💬


˚⊱🔮⊰˚
💬
🎧: Tal Barr, Spancil Hill
💬
˚⊱🔮⊰˚
💬
11. BÖLÜM
💬
“Çift Arbede”
💬
Boğazımdan yükselen o tek bir hıçkırık, son günlerimde göğsümde sakladığım tüm hıçkırıkların rehberi oldu ve molozların arasında kucağımdaki bebekle diz çökerken başımı geriye yatırıp haykırarak ağlamaya başladım.
💬
Kollarımın arasınca sıkıca tuttuğum sadece bir bebek değildi. Sadece bir tılsım da değildi. Günlerdir çektiğim acılar, kaçan uykularım, karnımı ağrıtan korkular, verdiğim kayıplar, ellerimi titreten endişelerim ve bedenimi saran tüm ağrılarımdı. Onu tutmak bile bedenimde müthiş bir enerjinin dolanmaya başlamasına, var olan ve sönmeye başladığını fark etmediğim enerjimin yenilenmesine neden oluyordu. Tıpkı onun gözlerinden yayılan beyaz ışık gibi tenimden de ışık yayıldığını, sanki derimde elmas parıltıları varmış gibi ışıldadığı gördüm.
💬
Gözyaşları içinde başımı eğdiğimde ve bebeğin yüzüne baktığımda gözlerinde ışıklar sönse de teni benimki gibi ışıldamaya devam ediyordu. Callum’ın bana seslendiğini duyabiliyordum, hatta koştuğunu, koşarken molozları yerinden oynattığını da duyabiliyordum fakat büyülenmiş gibi bebeğe bakmaya devam ediyordum. Tılsımımızın varlığını bu evrene geldiğim günden bu yana hep üzerimde hissettiğimden, yokluğunun görünmez etkilerinden bihaberdim. Şimdi enerjim yenilenirken her şeyi daha net anlıyordum.
💬
Callum, “Morwenna!” diye bağırdı bir kez daha. Başımı çevirip omzumun üstünden arkama baktığımda arkadaşımı gördüm, birkaç metre geride durup bana baktı.
💬
“Bak,” diye fısıldayıp kucağımdaki bebekle ona doğru dönerken hâlâ dizlerimin üzerindeydim. “Onu buldum.”
💬
Callum’ın bakışları kucağımdaki bebeğe kaydığı anda bedeninden geçen ürpertiyi uzakta olmasına rağmen görebildim. Yavaş adımlarla bana yaklaşırken gözlerini tılsımımızdan ayırmıyordu. “Onu buldun,” derken tıpkı benim gibi büyülenmiş şekilde bakıyordu.
💬
Bir elimi yere bastırıp yavaşça ayaklanırken bebeği tek kolumla sıkıca tuttum. Elimi yerden çekmeden önce Cerberus Çemberi’mi de aldım. Hiçbir şey söylemeden bebeği Callum’a uzattığımda tereddüt etmeden, hiç beklemeden kucağına aldı. Kollarını ona sardığı an boynundaki damarların genişlediğini, teninde benimkine benzer parıltılar oluştuğunu gördüm. Parmağını bebeğin yanağına sürttüğü sırada gülümseyerek onları izliyordum.
💬
“Onu hemen buradan götürmemiz gerekiyor,” diye fısıldadım. “Zarar görmesine izin veremeyiz. Saraya götürmeli, şehrimizi de tanrılarımızı da güvende tutmalıyız.”
💬
“Şu an için tüm canavarlar yok edildi,” deyip bakışlarını yüzüme çevirdi. “Tekrar gelip gelmeyecekleri belli değil. Bu yüzden evet, bir an önce gitmeliyiz.”
💬
Ben ona bir cevap veremeden, “Demek doğruymuş,” diyen Lior’un sesini duydum. İkimiz de bakışlarımızı ona çevirdiğimizde bir evin çatısından bize baktığını gördük. “Yine kendinizi kurtarmanın bir yolunu bulmuşsunuz.”
💬
Berbat haldeydi ve öfkesi enerji dalgası gibi üzerimize geliyordu. Callum, “Haklı olduğumuzu gördüğünüze göre elinizi çabuk tutun da kendi tılsımlarınızı bulun,” deyince Lior çatıdan molozların üzerine atladı. Bize değil, bebeğe bakıyordu.
💬
“Şehrim bu haldeyken hiçbir yere gidemem,” deyince kaşlarımı çatıp, “Asıl şimdi hareket etmen gerekiyor, aptal,” dedim dişlerimin arasından. “Bir an önce bulmazsanız daha fazlası gelecek.”
💬
Callum, “Tanrı Cyril durumu öğrendiğinde her şeye rağmen size yardım gönderecektir,” dediğinde ona yan gözle baksam da ters bir şey söylemedim. Sonuçta söz konusu olan sadece onlar değildi, normal insanlar da perişan haldelerdi.
