkınlıkla irileşirken Tibet yüzümü daha sıkı kavradı ve beni öptü. Şaşkınlıktan elimi kolumu nereye koyacağımı bilemedim ama dudaklarım ona karşılık vermek için aralandı. Öpüşmemiz kısa sürmüş olsa da hissettirdikleri bir öncekinden daha farklıydı.

💬

Dudaklarımızı ayırdı fakat yüzünü benden uzaklaştırmadı. “Haklısın,” diye mırıldandığında sıcak nefesi aralık duran dudaklarımdan içeri sızdı. “Böyle düşünmekte de böyle hissetmekte de haklısın ve buna karşı sana tek bir inkâr cümlesi kuramam.” Dudakları o kadar yakınımdaydı ki konuştukça hareketlenen dudakları dudaklarıma sürtünüyordu. “Ama Niran, sen tüm bunlardan sonra kendini hâlâ bir ölü olarak görecek olursan, ben ne yapacağım?”

💬

Söyleyebildiğim tek şey, “Özür dilerim,” oldu.

💬

“Ben özür dilemeni istemiyorum, eminim sen de bunu sadece bana karşı suçlu hissettiğinden söylüyorsun,” dedi, dudaklarını dudaklarımın yakınında hareket ediyor olması kalp atışlarımı dengesizleştirmişti. “Biliyorum, iyi hissedecek olduğunu düşünmek bile sende vicdan azabına dönüşüyor ama söylediğin gibi, yarın ne durumda olacağımızı bilmiyoruz. O halde iyi hissedecek olmak da seni korkutmamalı.”

💬

Cevap vermek için dudaklarımı araladım ama ön camdan yüzümüze doğru aniden çarpan yoğun ışıkla gözlerim kısıldı. Birden fazla arabaya ait olduğu belli olan tekerlek sesleri ana yolda yankılandı. İkimiz de aynı anda başımızı ön cama çevirdiğimizde, gözlerimi etkisi altına alan parlak ışıkla beynime bir ağrı saplandı. Sadece birkaç saniye. O birkaç saniyenin sonunda Tibet, “Eğil!” diye bağırdı ve bedenimi aşağıya doğru çekti.

💬

Ben ne olduğunu anlayamadan silahlar art arda patlamaya başladığında anlık şokla çığlık attım. Ön cama saplanan mermiler camı patlattı ve cam parçaları toz gibi üzerimize yağdı. Dışarıdaki yağmur kesilmiş olsa da saçlarımın arasından ve yüzümün etrafından düşen soğuk cam parçaları aynı hissi vermişti. Tibet beni biraz daha aşağı çekerken silahlar patlamaya devam ediyor, üzerimize cam parçasının yanı sıra mermi de yağıyordu.

💬

Tibet başını kaldırmadan arabayı geriye doğru sürmeye çalıştı fakat bir milim hareket edemeyince, “Tekerlekleri patlatmış pezevenkler!” diye bağırdı öfkeyle. O anki panikle tekerleklerin patladığını ve arabanın sarsıldığını hissetmemiştik.

💬

Silah sesleri kesilmediğinden sesimi duyurabilmek için, “Bunlar da kim?” diye sordum bağırarak.

💬

Sonra bir anda tüm sesler kesildi.

💬

Derin bir sessizlik oluştu fakat kulaklarım basınca maruz kalmış gibi uğulduyordu. Her ihtimale karşı hareketsiz kaldık. Ortam sessiz olduğundan atılan adım seslerini net bir şekilde duyabiliyorduk. Tibet başını kaldırdı ama benim kaldırmama müsaade etmedi. Bir eliyle beni tutarken diğer elini diğer tarafa uzattı ve kapıyı açtı. İlk başta hissettiğim o korku yavaşça içimden çekilmişti. Sanki birkaç saniye önce üzerine mermi yağdırılan ben değildim. Neden böyle olduğumu biliyordum, bu yüzden yadırgamıyordum.

💬

Tibet arabadan çıkmadan önce elimi torpidoya doğru attım ve göz ucuyla kapıya doğru baktım. Tibet’ten başkasının görüş açımda olmadığını görünce torpidodaki bıçağı aldım. Bıçağı yüksek bel kot şortumun bel kısmından içeri soktum. İki silahı ayaklarımı koyduğum kısma bıraktım, yanıma almak istemedim çünkü silahı elimden almaları daha kolaydı. Bıçağı bir ihtimal onlardan saklayabilirdim. Ve bir ihtimal silahlara ulaşmanın bir yolunu bulabilirdim. Tibet’in de üzerinde şu an hiçbir şey yoktu, savunmasız olmanın içten içe onu tedirgin ettiğini hissediyordum.

