10. TILSIM

💬

˚⊱🔮⊰˚

💬

🎧: Aaryan Shah, Love Is Violence

💬

˚⊱🔮⊰˚

💬

10. BÖLÜM

💬

“Tılsım”

💬

Yas, benim dünyamda evrenin yıkılışıydı. Birini kaybettiğin anda evren çöküyor, sen bir enkazın altında kalıyordun ve o enkazın altından çıktığın güne kadarki sürece yas deniliyordu.

💬

Yüzümü örten siyah tül rüzgârın dokunuşlarıyla uçuşurken gözlerim çukura dik bir şekilde yerleştirilen ahşap kutudaydı. Önümde birleştirdiğim ellerimi sıkarken gözlerimi yumdum, gözyaşım çeneme ulaşamadan yüzüme sürtünen tülle dağıldı. Boğazımdaki acıyı nasıl tarif edebilirdim bilmiyordum. Tuzlu ve acı bir tat vardı ama bunu gözyaşlarım boğazıma akıyormuş gibi mi yoksa denizde boğulurken tuzlu su boğazıma doluyormuş gibi mi ifade etmeliydim emin değildim. Bildiğim ve emin olduğum tek şey, ilk kez tattığım bu duygunun ruhuma ağır hasarlar verdiğiydi.

💬

Gözlerimi yeniden açtığımda kapağı mühürlediklerini gördüm. Bethany’nin hıçkırıkları Abal Sunağı’nın mermerini bile çatlatacak gürlükteydi. Kael, sessizdi. Oğlunun gidişini artık sessizce izliyordu. Başımı arkaya doğru atıp tülün arkasından gökyüzüne baktığımda yağmur ve gözyaşlarımla ıslanan tül yüzümde gerildi, derime yapıştı. Yağmur dün geceden beri bir an olsun dinmemişti. Bunun Quincy’nin gücüyle alakalı olduğunu düşünmeden edemiyordum. Onun suya olan hakimiyeti artık son bulmuştu ve bulutlar bunun farkındaymış gibi özgürce damlalarını üzerimize akıtıyordu.

💬

Sunakta yalnızca bizim soyumuza ait tanrılar vardı. Diğer soylar sarayımızda kalmış, bizimle gelmemişti. Leif’in yok olmasıyla birlikte hepsinin zihni berraklaştığından Tanrı Enzo da buradaydı, babamın yanında duruyordu ve artık öfkeli değildi. Lea ve Kaida yanımdayken Lumi bir adım geride duruyordu. Yüzünü göremiyor olsam da iç çekişlerinden ve titrek nefeslerinden ağladığını, kötü bir halde olduğunu anlayabiliyordum. Yakın arkadaşını kaybetmişti ve ben yakın arkadaşını kaybetmenin ne demek olduğunu biliyordum çünkü Quincy benim için bir eşten çok yakın arkadaştı.

💬

Süreç boyunca kenarda durmuş ağlayarak ilahiler söyleyen, dualar eden tanrılar sustuğunda her şeyin bittiğini anladım. Hiç kimseye yapılmayan bir şeyi yapıp onun bedeninin etrafına çiçekler bırakmış, o şekilde mühürlenmesini sağlamıştım. Onu tekrar görmeye geldiğim günün son anda dediği gibi her şeyin düzeldiği gün olmasını istiyordum. Kimseye bakmadan arkadaşlarımdan ayrılıp ağacın altında beni bekleyen atıma doğru ilerledim. Diğerleri buraya kartallarla gelmiş olsa da ben atımla gelmiştim. En azından biraz yalnız kalma şansım olmuştu.

💬

Ata binip elbisemin eteğini arkaya doğru attım ve arkama bakmadan hızla yola koyuldum. Seslenen, durdurmaya çalışan olmadı. Öyle bir noktadaydım ki aksi olsaydı karşımdaki ailemden biri dahi olsa kalbini kolaylıkla kırabilirdim. Kimsenin bana dokunmuyor oluşu iyiydi, bir süre daha böyle olmasını temenni ediyordum. Yüzüme yapışan tülü arkaya attığımda yağmur damlaları direkt tenime çarpmaya başladı. Onu öldüren bendim. Onun göğsünü deşen benim silahımdı. Suçum olmadığını söyleyebilecek biri var mıydı?

💬

Bunu yalnızca Quincy söylerdi. Onun için benim yaptığım hiçbir şey zaten sorun değildi.

💬

Titreyen dudaklarımı birbirine bastırıp dizginleri asıldığımda atım şahlandı, bedenim geriye doğru meyletti. Islak toprakta kayarak durduğumuzda hıçkırıklarım yeniden dudaklarımdan firar etmeye başlamıştı. Lance’i de öldürmüştüm fakat bu aynı şey değildi. Ki o zamanda bile Arianwen’in hali beni vicdan azabına sürüklemişti. Ben şimdi Bethany ve Kael’in yüzüne nasıl bakacaktım? Onlarla aynı sarayda her şey ortadayken nasıl bir ömrü geçirecektim? Bilinçli yapılan bir şey olmadığından tanrılar mahkemesinde ceza almayacağımı biliyordum ama sarayımızda kurulacak o görünmez mahkemede ben çoktan infaz edilmiştim.

💬

Hareket etmesem de atım beni yavaş adımlarla ilerletti. Boynu büküktü, ben üzerinde sarsılarak ağlarken sakince ilerliyor, bizi sarayımıza götürüyordu. Beyaz duvarlarına is gibi yayılan yasın olduğu sarayımıza. Elimle yüzümü kurularken sertçe yutkundum, kurulamam bir işe yaramıyordu çünkü yağmur yağmaya devam ediyordu. Yas tutmama izin verilmeyeceğini biliyordum. Babam her ne kadar durumun hassasiyetinin farkında olsa da durmama izin vermezdi. Diğer soylar için bu kaybın hiçbir önemi yoktu ve bu yüzden kaldığımız yerden devam etmemiz için direteceklerdi.

💬

Gökyüzünde süzülen kartallar şehrimize doğru uçarken biz aynı yavaşlıkla ilerledik. Sarayın kapısından girdiğim anda hiçbir şey olmamış gibi davranacak soylar vardı. Hiç değilse bu şekilde kendime nefes alabilecek bir alan tanıyabiliyordum. Onların gözünde yanlışlıkla ya da bilerek fark etmez, eşini öldüren bir tanrıça olacaktım. Belki suçlu görmeyeceklerdi fakat konumum değişmeyecekti. Eşini öldüren tanrıça. Ne uğruna diye bile kendime soramıyordum. Sadece her şeyi bırakmak ve derin bir uykuya yatmak istiyordum.

💬

Şehrin sınırlarındaki kalkandan geçtiğim sırada sınırdaki tanrı ve tanrıçaların bakışları bana çevrildi. Her ağızdan iyi dilekler, üzüntülerine dair cümleler çıktı ama bunlar benim için uğultudan farksızdı. Mermer yola ulaşmadan önce yol tarafındaki bir ağacın altında oturan Lior’u ve kuzenini görmüştüm. Beni fark ettiklerinde konuşmayı kesmiş, bakışlarını bana çevirmişlerdi ama onlara bakmadan yanlarından geçtim. Dikkatlerinin uzun süre üzerimde kalmadığına emindim, umurlarında değildi.

💬

Atımı durdurup yavaşça indim. Gözlerimi saraya çevirdiğimde göğsüm o kadar ağrıyordu ki yere çöküp kusmak istiyordum. Diğerleri kartallarla daha hızlı geldiğinden çoktan saraya girmiş olmalılardı. İçimden bir ses Bethany ve Kael’in onlarla gelmediğini, oğullarının yanında kaldıklarını söylüyordu. Bir tanrıça yanıma gelip baş selamı verdikten sonra atımın yularını tuttuğunda sessizce yanından geçip mermer yola saptım. Ayaklarım geri gitmek istiyorken ileri adımlamak çok zordu.

💬

Muhtemelen geldiğimi camdan gören arkadaşlarım ben girişe varmadan kapıdan çıktılar. Callum, Lea, Lumi, Kaida, Edwin ve Duane yan yana durup bana baktılar. Onların arkasından Rowena ve Blizzard da kapıdan çıktı ve ortalarında durdular. Onları gördüğümde ağlama isteğim geri çekildi. Bunun güçlü görünmek istememle alakası yoktu, zaten güçlü de hissetmiyordum. Biri dokunsa devrilecek, soğuk gölün dibini boylayacaktım ve bu olurken kılımı bile kıpırdatmayacaktım. Blizzard koşarak yanıma gelip elbisemin ıslak tülden eteklerine sürtündü, mavi gözleri üzgün bakıyordu ama bana sevgisini göstermeye çalışıyordu. Gülümsemeye çalışarak başına dokundum.

💬

Başımı kaldırıp arkadaşlarımın yüzüne tek tek baktım. “Neredeler?”

💬

Bir an ne diyeceklerini bilemeyerek birbirlerine baktılar. Ardından Callum, “Diğer soylar toplantı salonunda bekliyormuş, Tanrı Cyril da salona gitti,” diye açıkladı. “Morwenna, senin suçun değildi, biliyorsun değil mi?”

💬

Yanlarında durmayıp yürümeye devam ederken, “Öyleydi,” demekle yetindim. Belki gelmek istediler ama onları durduran her neyse arkamdan gelmediler. Merdivenlere yönelirken onlarca tanrının göz hapsinde olmak beni bir nebze bile etkilemedi.

💬

Ben sadece Bethany ve Kael’in bakışlarından korkuyordum.

💬

Quincy ile kaldığımız odanın önünde durdum. İçeride beni neyin beklediğini bilmiyordum ama artık kimi orada bulamayacağımı biliyordum. Odaya girdiğimde gözlerimi yataktan uzak tutmaya çalışmamın boşa olduğunu bilsem de bunu yaptım. Boşaydı çünkü odanın hangi köşesine, hangi noktasına bakarsam bakayım zaten onu görecek, hatırlayacaktım. Tacımı da tülle birlikte saçlarımdan ayırıp yatağın üzerine attım. Ardından yatağın bir köşesine oturdum. Onun uyuduğu taraftaki köşeye.