💬
Diğer soyları düşündüm. Onların da şehirlerinde bu tür felaketler baş göstermiş olabilirdi. Bazı soylarla yakın ilişkilerimiz vardı, o şehirlerde de insanlar zor durumda olabilirlerdi. İkilemde kalmış bir şekilde zemindeki taş yığınına baktım. Başta her ne kadar tılsımı bulup geri dönmeyi düşünsem de şimdi işler değişmiş gibi hissediyordum. Tılsım sarayımıza götürüldüğünde tehlike bizim için ortadan kalkacaktı fakat diğerleri için devam edecekti.
💬
“Callum,” dedim arkadaşıma dönerek. “Atlardan birini alıp bebeği en hızlı şekilde saraya götür ve babama teslim et.”
💬
Callum kaşlarını çatıp, “Bu da ne demek? Sen gelmeyecek misin?” diye sorduğunda Lior’un da bakışlarının bana döndüğünü hissettim.
💬
“Tanrı Enzo ve Tanrıça Jasmine’in yardıma ihtiyacı olabilir,” dediğimde arkadaşımın öfkelendiğini fark ettim. “Bebek saraya ulaştığında zaten biz güvende olacağız. Aklım sizde kalmayacak. Onların da tılsımlarını bulduğundan emin olduğumda eve döneceğim.”
💬
“Baban buna çok öfkelenecek.”
💬
Alaycı bir tavırla, “Hiç sanmıyorum,” deyip Cerberus Çemberi’mi sallayarak yok ettim. “Aksine kendimi tehlikeye atmamdan dolayı gurur duyabilir.”
💬
Callum başını iki yana sallayıp, “Bunu yapmak zorunda değilsin, Morwenna. Onlar senin sorumluluğunda değil,” dediğinde elimi omzuna koydum ve “Onları da tılsımı bulduğumuzu söyleyip umutlandırmalıyım. Ayrıca şu an saraya dönmek yerine başka şeylerle uğraşırsam daha iyi olacak,” dedim. “Hadi, vakit kaybetmeden seni yola çıkaralım. Bizim şehrimizde de benzer sorunlar yaşanıyorsa soyumuz ve halkımız kargaşanın içinde demektir.”
💬
Son cümlem Callum’ın daha fazla inat etmesine engel olmuştu çünkü haklı olduğumu biliyordu. Biz sokağın sonuna, atı bıraktığım noktaya doğru ilerlerken Lior da etraftaki tanrılara talimatlar vermeye başlamıştı. Ölen insanlar ve tanrılar haricinde fazla sayıda yaralı da vardı. Koca bir şehir tarumar olmuştu, düzeltmeleri zaman ve enerji alacaktı. Bir an önce tılsımlarını bulamazlarsa düzeltebilecekleri bir şehir bile kalmayacaktı. Diğer soyların da ne durumda olduğunu merak ediyordum.
💬
Callum ata binerken ve ben bebeği ona uzatırken yola çıktığımız, diğer soyları temsil eden tanrılar da bizi gördü. Bebeği görmeleri her şeyi anlamalarına yetmişti. Hepsi savaştan çıktıkları için berbat haldelerdi. Callum üzerinden çıkardığı peleriniyle bebeği sarıp göğsüne sabitledikten ve pelerinin uçlarına sırtında düğüm attıktan sonra hızla yola koyuldu. Onların arkasından bakarken gülümsüyordum çünkü soyum ve halkımız artık rahat bir nefes alabileceklerdi.
💬
Hana’nın, “İnanamıyorum,” diye mırıldandığını duydum.
💬
Peter’ın, “Sen neden gitmedin?” diye sorarken sesi meraklı çıkınca bakışlarımı ona çevirdim.
💬
Basilisk tanrıları şehrin içinde koşuşturarak insanlara yardım ederken biz meydanda durmuş birbirimize bakıyorduk. “Belli ki tanrılar adağının tamamlanmadığını unuttunuz,” deyip hepsinin yüzüne tek tek baktım. “Evet, tılsımı bulmak şehrim ve soyum için harika bir haber ama sizler de bulmalısınız, adağı tamamlamalıyız. Aksi halde tekrar bir döngüye girebiliriz.”
💬
Icy alnına vurarak, “Doğru, adak,” diye fısıldadı.
💬
Bakışlarımı sonradan yanımıza gelen Lior’a yönelttim. “Gelmeyeceksen biz yola çıkacağız.” Gökyüzüne, şehirden yükselen tozun ve bulutların arasından görünen güneşe baktım. “Kızıl Parsların şehrine akşam olmadan varmış oluruz. Hava kararmadan şehirdeki bebekleri kontrol etmeliyiz.”
💬
Icy, “Evet, gitmeliyiz, ailem için endişeliyim,” derken hızla başını salladı. “Onların da başına bir felaket gelmiş olabilir.”