💬

“Sen de çık dışarı!” diye bağırdı bir adam. Doğrulup dışarı baktığımda arabanın önünde iki adam ve bir kadının dikildiğini gördüm. Bir başka adam da dışarı çıkan Tibet’in yanındaydı.

💬

Kaşlarım çatılırken kendi tarafımdaki kapıyı açtım ve sakin hareketlerle dışarı çıktım. “Hoş bir karşılama olmadı,” derken gözlerim tek tek yüzlerine uğradı. “Anlaşılan öldürmek için gelmediniz.”

💬

İki adamın yanında dikilen siyah saçlı kadın, “Tabii ölseydiniz işimize gelirdi,” dediğinde yamuk bir şekilde gülümsedim ve “Keşke,” dedim. Bu Tibet’in gözlerinin hızla bana çevrilmesine neden oldu.

💬

Kadın söylediğim şeyi önemsemeden, “Bizimle geliyorsunuz,” dediğinde işaret parmağımı kaldırmam onu duraksattı.

💬

“En azından çantamı alayım,” dedim.

💬

Adamlardan biri gözlerini devirerek, “Kadınlar,” deyince kaşlarım çatıldı. “Elios, sen de git onunla. Yanlış bir hareketi olmasın.”

💬

Adının Elios olduğunu öğrendiğim kadın benimle birlikte geldi. Aracın kapısını açıp içeri doğru eğildim ve çantamı alırken gözlerimi kaldırarak Tibet’e baktım. Oscar’ın elinden kaçmıştık ama şu an burnuma daha kötü kokular geliyordu ve bir şekilde bu işten sıvışmalıydık. O an yaptığım, sonucunu düşünmediğim planla harekete geçmem için saniyelik zamanım vardı. Biliyordum ki gözlerini bana dikmiş olan Tibet de bir şeyler yapacağımın farkındaydı, hazırlıklı olacaktı.

💬

Torpido tarafındaki elim çantama doğru uzanmıştı. Dizlerimi arabanın koltuğunun yan kısmına dayayıp güç aldıktan sonra bir elimi ön kısma, ayaklarımızı koyduğumuz yere bıraktığım silahlara atarken diğer elimi de belime sıkıştırdığım bıçağa attım ve bıçakla arkamda duran kadına doğru hamle yaparken silahlardan birini alabilmek için kendime zaman kazandırdım. Savurduğum bıçak kadının boğazını kestiğinde diğer elime aldığım iki silahla kendimi dışarı attım.

💬

İlk başta durumu fark etmediler ama sonra kadın sendelediğinde ve geriye doğru yıkıldığında tüm bakışlar bana döndü. Onların o saniyelik şaşkınlığı ve durumu idrak etmeye çalışmaları da bana zaman kazandırmıştı. Nereye ateş edeceğimi hesap edemeden iki elimi de havaya kaldırıp iki silahı da ateşledim. Bu sırada diğer taraftan gelen boğuşma sesi Tibet ve yanındaki adama aitti. Kalbim patlayacakmış gibi çarparken art arda silahları ateşlemeye devam ettim. Hem panik içindeydim hem de zamanım kısıtlıydı, bu yüzden birkaç atış boşa gitmişti. Bir adam karnından aldığı darbeyle yere yığılırken diğeri bağırarak kolunu tutmuştu.

💬

“Tut onu Tibet!” diye bağırıp ileri atıldım ve bu kez düzgün bir şekilde nişan alarak kolundan yaraladığım adamın karnında da bir kurşun yarası açtım.

💬

İlk yere devrilen adamda ses yoktu, sanki aldığı ilk darbeyle çoktan ölmüştü ama diğeri direniyordu. Karnındaki ve kolundaki yaraya rağmen silahına uzanmaya çalıştığını fark ettiğimden namlunun ucunu bu kez başına çevirdim. Tek bir atış sonrasında o da diğeriyle aynı kaderi paylaştı. Gözlerimi onların üzerinde fazla oyalamadan Tibet’e doğru döndüğümde, adamla yerde boğuştuklarını, adamın silahını alamasa da adamın da silahı almasına izin vermediğini gördüm.