💬

Kapı aniden açıldı, biri hızlı adımlarla içeri girdi ve giren kişiyi gördüğümde donup kaldım. Quincy hızla odanın içinde turlarken bu kez arkasından giren bendim. O an zihnimin bana acımı hatırlatmak için çoktan eski bir anıya tutunduğunu anladım. Anılarımdaki Quincy kahkaha atarak bana doğru döndü. Gördüğü ben değildim, anılardaki Morwenna’ydı ve ona bakarken ölüyormuş gibi değil, mutluluktan ağlayacakmış gibi bakıyordu.

💬

“Sen gerçekten aptalsın, Wenna,” deyip yeniden kahkaha attığında gözlerim doldu. Anılardaki ben ise ona homurdanarak bakıyordu. “Az kalsın babanın odasını havaya uçuracaktın. Sonra ne olacağını hiç mi düşünmedin? İkimizin de derisini yüzerdi.”

💬

Anılardaki ben, “Seninkini neden yüzecekmiş?” diye sordu homurdanmaya devam ederken. “Az bile yaptım.”

💬

Quincy ona yaklaştı ve burnunun ucuna parmağıyla vururken, “Sen ve ben diye bir şey yok, unuttun mu?” diye sordu keyifli çıkan sesiyle. “Birimiz bir şey yaptıysa ikimiz yapmışız sayılır. Arada benimle evli olduğunu unutuyorsun.”

💬

O an ona birkaç saniyeliğine de olsa bakakaldığımı hatırlıyorum. Sonra, “İyi o zaman, gidip ben yaptım de,” demiş ve arkamı dönmüştüm.

💬

Quincy bu kez gülerek kolunu omuzlarıma atmış, “Suçunu üstlenirim,” demişti ve ben de dayanamayıp onunla birlikte gülmeye başlamıştım.

💬

Bedenleri bir duman gibi dağıldığında o âna o kadar odaklanmıştım ki tekrar hıçkırarak ağlamaya başladığımın farkında bile değildim. Ailem vardı, arkadaşlarım vardı ama sanki yapayalnızmışım gibi kollarımı bedenime dolayarak yatağa uzandım. Yaşanılanlardan sonra zaten yeterince uyumuyordum, artık bu odada deliksiz uykulara yatamazdım. Her şey düzelse, sorunlar ortadan kalksa bile ben bu odada daima yalnız ve eksik hissedecekmişim, kâbuslardan uyanacakmışım gibi geliyordu. Belki ona aşık değildim, belki sevgim bir sevgiliye duyulan sevgiden çok farklıydı ama acısı daha azı değildi.

💬

Şehre karanlık çökene dek yatakta uzanıp terasa düşen yağmur damlalarını izledim. Bir ara Rowena odaya gelmiş, sessizce beni izledikten sonra odadan çıkmıştı. Sarayda büyük bir gürültü vardı, diğer soyların da sarayımızda olması normaldeki o sessizliği yok etmişti. Başım çatlayacakmış gibi ağrırken sarsak hareketlerle doğrulup yataktan kalktım. Dilediğimce bu odada kalamayacağımı, beni rahat bırakmayacaklarını biliyordum. Bencil olmak istiyordum ama yapamıyordum. Göz ardı edemeyeceğim kadar büyük bir felaketle karşı karşıyayken yas tutmam gerekiyor diyerek kendimi odaya kapatamazdım. Kimsenin izin vermemesinin yanı sıra kendi zihnim de buna bir noktada engel olurdu.

💬

Sıcak bir duş alıp temizlendikten sonra kıyafetlerimi giymek için dolaba yaklaştım. Quincy’nin kıyafetlerine bakmamaya çalışırken titremeye başlayan dudaklarımı birbirine bastırdım. Onun ardında bıraktığı savaşa ilk anda yenilmiştim ve başka savaşlar verirken de peşimi bırakmayacaktı. Siyah pantolonun üzerine yine siyah, önü kısa, arkası dizlerime uzanan bir ceket kıydım. Ceketin gümüş düğmelerini kapatırken aynadan gözlerimi izliyordum. Mavi gözlerim cansız bakıyordu, beyazına kan oturmuştu. Ceketin vatkalı omuzlarından sarkan gümüş zincirleri düzelttim, ardından tarağı elime alıp kabaran saçlarımı taradım.

💬

Başımın tepesinde topuz yaptığım saçlarıma ne taç ne de bir saç aksesuarı taktım. Yanaklarımın iki yanına düşmüş saç tutamları bile cansız görünüyordu. Ağrıyan ensemi ovarken zorunlu bir şekilde yavaş adımlarla odadan çıktım. Ben yokken toplantı yapılmış mıydı, ne konuşulmuştu bilmiyordum, öğrenmem gerekiyordu. Babamın planlarında şehirleri gezecek grupta benim de olduğuma emindim. Bu sayede belki saraydan bir süreliğine de olsa uzak kalmak benim için iyi olacaktı. Ne Bethany ve Kael’i görecektim ne de Quincy’nin anılarıyla savaşacaktım. Anılar elbette her an benimle olacaktı ama başka bir işe odaklanmışken geri çekileceklerdi.

💬

Merdivenlerin sonunda duran Edwin beni görünce, “Salondalar,” dedi sadece. Onun bana attığı üzgün bakışlardan kaçmak için başımı sallamak dışında bir şey yapmayıp yanından geçtim.

💬

Ağlama isteği dışındaki tüm tepkilerim çekilmiş gibi hissediyordum.

💬

Salona girdiğimde içerideki o uğultu bir anlığına kesildi, bakışlar bana döndü. Hiçbir bakışa karşılık vermeden babamın oturduğu köşeye ilerledim. Başköşede oturuyordu, çaprazındaki sandalye boştu. Ben o sandalyeye oturana kadar da bakışlar üzerimden çekilmedi. Ellerimi kucağımda birleştirip gözlerimi babama çevirdiğimde göz göze geldik. Bana bakarken başını hafifçe sallayıp bakışlarını masadaki diğer yüzlere çevirdi. O an ondan sanki masaya gelmesem de sorun etmeyecekmiş gibi bir enerji almak garip hissettirdi.

💬

“Dediğim gibi, bizden Morwenna da katılacak,” demesi beni şaşırtmadı. Zaten ismimin söyleneceğinden emindim. “Morwenna’yla birlikte Callum da katılacak. Sizler de seçin ve araştırmaya başlasınlar.”

💬

“Bu bebek konusundan emin misiniz?” diye soran Tanrıça Jasmine’di. “Çünkü yanlış bir varsayımsa bize vakit kaybettirirsiniz.”

💬

Babam konuşmadan önce, “Sizler bir ipucu bulabildiniz mi?” diye sorarak araya girdim. Sesim pürüzlü çıkınca hafifçe öksürdüm. Kimseden bir yanıt gelmedi. “Demek ki bulamamışsınız. Elimizde bir şey var en azından, peşinden gitmek yerine durup başka bir şey bulmayı mı bekleyeceğiz?”

💬

“Duracak değiliz,” dedi babam bana destek olarak. “Onlar şehirleri dolaşırken biz de arka planda araştırmalarımıza devam edeceği. Hepimiz bir anda bu konuya odaklanırsak şehri de insanları da olası bir sorundan koruyamayız.”

💬

Lior annesine kısa bir bakış atıp, “Bizden Josh ve ben katılacağız,” dedi, ardından babama baktı.

💬

Sessizlik uzun sürmedi, diğer soy öncüleri de kendi soylarından katılacak tanrı ve tanrıçaları açıkladı. Her soydan iki tanrı seçildiğinde toplam on iki kişilik bir grup kurulmuş oldu. Devamında konuşulanlara dikkat kesilmedim. Nasılsa ilk bizim şehrimize girecektik, sonrasında onlara ayak uydururdum. Kaşlarımın ortasını parmaklarımla ezerken gözlerimi yumdum. Bethany ve Kael burada değildi. Ya henüz gelmemişlerdi ya da burada olmak istemediklerinden odalarına kapanmışlardı. Onları görmeden saraydan çıkmak, bir nevi kaçmak istiyordum.

💬

“O halde biz gidelim, onlar da yola çıksın,” diyen Tanrı Enzo’nun sesini duyduğumda gözlerimi açtım. Herkesin hiçbir şey olmamış gibi devam edişinin öfkesini içimde yaşamaya çalışıyordum.

💬

Babam ayağa kalktı. “Yağmur durmasa da yavaşladı. İşleri bitene kadar kalkanı kaldıracağım,” deyince kısık gözlerle ona baktım. Baş ağrım gözlerime doğru yayılıyordu. “Aksi halde içerideyken enerjileri emilir.”

💬

Soy öncüleri bir köşede konuşmaya devam ederken herkes dağılmaya başlamıştı. Lior ve annesi Arianwen’in da girişte konuştuklarını görmüştüm. Annesi hem gergin hem de üzgün görünüyordu. Lance’le ilgili durumu ona söylemiş miydi? Oğlunu bile isteye öldürmek onun için zor olacaktı. Ben isteyerek olmasa da birini öldürmüştüm ve bunun acısı bile bana bir ömür yeterdi. Onlar da yakında aynı şeyi yaşamak zorunda kalacaklardı. Lance’in tekrar geri döndüğünü düşünecek olursak ikinci kez yaşayacaklardı.

💬

Her zamanki gibi topuz yapmak yerine açık bıraktığı saçlarını kulağının arkasına sıkıştıran Callum yanıma geldi. Uzun boylu ve güçlü bir adamdı. Buz mavisi gözleri yüzüme indiğinde bakışlarımı ona çevirdim. Normalde donuk bakan gözlerinde bana karşı bir acıma gördüm. Bu aşağılar gibi değildi, benim için üzgün olduğunu görebiliyordum. “Şehirden ayrılmadan önce yanına eşya alacak mısın?” diye sordu.

💬

“Hiçbir şey taşımak istemiyorum,” diye mırıldandım. “Üzerimi değiştirmek istersem gittiğim şehirlerde elbet birkaç parça bulurum.”

💬

“İyi görünmüyorsun. Neden katılmakta ısrar ediyorsun? Bizler de halledebiliriz.”