💬

Diğerlerini ekarte etmenin rahatlığıyla onlara doğru yaklaştığım sırada Tibet’in altındaki adam bir an duraksadı ve gözlerini kaldırarak bana baktı. “Beni öldürmen sana hiçbir şey kazandırmayacak,” dedi bir hayvan gibi hırlayarak. Tibet yumruğunu yanağına geçirdiğinde başı yana doğru savruldu.

💬

“Bizi öldürmek sana ne kazandıracaktı?” diye sorarken adımlarım durmuştu, şimdi tam başının ucunda duruyordum. “Belki ölmeden önce neden burada olduğunuzu ve bizi neden öldürmek istediğinizi söylersin?”

💬

“Bayan Davis bunu size kendisi söyler,” derken alayla gülmüş, sonuna hazırlıklıymış gibi Tibet’in altında hareketsizce beklemeye başlamıştı.

💬

Tibet bunu fırsat bilerek adamın silahını alıp ayağa kalktığı sırada, “Demek sizi Naomi gönderdi,” dediğinde göz ucuyla ona baktım. Başını kaldırdı, yola doğru baktı ve bir anda elindeki silahı ateşleyip yerde yatan adamı alnından vurdu.

💬

Ben daha ne olduğunu anlamadan, “Hemen çantanı al, gidiyoruz, araçlar geliyor, birileri yüzümüzü görmeden tüyelim,” dediğinde hızla başımı salladım ve düşünceleri geri itip araca yöneldim.

💬

Ben arabadaki bize ait eşyaları ve kana bulanmış bıçağı alırken Tibet adamları kollarından tutup sürükleyerek yoldan çekiyordu. Onların geldiği araca binmek dışında başka şansımızın olmadığını bildiğimden kucakladığım eşyalarla araca doğru koştum. Ben eşyaları arka koltuğa atarken Tibet de en son ölen adamı yol kenarındaki ağaçların oraya çekmiş, zaman kaybetmeden hızlı adımlarına bana doğru atmaya başlamıştı.

💬

Ön yolcu koltuğuna oturduğumda arkada parlayan far ışıklarını gördüm. Sanırım çok işlek bir yolda değildik ama araçlar yine de bu yolu kullanıyordu, durumu fark etmeleri uzun sürmezdi. Tibet araca binip motoru çalıştırdı ve vakit kaybetmeden aracı hareketlendirdi. Elinde tuttuğu telefonu bana uzatırken, “Şuna bir bak bakalım bir bilgi edinebilir miyiz diye,” deyince uzattığı telefonu aldım.

💬

“Adamdan mı aldın?”

💬

“Evet, adamın parmak izini okuttum, ekranı kapatmamaya çalış, sonra yeniden açamayız,” dedi kısaca.

💬

“Yolda kameralar var mıdır?”

💬

“Muhtemelen vardır ama yüzümüzün net görünmediğini düşünüyorum. Çok sık arabanın geçtiği bir yol olmadığından fazla ışık da yok,” dedi aynadan arkayı kontrol ederken. “Tabii bu araçtan da hemen kurtulmalıyız.”

💬

Telefondaki mesaj ve arama kısımlarını kontrol ederken başımı salladım. “Naomi’nin atak yapması beklenmedikti.”

💬

“Öyle,” dedi yolu izlerken. “İyi idare ettin.”

💬

“Başka şansım yoktu,” derken göz ucuyla ona baktım. “Henüz gebermeyi düşünmüyorum.”

💬

Kaşlarını çatsa da bir şey söylemedi. Her şeyin bu kadar ani gelişmesi, olaydan önce yaşadıklarımızın da kafamdan silinip gitmesine neden olmuştu. Fakat şu an bunu düşünemezdim, daha önemli bir konu vardı ve benim önceliğim her zaman aynıydı. Kafamı belli belirsiz iki yana sallayarak düşüncelerden uzaklaşmaya çalışırken son aranan numaralara odaklandım. Naomi’nin ismi yoktu, aynı adamla birkaç kez konuşulmuştu. Gerçi Naomi gibi bir kadını düşünecek olursak bir çalışanıyla birebir konuşmayacağını, araya birini sokacağını tahmin etmek zor değildi.

💬

“Ethan diye biriyle konuşmuş, son birkaç arama ona ait. Mesaj olarak da bir adres atılmış,” dememle Tibet’in, “Arayıp bana ver,” demesi bir oldu. Sorgulamadan dediğini yaptım ve aramayı başlattıktan sonra telefonu ona uzattım. Adam başka biriyle konuştuğunu anlamaz mıydı?

💬

Telefon açıldı ve bir adam, “Hallettiniz mi?” diye sorarak direkt konuya girdi.

💬

Tibet birkaç saniye durdu, sonra yavaşça öksürdü ve “Evet,” diyerek yanıtladı onu. Sesini hafifçe kalınlaştırması, aksanlı ve genzinden ses vermesi kaşlarımı kaldırmama neden oldu. “Yanımızdalar, direkt adrese mi getirelim?”

💬

Karşı taraftaki adam sanki hiçbir gariplik sezmemiş gibi, “Evet,” diye rahatça cevapladı. “Bayan Davis orada olacak. Benim başka bir işim var, siz hanımefendinin yanından ayrılmayın, bir sorun çıkmasın.”

💬

“Merak etme, biz varken bir sorun çıkmayacak,” dedi Tibet de onun gibi rahat bir tavırla. “Bayan Davis güvende olacak, iki kaçakla baş edemeyecek değiliz. Birkaç kişiyi daha çağıracağım her ihtimale karşı.”

💬

“Tamam, Thomas. Durumdan beni haberdar et.”

💬

Tibet’in dudaklarında hafif bir sırıtma olduğunu gördüm. “Tamam.”

💬

Telefonu kapattığında, “Bu herif bu sesi nasıl yuttu?” diye sordum.

💬

“Ne yani, kötü bir oyuncu muydum?” diye sordu alaycı bir tavırla.

💬

Omuz silkip, “Değildin de yine de tanıdığın bir insanın sesini de ayırt edebilirsin ya,” dedim.

💬

“Böyle bir durumda en son düşüneceği şey ses tonumdur herhalde,” deyip gözlerini telefonun ekranına indirdi. “Şu adresi kendi telefonuna kaydetsene, ekran kapanır falan, bir de bununla uğraşmayalım.”

💬

“Tamam,” dediğimde telefonu bana uzattı.

💬

Ben adresi kendi telefonumun notlar kısmına yazarken, “Navigasyondan konuma da bakalım,” dedi. Bir şey söylemeden dediğini yapıp kendi telefonumu ona uzattım. O gideceğimiz yolu anlamaya çalışırken ben de hâlâ adamın açık olan telefonunu kurcalıyordum. “Tamam, çok uzak bir yer değil. Bu arabadan da kurtulmuş oluruz.”

💬

“Polis peşimize düşecekmiş gibi bir his alıyorum,” diye mırıldandım telefondaki mesaj uygulamalarını kontrol ederken.

💬

“Bunun için vaktimiz var. Naomi işini hemen halledip New York’tan tüymemiz gerek.”

💬

Yüzümü buruşturarak, “Bu herifin telefonundan mide bulandırıcı mesajlar haricinde başka bir şey çıkmaz,” dedikten sonra camı indirdim ve telefonu yol kenarına fırlattım. “Bir piyondan başka bir şey değil. Bir de sapık. Keşke kafasına bir tane de ben sıksaydım.”

💬

Bana tuhaf bir ifadeyle baktı. Neden öyle baktığını biliyordum. Böyle şeyleri kolayca söylememi ister istemez garipsiyordu. Bir sene önceki Niran şu zamanlarımı görseydi, benim korkunç biri olduğumu düşünürdü. Ona neden böyle olduğumu, nasıl böyle bir insana dönüştüğümü anlatma şansım dahi olsa, yine de inkâr eder, bunu kabullenemezdi. Çünkü o Niran, ailesini kaybetmenin kendisini nasıl bir duruma sokacağını, neler hissettireceğini bilmiyordu. Henüz yaşamamıştı, o tür ihtimalleri düşünmemişti ve bu duygulardan bihaberdi. Ben olmak onu korkuturdu.