💬

“Uzaklaşmam gerekiyor,” dedim sadece. Bunu sorgulamadı, aksine neden uzaklaşmak istediğimi anlıyor gibi bakıp başını salladı. “Bethany ve Kael, onlar saraydalar mı?”

💬

Bakışları salondan çıkan tanrıları takip ederken, “Hayır, onlar bizimle saraya dönmedi,” diye yanıtladı sorumu. “Onları burada tutmak zor olacak.”

💬

“Neden öyle söyledin?”

💬

Bir süre sessiz kaldı, sonra gözleri yüzüme indi. “Her ne kadar kendi sarayları olsa da artık eskisi gibi olamazlar. Herkes senin bir suçunun olmadığının farkında ama inanmak isteseler, hatta gözleriyle görmüş olsalar da bu onlar için olan gerçeği değiştirmeyecek.” Gerçekleri direkt yüzüme söylemesi sertçe yutkunmama neden oldu. “Üzgünüm arkadaşım fakat ben artık sizin aynı çatı altında yaşayabileceğinizi sanmıyorum.”

💬

Başımı önüme eğip, “Hayatlarını mahvettim,” diye fısıldadığımda Callum elini omzuma koydu ve yavaşça sıktı.

💬

“Elinde olsaydı onun yerinde olurdun, biliyorum,” dedi yatıştırıcı bir sesle. “Değiştiremeyeceğimiz şeyler vardır. Yasını tut, tutma demiyorum ama kendini suçlaman hiçbir şeyi değiştirmez. Aksine sen de solup gidersin.”

💬

Derin bir nefes aldığımda omuzlarım hareketlendi. Salonda sadece seçilen tanrılar ve babam kalmıştı. Menta ritüeline katılan tanrıların seçilmesi gözümden kaçmamıştı. Hana, Peter, Icy ve Samuel bu durumu yadırgamamışlardı çünkü seçilmeyi isteyen kendileriydi. Babamın konuşma yapacağını hissedince fark ettirmeden Callum’a yaslandım çünkü gücüm çekiliyormuş gibi hissettim. Callum bunu tuhaf karşılamadı, aksine bana anlayışla baktı.

💬

Babam ellerini önünde birleştirirken omuzlarını geriye attı. “Şehrin girişinde sizi şifacılarımızdan biri bekliyor olacak,” diye söze girdi. “Tılsımların kaybolduğu günden bugüne dört bebek doğmuş. Sizleri o bebeklerin yaşadığı evlere götürecek.”

💬

Callum pürdikkat babama bakarken, “Tam olarak ne yapmamız gerekiyor?” diye sordu.

💬

Babamın bakışları birkaç saniye yüzümde oyalandı, ardından Callum’a bakıp, “Dokunmanız yeterli,” dedi. “Tılsımlar bir bebeğe dönüşmüşse elbet dokunan soya tepki verecektir.”

💬

“Atladığınız bir konu var,” dedi Lior ellerini arkasında birleştirirken. “Diyelim ki her şey doğru, tılsımlar bebeğe dönüştü ve biz, bizlere ait tılsımı bulduk. Bebekleri ailelerinden nasıl alacağız? Alın sizin olsun mu diyecekler?”

💬

İlk defa mantıklı konuştuğunu düşündüğümden neredeyse şaşkınlık belirtisi gösterecektim.

💬

Babam kaşlarını çatarak, “Bebekleri bırakamayız,” derken sesi sert çıktı. “Mecburen ailelerini de saraylara almamız gerekecek.”

💬

Son cümlesi herkesin şaşkınlıkla mırıldanmasına neden oldu. Tanrıça Hana, “İnsanları saraylarımıza mı alacağız?” diye sordu.

💬

“Şu an için başka çaremiz yok,” diyen babam kendinden emin görünse de tereddütlerinin olduğunu hissedebiliyordum. “Öncesinde bebek üzerinde de araştırmalar yapmamız gerekiyor. Sonuçta o bebek normal bir insan gibi büyüyecek mi, yaşlanacak mı yoksa aynı şekilde mi kalacak bilmiyoruz.”

💬

“Bu iş saçma bir yere gidiyor,” diye homurdanan Lior’u duysam da ona bakmadım. Varlığı beni fazlasıyla rahatsız ediyordu. Bu serüven muhtemelen birkaç gün sürecekti ve onu görmezlikten gelmeyi, söylediklerini duymamayı aklıma not etmeliydim.

💬

Babam elini öne uzatıp, “Çıkabilirsiniz,” dedi imalı bir tavırla. “Burada işiniz bitince konuştuğumuz gibi Basilisklerin şehrine gideceksiniz.”

💬

Lior gözlerini devirip arkasını dönerek kapıya ilerlediğinde kuzeni Josh da onu takip etti. Herkes bir bir salonu terk ederken Callum ve ben de onları takip ettik. Saraydan çıkmadan önce kapıda bekleyen Lumi beni durdurup elindeki cam şişeyi uzattı. Cam şişeye anlamsız gözlerle bakıp, “Bu nedir?” diye sorduğumda, “İç bunu, yolculuğun için gerekli, enerjini tazeleyecek,” yanıtını verdi. Hiçbir şey söylemeden şişeyi alıp arkadaşıma sıkıca sarıldım. Bu saray belki de benden, Bethany’den ve Kael’den sonra en çok ona boğucu gelecekti.

💬

Saraydan çıkıp mermer yolda ilerlerken şişenin tıpasını açtım. Şişe büyük değildi, içindeki sıvıyı üç yudumda bitirmiştim. Boş şişeyi kenara bırakıp doğruldum ve adımlarımı hızlandırıp Callum’ın yanına gittim. Diğerleri kıyıya bizden önce varsalar da durup bizi beklediler. Sonuçta bize ait bir şehre girecektik ve onların değil, bizim önden yürümemiz, insanlara kendimizi göstermemiz ve güvende olduklarını anlamalarını sağlamamız gerekiyordu.

💬

Şehre yaklaştığımızda koruma kalkanının kaldırılmış olduğunu fark ettim ve babamın dediği gibi şifacılarımızdan biri olan Stella bizi şehre uzanan yolun başında bekliyordu. Beni gördüğünde başını hafifçe eğip selamladı, ardından dudaklarında buruk bir tebessüm belirdi. Ateş gibi kırmızı renkteki gözlerine dikkatli bakamadım, bir kişinin daha gözlerinde acıma duygusuna rastlamak istemiyordum. Şu an her şeyi bir kenara itip odaklanmam gerekiyordu. Bu şehirde işimiz bittiğinde ve bir sonraki şehre doğru yola çıktığımızda tekrar yarattığım boşluğun içine düşebilirdim.

💬

“Yolu göster,” dediğimde Stella başını sallayıp önden yürümeye başladı.

💬

Önemli olan kendi soyuma ait tılsımı bulmaktı. Bulduğum takdirde onlardan ayrılır, evime dönerdim. Kalan şehirleri kendileri gezip tılsımlarını bulabilirlerdi, benim onların tılsımlarını da arama gibi bir zorunluluğum yoktu. Ki onların da bulmadan bırakma lüksü yoktu, yok olan kendi soyları olurdu. Kollarımı göğsümde bağlayıp meşalelerle aydınlatılmış sokaklara baktım. Bazı evlerin çatıları uçmuştu, bazılarının ise pencereleri kırıktı. Köklerinden sökülüp yola devrilen ağaçlar vardı. Şehrin son durumunu görmek bile beni üzmeye yetmişti. İnsanları gördüğümde kim bilir nasıl bir üzüntü hissederdim.

💬

Stella bizi ara sokaklardan birine soktu. Meşale ışıkları gölgelerimizi evlerin duvarlarına yansıtıyordu ve grup kalabalık olduğu için tehlikeli bir hissiyat yaratıyordu. Bir evin kapısında duran adam elindeki çöp torbasını kenara bırakırken bize baktı, ardından hızla evine girip kapısını kapattı. Bu hareketinin kalbimi kırmadığını söyleyemezdim. Onların bizlerden korkması en son isteyeceğim şeydi. Kendimi başka soydan tanrıların da olduğunu gördüğünden tedirgin olduğunu düşünerek avutuyordum.

💬

“Burası efendim,” dedi Stella. Eliyle işaret ettiği eve baktım. Tek katlı evin bir camı kırmıştı, içeriden bez parçalarıyla kapatmaya çalışmalardı.

💬

Evin kapısına yaklaştığım sırada içeriden gelen bebek ağlama sesini duydum. Ayrıca evin içinde bir hareketlilik de olmuştu. Geleceğimiz önceden haber verilmiş olmalıydı ve aile ne olduğunu anlamadığından huzursuz olmuş olabilirdi. Elimi kaldırıp kapıyı iki kez tıklattım. Callum yanıma geldiğinde Stella birkaç adım geri çekildi. Kapının açılması uzun sürmemişti. Ahşap kapı açıldığında karşımızda otuzlarının başında, genç bir adam belirdi. Adamın bakışlarındaki korkuyu görünce çenem kasıldı.

💬

“Ben Tanrıça Morwenna,” diyerek kendimi tanıttığımda adam sanki bunu biliyormuş gibi hızla başını salladı. “Rahatsızlık verdiğimiz için üzgünüz. İçeri girebilir miyiz?”

💬

“Tabii tabii,” dedi adam kenara çekilip bize yolu açarken. “Buyurun lütfen.”

💬

İçeri girmek yerine kenara çekilip diğerlerinin girmesini bekledim. Herkes tek tek içeri girdiğinde kapının eşiğinden geçtim, elimi adamın omzuna koyup, “Korkma, ailen güvende,” diye mırıldandım samimiyetle. “Biliyorsun ki şehrimizde bazı sorunlar var. Yenidoğanları kontrol etmemiz gerekiyor fakat sakın ona zarar vereceğimizi düşünme.”

💬

Adam, “Size inanıyorum,” dese de gözlerindeki tereddüdü gizleyemiyordu.

💬

Gülümseyerek elimi geri çekip içeri girdim. Küçük holde dört kapı vardı. Sağ tarafımızdaki kapının mutfağa açıldığını gördüm, soldaki kapı ise küçük salonlarına açılıyordu. Bütün tanrılar içeri doluştuğu için salon iyice küçülmüştü. İçeri girince bir kadının kucağındaki bebekle koltuğun köşesinde oturduğunu, korkulu gözlerle karşısındaki tanrılara baktığını gördüm. Kapıdaki hareketlilik dikkatini çekmiş olmalı ki bakışları bana döndü.

💬

Gülümseyerek, “Merhaba,” dedim kadına. Koltuğa yaklaşırken bakışlarım kadının kucağındaki bebeğe kaydı. Diğerlerinin aksine ben koltuğa oturup kadına doğru döndüğümde onun da dikkati bende yoğunlaşmıştı. “İznin olursa bebeğini kucağıma alabilir miyim?”

💬

Kadın korkuyla bir bebeğine bir eşine bakarken, “Korkmayın, sadece sağlıklı mı diye kontrol edeceğiz,” dedi Callum.

💬

Kadın son kez eşine baktıktan sonra bebeğini bana doğru uzattığında gülümsememi silmeden bebeği kollarından aldım. Bebeğin gözleri açıktı, muhtemelen yüzünün kızarık olması biz içeri girene kadar ağlamasındandı. İşaret parmağımın ucunu yanağına sürterken kısık bakan gözlerine dikkat kesildim. Ondan herhangi bir tuhaf enerji almamıştım, bize ait bir enerji kırıntısı taşımıyordu. Bu yüzden ayağa kalkıp bebeği Tanrıça Hana’ya uzattım ve geri çekildim. Diğerleri de benim gibi bebeğin yüzüne dokundu, bir süre beklediler. Bebeği son kucağına alan Peter’dı, hepimizin gözleri ondaydı.

💬

Peter başını iki yana sallayıp bebeği bana uzattığında dudaklarımı birbirine bastırıp bebeği kucağıma aldım. Bir bebek elenmişti, geriye üç bebek kalmıştı. Bebeği annesinin kucağına bırakırken, “Uzun, güzel bir ömrü olsun,” diye fısıldadım. Kadın gülümseyerek başını sallarken rahatlamış görünüyordu. “Hepinizin öyle olması için elimizden geleni yapacağız.”

💬

Kadın da adam da aynı anda, “Minnettarız,” deyince geri çekildi, diğerlerine kısaca bakıp salondan çıktım. Tek tek girdiğimiz evden yine tek tek ayrıldık.

💬

Evden uzaklaştığımız sırada, “Bir diğer bebeğin kaldığı ev iki sokak aşağıda,” dedi Stella. “Az önceki bebek daha iki günlük fakat şimdi ziyaret edeceğimiz bebek tılsımların kaybolduğu günün gecesinde doğdu.”

💬

Boynumu esnetirken, “Şansımız daha yüksek yani?” diye sordum.

💬

Lior’un birkaç metre arkadan yürürken, “Zaman kaybı,” diye söylendiğini duydum.

💬

“Bildiğin başka yol varsa seni tutmayalım,” dedim omzumun üzerinden ona ters ters bakarak. “Zorla getirmedik.”

💬

Tek kaşını kaldırıp, “Getirebilirmişsin gibi,” demesi gözlerimi devirmeme neden oldu. “Senin hatalarının bedelini ödüyoruz.”

💬

“Daha yolculuğun başındayız, tartışmaya şimdiden başladınız,” diyen Hana’ydı. “Lütfen bunu sonraya saklayın.”

💬

İkimiz de aynı anda, “Onunla tartışmıyorum,” deyince Hana gözlerini yukarı kaldırarak burnundan sert bir nefes verdi.

💬

Bir diğer eve giderken sessizliğe gömüldüm. Diğerleri de sessiz olduğu için en arkadaki ikilinin Lance hakkında konuştuklarını duyabiliyordum. Josh kuzenine ne yapmayı düşündüğünü soruyordum. Lior ise onu geçiştirecek cümleler kuruyordu. Kendi yaşadığım acıyı düşündüm. En yakın arkadaşımı kaybetmenin göğsümde yarattığı tahribatı önüme aldığımda Lior’un ve ailesinin ne denli büyük bir acıyla cebelleştiğini tahmin edebiliyordum. Yapılanlar ortadaydı, bu yüzden onlar için üzüldüğüm söylenemezdi. Buna rağmen anlayışlı bile yaklaştığımı düşünüyordum.

💬

Benim hatalarımın bedelini ödediklerini söylerken kendi hatalarını kabullenemeyecek kadar küstahlardı.

💬

İkinci eve girdiğimizde bizi bu kez daha kalabalık bir aile karşıladı. Bebeği ilk kontrol eden yine ben oldum. Başta doğduğu günden dolayı ümitli olsam da bebek kucağımdayken bir şey hissedememek ümidimi kaybettirmişti. En azından soylar için bir gelişme olabilir diye düşünürken de aslında bu bebeğin de diğer bebek gibi normal olduğunu, tılsımlardan iz taşımadığını gördük. Evden çıkarken tanrılar arasındaki homurtular arttı. Bu duruma inananlar kadar inanmayanlar da vardı ve elimiz boş dönüyor oluşumuz onların olumsuz düşüncelerini güçlendiriyordu.

💬

Diğer iki ev şehrin diğer ucunda olduğundan yolumuz biraz uzun sürdü. Üçüncü bebek bizim kucağımızda bir tepki vermese de Lior’un kucağındayken kıpırdanıp durmuştu. Lior da garip bir hisse kapılmıştı fakat bebeğin aniden üzerine kusması herkesin donup kalmasına neden olmuştu. O evden de elimiz boş çıksak da tüm tanrıların yüzünde saklamaya çalıştığı bir gülüş vardı. Lior ise küfrederek ona verilen ıslatılmış bezle üzerini temizlemeye çalışıyordu. O bebeğe bir ara teşekkür etmeliydim.

💬

Son evden de hiçbir şey elde edemeden çıkınca homurdanmalar söylenmelere dönüştü. Callum önümüzden ilerleyen tanrılara bakarken, “Bizim şehrimizden çıkmadı,” dedi kısık bir sesle. “Elbette her şehirden bir tılsım çıkmasını bekleyemeyiz ama bir sonraki şehirde de elimize bir şey geçmezse onları bir arada tutmak zor olacak.”

💬

Omuz silkip, “Kendileri bilir,” dediğimde Callum bana şaşkınla baktı. “Ben bize ait tılsımı bulana kadar yoluma devam ederim. Geri çekilirlerse o zaman vakit kaybetmenin ne olduğunu anlarlar.”

💬

“Bu kadar eminsin yani tılsımların bebeklere dönüştüğünden?” diye sorunca başımı kaldırıp arkadaşıma baktım.

💬

“Evet, eminim ve onu bulacağım.”

💬

Göl kenarında ilerlerken gözlerimi mermer yolun kıyıya bağlandığı kısma diktim. Orada bekleyen atlara ve atların yanındaki tanrılarla konuşan babama baktım. Muhtemelen atları bizim için hazırlamışlardı. Basilisk şehrine doğru yola çıkacaktık. Orada kaç yenidoğan olduğunu bilmiyordum, gittiğimizde bizi bilgilendireceklerdi. Babam tüm soylara şehirlerindeki bebeklerin tespitlerini yapmalarını söylemişti çünkü bir de bunu aramakla uğraşırsak günler değil, haftalar sürerdi.

💬

Babam yüz ifadelerimizden durumu anlamış olacak ki, “Atlarla gidin, Basilisk uzak olmadığı için yolunuz uzun sürmez,” dedi. Bebekler hakkında bir şey sormadı.

💬

“Vardığımızda saat insanlar için epey geç olacaktır,” dedi Lior atlardan birini incelerken. “İnsanlarımızı geç bir vakitte giderek huzursuz edemem. Saraya gider, sabah erken saatlerde yola koyuluruz.”

💬

Ben tam itiraz edecekken, “Tamam,” diyen babamla bakışlarım hızla ona çevrildi. Bu önemli bir konuydu, üstelik her evin kapısını da çalacak değildik, bir kereliğine göz ardı edemiyorlar mıydı? “Bizim şehrimizden çıkmanız uzun sürdü, daha hızlı hareket etmelisiniz. O yüzden sarayda bekleme süreniz de az olsun, güneş doğar doğmaz saraydan çıkın.”

💬

Lior yüzündeki alaycı ifadeyle kahverengi atın üzerine atlayıp, “Emredersiniz, Tanrı Cyril,” deyince babamın mavi gözleri onun yüzüne saplandı fakat Lior bunu umursamadı, kuzenine arkasına binmesi için bir işarette bulundu.

💬

Herkes çift halinde atlara bindi. Benim atımı getirmedikleri için mutluydum, son iki gündür çok fazla yorulmuştu, dinlenmesini istiyordum. Callum atın sırtına atladıktan sonra elini bana uzattı, ben de elini tutup arkasına atladım. At hafifçe sağa sola hareket ederken babam başını kaldırıp bana baktı, diğerleri yavaşça ilerlemeye başlamıştı. “Bir süreliğine duygularını kapatmayı dene,” diyen babamın gözlerinin içine baktım. “Bağ kurabilmen için odaklanman gerekiyor. Tılsımı bulduğunda yas tutabilmen için zamanın olacak.”

💬

Kollarımı Callum’ın beline sararken bakışlarımı babamın yüzünden ayırdım. “Sanki tılsımları bulduğumuzda her şeyin düzeleceği kesinmiş gibi.” Derin bir nefes alıp verdim. “Gidelim, Callum.”

💬

Callum babama baktığında babam başını salladı. Diğerleri çok uzaklaşmadığından onlara yetişmemiz zor olmadı ama şehrin sınırlarından çıktığımız anda tüm atlar hızlanmıştı. Gecenin karanlığında, çiseleyen yağmurun altında hızla ilerliyorduk. Kollarım Callum’ın belindeyken başımı geriye doğru atıp gözlerimi yumdum. Dün hiç yaşanmamış olsaydı eminim ki şu an önümde oturan Quincy olurdu. Yine bana her şeyin düzeleceğinden, eskisi gibi olacağından bahsederdi ve ben içten içe inanmıyor olsam da ona inanırdım.