💬

Gözlerimi yola diktiğimde diğer şeritten gelen aracın far ışıkları saniyelik yüzümü aydınlattı, gözlerim kısıldı. Dışarıdan bakan birinin tıpkı bir sene önceki Niran gibi beni korkunç biri olarak göreceğini, mide bulandıracağımı, bana ayıplayan ve suçlayan gözlerle bakacağını biliyordum. Bir gün bu tür bakışlarla karşılaştığım bir an olursa, eminim ki umurumda olmayacaktı. Belki daha korkunç şeyler yapacaktım, belki bana hâlâ inanan insanların bile kötü düşüncelerle baktığı biri haline gelecektim ama vazgeçmeyecektim. Böyle biri olmak gurur duyulacak bir şey değildi elbette, gurur duyuyor değildim ama devam edecektim.

💬

Belki ölecektim ama devam edecektim.

💬

Belki babam, annem ve güzel kardeşim beni izlerken benden korkacak, yaptıklarımı doğru bulmayacak, hayatıma devam etmemi dileyerek duymayacağımı bildikleri halde bana seslenmeye devam edeceklerdi ama ben de bu işe devam edecektim.

💬

Tibet, “Geldik sayılır,” dediğinde daldığım düşüncelerden irkilerek çıktım. O bana değil yola baktığı için bunu fark etmedi. “Muhtemelen gittiğimiz yerde kamera benzeri dışarı bilgi sızdıracak bir şey olmaz çünkü Naomi de kendini riske atmaz. Bu yüzden ne olur ne olmaz diye eşyalarımızı arabada değil, dışarıda bir yere bırakalım. İşimiz bitince alırız.”

💬

“Oradan sağ çıkacağımıza eminsin yani?”

💬

“Bu iş bitmeden ölmeye niyetim yok diyen sen değil miydin?” diye sorarak ortaya attığı yemle kaşlarımı çattım. “Oraya dört kişi gittiğimizi, ayrıca ekstra birilerini daha çağıracağımı sanıyorlar. Naomi oraya kalabalık bir koruma ordusuyla gelmez. Şu an üstünlüğün onda olduğuna emindir.”

💬

“Elimizdeki silahlarda fazla mermi yok, belki hiç kalmamış da olabilir,” dediğim sırada hâlâ kanlı olan bacağı koltuğun kenara sürterek temizledim, ardından tekrar kotumun kenarına sıkıştırdım.

💬

“Üzerimize mermi yağdırdıklarını düşünecek olursak araç boş değildir,” deyip gözleriyle torpidoyu işaret etti. “Karıştır orayı biraz. Koltuğun altına da bak.”

💬

Söylediği gibi torpidoda da koltuğun altında da yedek silah ve mermi bulabilmiştim. Ben boşalan silahların şarjörünü doldururken sessizce bana bakıyordu. Gözlerinin bende olduğunu bilsem de ona bakamadım, bakışları bana ağır hissettirdi. Şu an bunu istemiyordum, bir gölge gibi üzerime çökmemeli, kafamı karıştırmamalıydı.

💬

Ama dilediğim gibi olmadı.

💬

“Kendini düşünmediğini biliyorum, beni düşünmediğini de,” dediğinde yine ona bakmadım ama şarjöre mermileri daha sert bir hareketle yerleştirdim. “Kafanın karışık olduğunu, benden etkilenmediğini, hatta benimle ilgili bu konularda derin düşüncelerinin olmadığını da biliyorum. Yine de Niran, senden hareket ederken benim için kendini düşünmeni isteyeceğim. Benim gözlerim zaten senin üzerinde olacak ama sen de kendine göz yummamalısın.”

💬

Dudaklarımı birbirine bastırıp doldurduğum şarjörü hızla yuvasına ittim ve metalik ses arabanın içine yayıldı. Bakışlarım yola kayarken parmaklarım silahın kabzasını sıkıca kavradı. Madem her şeyin farkındaydı, neden bunları söylüyordu?

💬

Özür dilerim, Tibet, ben bu yola sana âşık olmak için çıkmadım.

💬

Seninle aşk yaşamak için çıkmadım.

💬

Bu işin sonunu görene kadar belki senden içten içe birçok kez özür dilemek zorunda kalacağım ama umarım beni ailemden bir kez daha özür dilemek zorunda bırakmazsın.

💬

Çünkü eğer bırakırsan, bırakacağını hissedersem, ölen yalnızca ben olmayacağım.

← Önceki Bölüm: 19. RÜZGÂRIN ESTİĞİ YOL
Sonraki Bölüm: 21. HİS BULANTISI

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Scroll to Top