💬

Onun için planladığım şeyler aklıma gelince dudaklarım büküldü, kapalı göz kapaklarıma yağmur damlaları düştü. Quincy ile olan evliliğimizi ailelerimize rağmen bitirecek, onun mutlu olacağı bir aile kurabilmesi için elimden geleni yapacaktım. Uzun ömrünü sevdiği bir eş, o eşinden olan çocuklarla geçirecek, çok mutlu olacaktı. Yanağıma doğru akan ılık gözyaşını hissettim. Daha bir adım atamamışken, onu bana bağlıyken kaybetmiştim. Olabilecek tüm güzel ihtimalleri onun elinden almam yetmiyormuş gibi onu öldürmüştüm.

💬

Quincy’yi öldüren bendim ve bu benim ölmem için yeterli bir sebepti.

💬

Bir anlığına bedenimin hakimiyetini kaybettim ve Callum’ın karnında birleştirdiğim ellerim birbirinden ayrıldı. Üst gövdem arkaya meylederken gözlerimi açmadım. At hızla koşmaya devam etti, bedenim tamamen arkaya eğildi. Gözlerimi açmadan bekledim. Savrulmayı, düşmeyi, düştüğüm yerde kalmayı ve mümkünse bir yıldırımın tam göğsümün ortasına çarparak tanrısal enerjimi sömürüp beni hiçliğe sürüklemesini bekledim.

💬

Beklediğim olmadı.

💬

Birinin elini sırtımda hissettim. Sonra o elin sahibi beni öne doğru iterken, “Şimdi değil,” dedi ve gözlerimi açtım. Bedenim eski konumuna döndüğünde başımı çevirdim, Lior’la göz göze geldim. “Öleceksin ama bu gece değil. Kardeşime yaptıklarının bedelini ödemeden değil.”

💬

Sonra dizginleri sertçe sallayarak atını hızlandırıp rüzgâr gibi yanımızdan geçti. Arkasından öylece bakarken tek elimi Callum’ın karnına bastırdım. Zayıf bir anımda ona yakalanmış olmak beni öfkelendirdi ve öfke, zihnimdeki bulanıklığın yok olmasını, kendime gelmemi sağladı. Öleceksem bile bu onun elinden olmayacaktı. Bir kez bu fırsatı yakalamış olsa da buna bile isteye göz yuman da ben olmuştum. Sonuçları bu denli ağır olmuşken ikincisine izin vermezdim.

💬

Kollarım yeniden Callum’ın beline sarıldığında zihnim beni en son gördüğüm görünün içine çekti. Göğsü delik bir adam görmüştüm. Gözlerimi sıkıca yumdum. Cerberus Çemberi’mdeki bıçakların Quincy’nin göğsünü nasıl deldiğini hatırladım. Gördüğüm şeyin bu kadar hızlı gerçekleşmiş olması çok korkutucuydu. Peki ya diğer gördüklerim? Onlar da yeterince korkunçlardı ve henüz yaşanmamışlardı. Neler gördüğümü hatırlamaya çalıştım, belki benzer durumlarla karşılaşırsam tedbirli davranabilirdim. Fakat biliyordum ki görülerimin sonuçlarını değiştirmek imkânsızdı. Öyle olsaydı Lior’un beni öldürmesine göz yummazdım.

💬

Dağın tepesindeki saraya ulaşabilmek için dağ yoluna girdik. Yol dar ve taşlı olduğundan atları yavaşlatmışlardı. Başımı kaldırıp dağla bütünleşmiş gibi görünen saraya baktım, olduğumuz noktadan sarayın tümünü göremiyordum fakat uzun ve sivri kuleleri her noktadan görünebilirdi. Sarayları o kadar kasvetliydi ki normal şartlarda burada yaşayabileceğimi sanmıyordum, ne zaman bu sarayı görsem aklıma gelen düşünce buydu. Demir kapıya ulaşmamız atların yavaşlığından dolayı uzun sürdü. Kapıya bakarken buraya en son geldiğim günü düşündüm. Lance için gelmiştik.

💬

Lior attan inmeden kapıyı açmalarını beklerken, “Atları içeri alalım,” dedi kimseye bakmadan. Koşarak gelen iki Basilisk tanrısı demir kapıyı açtığında tek tek kapıdan geçerek bahçeye ilerledik.

💬

Bahçenin ortasında atlardan indiğimizde Lior, kendi soyundan olan tanrılara atları götürmeleri için işarette bulundu, ardından kuzeni Josh ile birlikte saraya açılan kapıya doğru ilerlediler. Bir yanımda Callum yürürken diğer yanıma gelen Hana, “Daha renkli bir sarayda yaşayamazlar mıydı?” diye sorarken sesini kısık tutmuştu. Başını kaldırıp sarayın sivri kulelerinden aşağı doğru kafasını eğmiş gibi duran Basilisk heykeline baktı. “Ürkütücü.”

💬

“İçerisi de öyle,” diye mırıldandığım sırada sarayın kapısından içeri girdik.

💬

Lior taş zeminde birkaç adım attıktan sonra avluda toplanan, kendi soyuna mensup tanrılara baktı. Merdivenlerin başında duran esmer tanrıya bakarak, “Misafirlerime kalabilecekleri odaları gösterin,” dedi, ardından bakışları benim yüzümü bulunca kaşlarımı çattım. “Tanrıça Morwenna’ya kalacağı odayı ben gösteririm.” Cümlesi derin bir sessizliğe neden olunca ellerini birbirine vurup, “Hadi,” dedi sessini yükselterek.

💬

Callum bakışlarını Lior’dan ayırmadan, “Benimle kalabilirsin,” dedi bana.

💬

“Gidip dinlen, bana bir şey yapacak değil,” dedim kısık sesle. İnatla gözlerimi Lior’dan ayırmasam da arkadaşımın ısrarcı bakışlarının yüzüme çevrildiğinin farkındaydım. “Git, Callum.”

💬

İstemeye istemeye geri çekildi ve diğer tanrılarla birlikte taş merdivenleri tırmanmaya başladı. Onlar gözden kaybolduğunda avludaki Basilisk tanrıları da ilgilerini üzerimizden çekmişti. Lior’un dudağının kenarı yukarı kıvrıldı, elini sağdaki koridora doğru uzattı. “Önden buyurun.”

💬

Bir iş peşinde olduğunun elbette farkındaydım ama bir şey yapamayacağını da biliyordum çünkü kabul etmese de bana ihtiyacı vardı. Hepsinin vardı. En çok da onları zorlayan buydu. Aksi halde sadece o değil, tüm Basilisk soyu bıçaklarını bana uzatırdı. Omuzlarımı dikleştirerek bakışlarımı yüzünden ayırıp koridora girdim. Meşalelerin aydınlattığı koridorda ilerlerken tetikteydim, her ihtimale karşı parmaklarımı başımın üzerinde gezdiriyordum. Saçlarıma dokunuyor olmamın onu güldürmesi daha çok gerilmeme neden oldu. Şu sıralar beni kışkırtması onun için hiç iyi olmazdı.

💬

Ben koridorun sonuna doğru ilerlerken adım seslerinin kesildiğini duyunca yavaşladım. “Burası,” deyince omzumun üzerinden ona baktım. Eliyle sağdaki demir kapıyı işaret ettiğini görünce kapıya baktım. “Umarım rahat edersin.”

💬

“Çok düşüncelisin,” dedim alaycı bir tavırla. Gösterdiği kapıya yaklaştığım esnada geriye adımladı. “Kapımı kilitleyeyim de biri gelip boynuma bıçak dayamasın.”

💬

Başını omzuna doğru eğip bir süre yüzümü izledi. Bana bakarken yüzünde oluşan o tiksinti kaşlarımı çatmama neden oldu. “Şu an ölmeni isteseydim ölü olurdun,” dedikten sonra duruşunu düzeltti ve ardından başka bir şey söylemeden sırtını dönerek uzaklaşmaya başladı.

💬

“Kendi elinde sanıyor,” diye söylenirken demir kapıyı itip içeri girdim.

💬

İçeride beni karşılayan tek şey karanlık oldu. Hiçbir şey göremeyince duvara asılı duran meşalelerden birini alıp odaya döndüm. Ateşin yaydığı için içeriyi aydınlattığında dişlerimi sıkarak kırık pencereye baktım. Buraya oda bile denemezdi. Nemli taş duvarlara baktım. İçeride sadece metal, küçük bir yataktan başka bir şey yoktu. Kırık camdan içeri yağmur damlaları sıçrıyordu. Beni aşağılamaya mı çalışıyordu? Bundan fazlasını yapması gerekirdi, ki ben bu tür küçük hamlelere yalnızca gülerdim.

💬

Tam kapıyı kapatacakken duyduğum ses beni duraksattı. İnlemeye benzer bir sesti. Sanki biri acı içinde iniltiler çıkarıyordu ve bu ses koridora sızıyordu. Başımı koridora doğru uzattığımda kimseyi göremedim ama sesler arttı, kısa bir süre sonra iniltiler acı haykırışlara, bağırışlara dönüştü. Bu seslere kelimelerde eklendiğinde tanıdık ses beni olduğum yere çivilemişti. Lance. Lance açı içinde bağırıyor, boğuk iniltiler çıkarıyordu. Tenimin buz kestiğini hissettim. Beni buraya getirmesindeki asıl amaç bu muydu?

💬

Vicdan azabı çekmemi mi istiyordu?

💬

Meşalenin sapını daha sıkı tutup koridora çıktım. Geldiğimiz istikamette ilerlerken gözlerim diğer kapılardaydı. Bir kapı aniden yumruklanmaya başlanınca hazırlıksız yakalandığımdan olduğum yerde sıçradım. İrileşen gözlerim solumda kalan kapıya çevrildi. Burada mıydı?

💬

“Anne!” diye bağırdı Lance. “Anne, kapıyı aç!”

💬

Bu kez meşaleyi tutan elim titredi.

💬

“Özür dilerim, yanlışlıkla oldu, Fiona’yı öldürmek istememiştim!” diye bağırdığında afalladım. “Benim, Lance, çıkar beni!”

💬

Birini mi öldürmüştü? Konuşmayı kesse de bağırmaya, acıyla inlemeye devam etti. Elimdeki meşaleyi hızla aldığım yere bırakıp avluya doğru yürümeye başladım. Kardeşini görmesem de bir şekilde duyacağımı biliyordu. Amaçladığı neydi? Duymam neyi değiştirecekti? Yumruklarımı sıkarak kimseye bakmadan avludan geçtim ve sarayın kapısına ilerledim. Burada kalmayacaktım. Gerekirse saatlerce dışarıda bekleyebilirdim ama onun istediği şekilde orada durup kardeşini dinlemeyecektim.

💬

En son Lance’i gördüğümde ayakta duracak hali yoktu. Nasıl olmuştu da kendine gelip birini öldürebilmişti? Sanırım artık zihnini de kontrol edemiyordu. Bahçede ilerlerken etrafıma bakındım, kendime oturabileceğim bir yer aradım. Birkaç gözün üstüme çevrildiğini, hatta bana öfkeyle baktıklarını bilsem de onlara karşılık vermedim. Bahçenin sağ köşesinde kalan, üst balkonun altında kalan iki kayanın üstüne konmuş tahtayı gördüğümde adımlarımı o yöne çevirdim. Sanırım oturmak için kendilerince küçük bir alan yapmışlardı. En azından ıslanmadan orada bekleyebilirdim.

💬

Tahtanın ıslak olmamasına sevinerek oturdum, sırtımı sarayın taş duvarına yaslayıp kollarımı göğsümde bağladım. Puslu havadan dolayı dağın eteklerindeki şehir de tam görünmüyordu. Gözlerimi gökyüzüne çevirip yağan yağmuru izlerken derin bir nefes aldım. Hiç dinlendiremediğim gözlerim acıyordu, bu yüzden net bir görüşe sahip değildim. Sürekli zihnimi başka şeylerle oyalamaya çalışsam da yine kendimi aynı noktada, aynı şeyi düşünürken buluyordum. Hâlâ eve döndüğümde Quincy’yi beni sarayda bekliyorken bulacakmışım gibi geliyordu. Sanki orada beni bekliyor, benimle gelemediği için söylenip duruyor, her an ne durumda olduğumu düşünüyordu.

💬

Parmaklarımı ceketimin üzerinden sol göğsüme sürterken bakışlarım daha da yukarı çevrildi ve gökyüzüne uzanıyormuş gibi duran sivri kulelere baktım. Bunu daha çok gözlerimin dolmaması için yapmıştım. Başarısız olacağımı düşünürken bakışlarım başka bir noktaya çevrildi ve onunla göz göze geldim. Lior, sarayın yüksek katlarından birindeki balkonda durmuş, başını eğmiş bana bakıyordu. Kaşlarım anında çatılırken dişlerimi de istemsizce sıkmıştım. Kaçtığımı düşünüyor olmalıydı. Evet, kaçmıştım ama tek sebebi onun kardeşinin bağırışları değildi. Ben zaten o dört duvarın arasındayken kendi zihnimle baş başa kalacağım için boğulacak, kaçacak bir yer arayacaktım.

💬

Bakışlarını ilk uzaklaştıran ben oldum. Onun ise bakışlarının ağırlığı bir süre daha üzerimde kaldı. Tamamen duvara yaslanıp görüş açısından çıkmaya çalışsam da biliyordum ki o noktadan beni net bir şekilde görebilirdi. Başımı arkaya atıp duvara yasladım ve gözlerimi yumdum. Acıyan gözlerim, gözlerimi kapatmamla daha fazla sızladı. Uyumaya çalıştım, belki de en etkili çözüm yolu bu olacaktı. İlk başta başarısız olsam da yağmurun ve rüzgârın sesine toprağın kokusu da eklendiğinde zihnim durulmaya başladı. Oldukça rahatsız fakat bir nebze olsun dinlendirici olacak bir uykunun içine çekildim.

💬

Güneş bulutların arasından cılız bir ışık yaymaya başladığında yüzüme çarpan ışıkla gözlerimi araladım. Kısık gözlerle gökyüzüne bakarken artık yağmur yağmadığını fark ettim ama bulutlar her an yağabilirmiş gibi koyu görünüyordu. Boynumu yavaşça esnettiğim sırada yanımda oturan Callum’ı görünce korkuyla yerimden sıçradım. Başını duvara yaslamış bir şekilde gözlerini ileri dikmiş, sessizce yanımda oturuyordu. Ne zamandır buradaydı? Tutulan boynumu ovarken sesli bir nefes verdim. Beni gerçekten korkutmuştu.

💬

“Sen ne zaman uyandın ve yanıma geldin?” diye sordum yeni uyandığım için pürüzlü çıkan sesimle.

💬

“Uyumadım,” demesi kaşlarımı çatmama neden oldu. “Bu saraydayken nasıl uyuyabilirim? Ya da seni nasıl tek bırakabilirim? Pencereden bakarken dışarı çıktığını gördüm, geldiğimde de çoktan uyumuştun.”

💬

Saatlerdir burada mıydı? Şaşkınlığımı bir kenara itip, “Senin de dinlenmen gerekirdi,” diye mırıldandım, başka ne söyleyeceğimi bilemedim.

💬

Söylediğime bir karşılık vermedi, sırtını dikleştirdi. “Diğerlerinin de uyandığını duydum,” derken parmaklarındaki eklemleri çıtlattı. “Karnım acıktı ama burada bir lokma bile yemek istemiyorum. İşimizi halledip şu şehirden bir an önce ayrılalım da karnımı doyurayım.”

💬

“Sırada Kızıl Parsların şehri mi vardı?” diye sorarken ayağa kalktım, bedenimi esnetmem gerekiyordu.

💬

Ben bacaklarımı hareket ettirip esnetmeye çalışırken, “Evet,” dedi Callum. “En azından Parslar bizi öldürmeyi düşünmediğinden biraz dinlenme ve yemek yeme fırsatı buluruz.”

💬

“İşler o kadar karışık ve her an kızışmaya meyilli ki kim dost kalır kim düşman bilmiyorum,” dedim kısık bir sesle. Birilerinin sözlerimi yanlış anlamasını istemezdim. Basilisk soyu haricindekiler yani. Onların ne düşündüğü umurumda değildi.

💬

Hana ve Icy’nin saraydan çıktıklarını gördüğümde duruşumu düzeltip sırtımı dik bir konuma getirdim. Sohbet ediyorlardı, Hana konuşurken başını bizim olduğumuz tarafa çevirdi ve bizi görünce başını hafifçe sallayarak selamladı. Callum ile birlikte onların yanına ilerlediğimiz sırada Samuel ve Peter da sarayın kapısında belirdiler. Bahçenin ortasında durup diğerlerinin de gelmesini beklerken bakışlarım atlarımızı aradı. Çoktan atları hazırlamış olmaları gerekirdi ama hiçbir hareketlilik yoktu. Kırmızı kafalı tanrının ve boşboğaz kuzeninin hâlâ uyanmamış olma ihtimali kaşlarımı çatmama neden oldu.

💬

Saraydan çıkan Basilisk tanrılarına doğru dönüp, “Hey,” diye seslendiğimde konuşan ikilinin bakışları bana çevrildi. “Soy öncünüz nerede? Gidip çok kıymetli öncülerinizi beklediğimizi söyleyin. Akşama kadar onları bekleyemeyiz.”

💬

“Kibarlığını sarayında bıraktın herhalde,” diyen Lior’un sesini duyduğumda bakışlarımı kapıda beliren tanrıya çevirdim. Siyah pelerininin kırmızı taşlarla işlenmiş omuz kısmına dokunurken gözleri bendeydi. Taş merdivenleri inip bahçede yürümeye başladığında gözleri yanımdaki diğer tanrılara kaydı. “Sizin için yiyecek bir şeyler hazırlandı, yoldayken yiyebilirsiniz. Ya da yemezsiniz, keyfiniz bilir.”

💬

“Aman ne düşünceli,” diye mırıldanırken etrafıma bakındım. “Atlarımız nerede?”

💬

Soruma bir cevap vermeden yanımızdan geçerek demir kapıya ilerlediğinde arkasından dişlerimi sıkarak baktım. Bir an önce tılsımını bulmasını ve defolup gitmesini istiyordum. Daha kontrol etmemiş gereken dört şehir daha vardı ve son şehre varmamız belki de iki günümüze mal olacaktı. Ona iki gün daha katlanabileceğimi sanmıyordum. Herkes onu takip ederken ben de arkalarından ilerledim. Önden ilerlemesini garipsemiyordum, sonuçta şehir onun şehriydi. Ben de bizim şehrimizdeyken onlara rehber olmuştum. Yine de her hareketi, davranışı gözüme batıyordu.

💬

Herkes atlara bindiğinde tüm atların sırtında yük olduğunu gördüm. Bizimki hariç. Gözlerimi devirmeden edemedim. Bize yiyecek ve içecek vermesini zaten beklemiyordum. Ben olsaydım verir miydim? Hayır. Ama zaten bu tür şeylerle de ben ilgilenmiyordum. Babamın aklına gelmiş olsaydı kesin onları da es geçmezdi. Her ne olursa olsun soylar arasında sorun çıkaranın kendisi olmasına izin vermez, bir şey olacaksa da karşı taraftan atak beklerdi. Benim düşman olmaktan yana bir korkum yoktu.

💬

“Callum,” dedim yanağımı Callum’ın koluna bastırıp önden ilerleyen tanrılara bakarken. “Satir boynuzu soyu yok oldu fakat insanları hâlâ hayatta. Sence onların insanlarının arasında da bir tılsım olabilir mi?”

💬

Başını yavaşça salladı. Atlar taş yolda yavaşça, sallanarak ilerliyordu. “Baban bu ihtimali de düşündü. “Bizim şehrimize henüz gelmediler ama yolda olan insanlar arasında yeni doğmuş bir bebek yoktu. Diğer soylar da bunu hesaba katacak ve varsa Satirlerin şehrinden gelen bebekleri de kontrol edeceğiz.”

💬

“Burada kaç bebek varmış? Bir şey söylediler mi?”

💬

Yüksek sesle konuşmuyorduk ama sanırım diğerleri hiç konuşmadığından olsa gerek konuştuklarımızı duyuyorlardı çünkü beni yanıtlayan Hana oldu. “Üç bebek varmış. Biri Satir Boynuzu halkından.”

💬

Callum üzerinde olduğumuz atı hızlandırırken, “Karınca adımıyla gitmeye devam edersek akşama kadar şehirden çıkamayacağız,” dediğinde beline daha sıkı sarıldım.

💬

Atların nal seslerini dinlerken gökyüzüne baktım, güneş tamamen bulutların ardına saklanmıştı ve bu şehre karanlık, kasvetli bir görüntünün yayılmasına neden olmuştu. Biz hızlanınca diğerleri de hızlanmış, dağın tepesinden sandığımızdan daha kısa bir sürede inmiştik. Dağın eteklerine konumlandırmış şehre ilerlerken buradaki korumanın da kaldırıldığını gördüm. Onların bizden önce yaşadığı bir zehirli duman sorunu vardı, hâlâ izleri sürüyor muydu bilmesem de aksi bir durumda haberimizin olacağını düşünüyordum.

💬

Sabahın erken saatlerinde olmamızı rağmen insanların sokakta olduğunu gördüm. Şehre giren atları gördüklerinde bakışlar üzerimize çevrildi ve bizim şehrimizdekine benzer bir korkunun onların da yüzlerinde olduğunu fark ettim. Lior’u ve kuzenini saygıyla selamlıyor, meraklı bakışlarını sık sık bize dokunduruyorlardı. Lior atını şehrin meydanındaki çeşmenin önünde yavaşlattığında biz de yavaşladık. Bir adam koşarak ona yaklaştığında adamın normal bir insan olduğunu hemen anlamıştım. Kısa boylu, yaşlı bir adamdı ve koştuğu için nefesi hızlanmış, yüzü kızarmıştı.

💬

Lior atından inmeden bakışlarını adamın yüzüne indirip, “Seni mi görevlendirdiler?” diye sorunca yaşlı adam hızla başını sallayıp, “Evet, efendim,” diye yanıtladı.

💬

Lior bir şey söylemeden attan inince yola yürüyerek devam edeceğimizi anlayıp biz de atlarımızdan indik. Peter, kendi soyundan olan bir diğer tanrıçayla konuşurken Callum’la birlikte hemen arkalarındaydık, şehri ve insanlarını izliyordum. Bu şehirde de hasarlı evler vardı. Bazı insanlar erken saatlerde evlerinin camlarını tamir etmeye, kapılarından sokulan tahtaları onarmaya başlamıştı. Dağ eteklerinde olmalarından olsa gerek yollara yuvarlanmış büyük kayalar da vardı. Bazı kayalar parçalanmıştı. Muhtemelen insanlar kayalar büyük olduğundan parçalayarak şehirden çıkaracaklardı.

💬

Tahta çitlerle sarılı bir evin bahçesine girdiğimiz sırada bir Basilisk tanrısının yan evdeki insanlara yardım ettiğini gördüm. Doğru olan buydu, insanlar bizlerin yardımı olmadan bu işin altından kalkamazlardı. Tek katlı ahşap evin kapısında durduk, Lior kapıyı tıklatırken bizi getiren yaşlı adam kenara çekildi. Kapıyı açan orta yaşlarda bir kadındı, kucağında bebeğiyle karşımızda belirdiğinde yüzümüze bakakaldı. Geleceğimizi önceden haber vermiş olmaları gerekirdi fakat kadın sanki bunu bilmiyormuş, haberi yokmuş gibi bakıyordu. Callum’la kısa bir bakışma yaşadık.

💬

Lior, “Saat henüz erken, evine girip sana rahatsızlık vermeyelim,” diyerek direkt konuya girdiğinde kadın meraklı bakışlarını onun yüzüne dikti. “Yenidoğan bebekleri kontrol etmek için geldik.”

💬

Kadın, “Neden ki?” diye sorunca gerçekten haberi olmadığını anladım. Bebeğine daha sıkı sarıldı.

💬

“Adın Nadia’ydı, değil mi? Seni meydanda eşinle elma satarken görmüştüm,” dediğinde bakışlarım Lior’a kaydı. Başta samimi görünmek için yalan mı söylüyordu yoksa ciddi miydi anlayamasam da kadın başını sallayınca gözlerim kısıldı. “Merak etme, Nadia, bu sadece sağlık kontrolü. Sana da bebeğine de bir zarar vermeyeceğimizi biliyorsun.”

💬

Nadia birkaç dakika boyunca tereddütle baksa da “Peki,” diyerek bebeğini Lior’a uzattı.

💬

Lior, “Teşekkürler,” deyip bebeği kucağına aldı. Tüm dikkatini bebeğe verip gümüş yüzük takılı olan işaret parmağının ucunu bebeğin yanağına sürttü. Dudaklarında belli belirsiz bir tebessüm görür gibi oldum. Bizim şehrimizde de kucağına bebek almıştı ama ilk kez yüzünde böyle bir ifade oluşmuştu. Her şeye rağmen kendi halkına gerçekten değer veriyor olmalıydı.

💬

Bir enerji alamamış olmalı ki bebeği hemen arkasında duran Hana’ya uzattı. Bebek benim kucağıma gelene kadar kimse bir farklılık hissetmemişti, ben de gerçekten umutla bebeği kucağıma almıştım ama ben de herhangi bir enerji alamamıştım. Gülümseyerek bebeği kadına uzattığımda kadın bebeğini sağ salim kucağına almış olmanın mutluluğuyla baktı. Her ne kadar bizlere saygı duyuyor, inanıyor olsalar da söz konusu olan kendi canlarından bir parçaydı. Bu yüzden korkularını anlayabiliyordum.

💬

Bir diğer eve gitmeden önce atları bıraktığımız meydana çıktık, bu kez solda kalan sokağa saptık. Önümüzde yürüyen Peter ve Samuel’in söylenmelerini duyabiliyordum. Tılsımla bağ kuran, ipucu yakalayan bendim. Eminim ki bunu yaşayan kendileri olsaydı en az benim kadar bu yolculuğa umutla bakarlardı. Tabii söylenip durmaları sinirlerimi bozmuyor değildi. Onlara bir iyilik yaptığımızın farkında değiller miydi? Saraylarında oturup yok olmayı beklemek onlara daha mantıklı geliyor olmalıydı.

💬

İkinci ev biraz uzaktı. İki katlı ahşap evin arkası ormanlık alandı ve şehrin sonunda kalıyordu. Neden uzak olanı en sona bırakmadığımızı düşünürken yaşlı adamın Lior’a, sonuncu eve dönüş yolunda bakabileceğimizi söylediğini duydum. Bu kez bizi karşılayan bir adam oldu, eşini doğum esnasında kaybettiğinden bahsetmesi durgunlaşmama neden oldu. Bebeğini kucağıma alırken tuhaf hissettim ama bu tamamen annesini hiç görmeden kaybeden bir bebeğe karşı duyduğum üzüntüdendi. Bebekten tılsımımıza dair bir enerji alamadığımda da onu Hana’nın kucağına bırakıp hemen uzaklaşmış, bahçe kapısından çıkmıştım. Yolun ortasında durup etrafıma bakınırken yaklaşanın Callum olduğunu bildiğimden arkama bakmadım. Diğer tanrılar hâlâ bebeği kontrol ediyorlardı.

💬

Dağların ardından ilerleyen koyu bulutları izlerken, “Bu söyleyeceğim için ne düşünürsün bilmiyorum ama,” diye mırıldandım. “Tılsım bir bebekse en azından böyle bir bebek olmasını isterdim.”

💬

Yanımda duran Callum’ın bakışları yüzüme çevrildi. “Neden?”

💬

“Çünkü zor bir hayatı olacak. Babasının da öyle. En azından bir noktada onlara geçim kolaylığı sağlamış olurduk,” dedikten sonra derin bir nefes aldım. “İnsanları kendi hayatlarından koparıp saraya sokacak olmak huzursuz hissettiriyor.”

💬

“Bu kadar duygusal-”

💬

Callum’ın cümlesinin kesilmesine neden olan şehri sarsılmasına neden olacak kadar büyük olan sarsıntıydı. Ardından kopan gürültüyle ikimizin de bakışları hızla sesin geldiği yöne, dağlara doğru çevrildi. Başta gördüğümüz tek şey dağların tepesinden eteklerine doğru yayılan sisti. Sonra o sisin ardındaki dev bedenleri gördüm ve donup kaldım.

💬

“Neler oluyor?” diye bağıran Hana’ydı. Herkes koşarak evin bahçesinden çıkmıştı ama hiçbirine odaklanamadım çünkü zihnim beni günlerin öncesindeki görüye götürdü.

💬

Yaratıklar.

💬

Lior, “Josh, hemen insanların evlerine girmesini sağla!” diye bağırdıktan sonra dağlara doğru uzanan o yolda koşmaya başladı. “Şehirden çıkın, kalkan oluşturacağım!”

💬

Callum kolumdan tutup koşmaya başlamasaydı hareket edemeyecektim. İnsanlar da bir şeyler görmüş olmalı ki şehirde aniden bir kargaşa oluşmuştu. Lior’un arkasından koşarken yaratıkları daha net görme fırsatım oldu. Neredeyse üç insan boyunda, kafaları bedeninden küçük ve boynuzları olan yaratıkları görünce zihnim tehlike alarmı vermeye başladı.

💬

“Elini çabuk tut, savaş çıkacak!” diye bağırmamla koşmaya devam eden Lior’un bakışları bir anlığına bana çevrildi.

💬

“Çıkmayacak.”

💬

“Çıkacak,” diye bağırırken daha hızlı koşmaya başladım, elimi kaldırıp topuzumdan bir saç teli çektim. “Bunu günler önce görmüştüm! Onları durduramazsak sadece tanrılardan değil, insanlardan da ölen olacak!”

💬

Söylediklerim Lior’un afallamasına neden oldu. Ağzı olmasa da rahatsız edici, kulak tırmalayan sesler çıkaran canavarların sesleri yakınlaşıyordu. Lior’un, “Josh,” demesiyle Josh başını salladı ve arkasını döndü. Şimdi yüzü tepesinde saraylarının olduğu dağa bakıyordu. Josh’ın çaldığı ıslık öyle kuvvetliydi ki bir an kulak zarım patlayacak, kulaklarımdan kan akmaya başlayacak sandım. İnleyerek ellerimi kulaklarıma bastırırken adımlarım yavaşladı, sersemlemiş hissettim.

💬

İnsanlar olmasaydı buradan hızla uzaklaşabilir, ne haliniz varsa görün diyebilirdim ama sonuçta onlar benim halkımdan olmasa da insandı. Tabii şu an burada durmamın tek sebebi onlar değildi. Tılsım. Görüde gördüğüm tılsım. Savaş sonrası önüme çıkan o tılsım bize aitti. Bu tılsımımızın bu şehirde olduğu anlamına mı gelirdi? Aklıma bakmadığımız son bir bebek olduğu gelince adımlarım bıçak gibi kesildi. Her şeyden önce benim o bebeği bulmam gerekiyordu.

💬

Gücünü kullanarak dağın eteklerine varan, şehre doğru koşmaya başlayan canavarlara rüzgarını gönderen Callum, “Neden duruyorsun?” diye sordu bağırarak. “Sınırı geçmelerini engellemeliyiz!”

💬

Bilmediği bir şey vardı ki ne yaparlarsa yapsınlar o canavarlar sınırları geçecek, şehri talan edeceklerdi. Engelleyebilir miydik? Hiç sanmıyordum, ne gördüysem hepsi yaşanacaktı ve engelleyemezdik.

💬

“Siz onlarla ilgilenin, benim bebeği bulmam gerek!” diye bağırdıktan sonra bir anda ters istikamette koşmaya başladım. O yaşlı adamı bulmam, bebeğin yerini öğrenmem gerekiyordu.

💬

“Morwenna, kalkan oluşturulurken içeride kalamazsın!” diye bağırdı Callum öfkeyle. “Geri dön!”

💬

Arkadaşıma bakmadan, “Sadece onlara yardım et!” diye bağırarak karşılık verdim ve daha hızlı koşmaya başladım.

💬

O kadar hızlı koşmuştum ki başladığımız noktaya, ikinci evin önüne çabucak varmıştım. Yönümü değiştirip bu kez meydana doğru koşarken gözlerim her yerdeydi. Yaşlı adamı arıyordum. Josh’ın ıslığından sonra Basilisk soyu rüzgâr gibi saraylarından ayrılıp şehre inmişlerdi. Bir kısmı sokaklardaki insanları evlerine sokmaya çalışıyor, bir kısmı Liorların gittiği yöne, dağlara doğru koşuyor, bir kısmı da silahlanmış halde sokaklara dağılıyordu.

💬

Şehrin meydanına geldiğimde durup etrafımda döndüm, yaşlı adamı hiçbir sokakta görmemiştim. Gözüm huzursuz bir şekilde olduğu yerde dönen atlara kaydığında kendime ikinci kez düşünme fırsatı vermeden atlardan birinin sırtına atladım. Hâlâ sıkıca kapattığım avucumda duran saç telini parmaklarımın arasına alıp salladım ve Cerberus Çemberi elmas gibi parlayarak ortaya çıktı. Hareket etmeliydim, hareket etmezsem silahı en son kullandığım âna giderdim ve tüm dikkatim dağılırdı. Cerberus Çemberi’min uzun sapını sıkıca tuttum ve atı hareketlendirip sokaklardan birine girdim.

💬

Sokaklar artık daha boş olduğundan atla ilerlemek güvenli ve kolaydı. Sokağın sonuna geldiğimde yaşanan arbedeyi görme şansım oldu, atımı şahlandırarak durdururken şaşkınlıkla şehrin sınırlarında baş gösteren savaşa baktım. Bir grup canavarlarla savaşırken bir grup Basilisk tanrısı da şehrin üzerinde kalkan oluşturmak için kolları sıvamıştı. Bebeği bulamasam da en azından evde olduğunu, güvende olduğunu biliyordum; sokaklarda insan kalmamıştı ve sokakları koruyan tanrılar vardı. Savaşı durduramayacak olsam da hasarı daha aza indirme isteğiyle atımı savaş alanına doğru dörtnala koşturdum.

💬

Ben sınırlara varana kadar çoktan kalkan oluşmaya başlamıştı, bu yüzden enerjimdeki çekilmeyi hissedebiliyordum. Kalkan oluşumunu durduramayacağımdan bir an önce şehrin sınırlarından çıkabilmek için atı zorlayabildiğim kadar hızlı koşmaya zorladım. Gözlerim enerjimdeki titreşimlerden ötürü bulanık görmeye başladığından sık sık gözlerimi açıp kapatıyordum. Şehrin sınırına varmadan önceki dereyi üstünden atlayarak geçtik ve Cerberus Çemberi’mi sallayarak ilerideki canavara fırlattım. Çemberdeki bıçaklar canavarın yüzünün tam ortasına saplandığında haykırarak geriye yıkıldı.

💬

Tanrıça Lydia onlar için Charyad demişti. Adları gerçekten bu muydu?

💬

Elimi arkaya doğru hareket ettirince canavarın yüzüne saplanan silahım bumerang gibi bana geri döndü. Artık şehrin sınırlarının dışındaydım, görüşümdeki o bulanıklık yavaşça düzelmeye başlamıştı. Atın üzerinden inmeden Cerberus Çemberi’ni önüme gelen her canavarın bedenine saplayıp onları etkisiz hale getirdim ama sayıları oldukça fazlaydı. Bir sonraki canavarın bedeninden küçük olan kafasını gövdesinden ayırırken omzumun üzerinden şehre baktım. Kalkanın henüz yarısı örülmüştü ve tanrıların yorulduğunu görebiliyordum.

💬

“Lior!” diye bağırdım iki canavarın ortasında kalan tanrıya. “Onlara yardım et, güçleri tükeniyor!”

💬

Savaş meydanında olduğundan başta ne söylediğimi anlamadı ama bakışları sınırdaki tanrılara kaydığında baltasını hırsla sallayıp önündeki canavarların bacaklarını kesti ve yere yıkılmalarını sağladı. Canavarla kocaman olduğu için tanrılar savaşırken zorlanıyorlardı. Lior yardım etmek için koşmaya başlasa da kaçınılmaz olanı erteleyemiyorduk. Birkaç canavarın sınıra koştuğunu, toprağı titreten bağırışlarla sınırı geçtiklerini gördüm. Callum ve birkaç tanrı rüzgârı onlara yöneltse de ellerinden fazla bir şey gelmezdi, şiddetli bir rüzgârı şehri de yıkacağını bildiklerinden tam güç kullanamıyorlardı.

💬

Atımı şehre doğru yöneltip canavarların arkasından ilerledim. Ben onların arkasından giderken ve Cerberus Çemberi’mle birini alt ederken birkaçı daha şehre girmişti. Basilisk sarayından havalanan devasa kartallar da şehrin üzerinde süzülüyor, şehre yönelen canavarların kafalarını pençeleriyle kavrayıp koparıyorlardı. Artık kalkan için geç kaldıklarını, örseler dağı içerideki canavarları öldürmek için tanrıların da içeride olması gerektiğini bildiklerinden işlerini yarım bıraktıralar ve uzun uğraşlar sonucu örülen o kalkan bırakıldığı anda duman gibi dağıldı.

💬

Charyad olduğunu düşündüğümüz canavarlardan birinin daha kafasını koparttığımda bir diğerinin uzun kollarını ve bacaklarını sallayarak evleri yıktığını gördüm. Bağırarak Cerberus Çemberi’mi ona doğru fırlatsam ve canavarı etkisiz hale getirsem de çoktan birçok evi yıkmıştı. Oklar, bıçaklar, baltalar ve kılıçlar havada uçuşuyor, yıkılmaya başlayan şehirden yükselen tozlar havaya yükseliyordu. Geriye baktığımda çok fazla canavar kalmadığını görsem de şehrin içindekiler hâlâ evleri yıkmaya devam ediyordu.

💬

Şehrin içine girdiğimde ve yerde yatan tanrıları, evlerinden kaçmaya çalışırken ölen insanları gördüğümde kafamın içinde bir çınlama oluştu. Yıkılan taş evlerin sokaklarda oluşturduğu molozlar da görüş açıma girdiğinde tam da görüdeki o anların içine çekildim. Molozlar. At hâlâ hareket halindeyken üzerinden atlayarak inip durmadan koşmaya devam ettim. Ayağıyla bir evin tavanına basan canavarın ince ayağını kestim, sonra yere yıkıldığı anda başını gövdesinden ayırdım. Lior’un da çoktan şehrin içine girdiğini, resmen haykırarak bir canavarı baltasıyla parçaladığını gördüm.

💬

Durmadım, koştum, moloz yığınlarının arasına daldım.

💬

Şehri saran tozun içinde ilerlerken keskin kulaklarıma bir ses doldu ve gözlerim irice açıldı. O sesi zihnime mühürledim, yönünü bulmaya çalıştım ve bulduğumda da son sürat koştum.

💬

Sonra onu gördüm, taşların üstünde kayarak durdum.

💬

Moloz yığınlarının üstünde duran bir beyaz geyik boynuzu değil, bebekti.

💬

Kalbim göğsümden çıkacak şiddette çarparken bebeğe yaklaştım. Kahverengi bir örtüye sarılmış bebeğe büyülenmiş gibi bakarken eğildim ve onu kollarımın arasına aldım. Ağlayarak sesini bana duyuran bebek, kollarımın arasına aldığım anda sustu ve sıkıca yumduğu gözlerini araladı. Bebekle göz göze geldim.

💬

Tılsımımla göz göze geldim.

💬

Toz toprak içindeki elimi yüzüne uzattığımda ve parmağımın ucunu yanağına dokundurduğumda bebeğin buz mavisi gözleri yok oldu, gözlerinin yuvalarından fırlayan beyaz ışık gökyüzüne yükseldi.

💬

˚⊱🔮⊰˚

💬

Instagram: aycannsariahmet

💬

Tiktok: artemisinuykusuu

💬

Instagram: aycansariahmetkitaplari

← Önceki Bölüm: 9. TANRI’NIN DÖKTÜĞÜ KAN
Sonraki Bölüm: 11. ÇİFT ARBEDE →

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yukarı Çık