💬
Herkes Lior’a baktığında Lior başını sokağın başındaki kuzenine doğru çevirip, “Josh!” diye seslendi. Yaşlı bir kadına molozların arasından çıkmasında yardım eden Josh, başını kaldırıp Lior’a baktı. “Sen burada kal, yola tek devam edeceğim. Elinizi çabuk tutun, sonra da kalkanı oluşturun.” Josh başta itiraz edecek gibi olsa da fazla şansı olmadığını bildiğinden olsa gerek başını salladı. “Atla zaman kaybetmeyelim, havadan gidelim.”
💬
Bir şey söylemedim çünkü söylediği mantıklıydı, havadan daha hızlı ilerlerdik. Lior’un elini dağın tepesindeki saraya doğru uzattığını görünce ona baktım, yankılar yaratan bir ıslık çaldığındaysa bakışlarım Basilisk sarayına çevrildi. Sarayın uzun, bir kılıç gibi keskin duran kulelerinin ardından süzülen kırmızı tüylü kuş, bir kartal gibi süzülürken uzun kuyruğu arkasından flama gibi dalgalanıyordu. Bu tür bir kuşun sadece onlarda olduğunu biliyordum ve daha önce de bir kez görmüştüm. Kuşu henüz bir yavruyken Lior’un babası bulmuş, saraylarına getirmişti. Babasının ölümünden sonra kuşun yıllarca bir mağarada durduğunu, hiç çıkmadığını, verilen yemekleri de zar zor yediğini, en sonunda Lior’un olaya el attığını duymuştum. Bu hikâye benim kulağıma kadar gelmişti.
💬
Kuş dağın eteklerine inip tiz bir çığlık attığında gözlerim kısıldı. Tüyleri gibi kırmızı olan gözleri direkt Lior’a saplanmıştı. Lior adımlarını ona doğru atmaya başladığında biz de onu takip ettik. Kuş hepimizi üzerinde taşıyabilecek kadar büyük olsa da kabul eder miydi bilmiyordum çünkü o diğer kartallar gibi buna alışık değildi. İlk görüşümde de üzerinde sadece Lior ve annesi vardı, bizim şehrimizin üzerinden geçmişlerdi.
💬
Lior, eğilen kuşun uzun boynundaki türleri okşarken onunla göz temasını kesmiyordu. “Binin siz,” derken çok kısa bir an bize bakmıştı.
💬
Peter uzun boylu olduğundan ilk binen oldu, sonra elini bize uzatarak binmemize yardım etti. Hepimiz kendimize bir köşe bulup oturduğumuzda Lior fiziksel temasını kesmeden, elini boynunun arka kısmına doğru sürterken kuşun üzerine atladı ve boyun kısmına oturdu. Muhtemelen kuşun alışık olmadığından gerilmesini istemiyor, ona varlığını hissettirmeye çalışıyordu. Bize omzunun üzerinden bakıp durumumuzu kontrol ettikten sonra kuşun boynuna sarılı olan, bir atın yularına benzeyen kayışları kavradı.
💬
Kızıl kuş önce ayaklandı, ardından kanatlarını gerdi. Ellerimi tüylerinin arasından sırt kısmına bastırdığım sıradaysa bir anda havalanmıştı. Başta bedenim geriye meyletse de tüylerini tutmadan dengemi koruyabildim. Tüylerini tutup onu rahatsız etmek istemiyordum, diğerlerine bakmamıştım ama umarım onlar da benim gibi düşünüp hareket ediyorlardır. Bu tür konularda hassas davranmamız gerektiğini hepimiz biliyorduk çünkü kuşların öfkesi tanrı falan dinlemiyordu, o an kim olduğumuzu önemsemiyorlardı.
💬
Basiliks şehrinin üzerinde süzülürken bakışlarım şehirdeydi. Yukarıdan bakmak durumun daha vahim olduğunu anlamamı sağlamıştı. Göz ucuyla Lior’a baktığımda onun da çatık kaşlarla şehrini izlediğini gördüm. Rüzgârın, yağmurun ve kasırgaların şehrimi dağıttığında nasıl hissettiğimi düşündüm. Neyse ki ciddi boyuta ulaşmadan önlem almıştık. Benim şehrimde böyle bir savaş yaşansaydı ne halde olurdum kestiremiyordum. Bizler yüzünden ölen insanlarımızı kendi gözlerimle görseydim etkisinden bir tanrı ömrü çıkamazdım.
💬
Yağmur çiselemeye başladığında kızıl kuş çığlık atarak hızlandı. Çoktan yolun yarısını aşmıştık. Atlarla yola çıksaydık çeyreğinde bile olmazdık. Kızıl Parsların şehri ufukta bir nokta gibi görünüyordu. Alçalan bulutların arasından geçerken tedirgin olmadım desem yalan olurdu. Bu görevi tamamlamadan bir şimşek yüzünden tuz buz olmak istemezdim. Şehre yaklaştıkça havanın daha da kötüleşmesi bana hiç iyi şeyler çağrıştırmıyordu. Aklım Callum’daydı. Bizden önce çıktığını ve şehrimizin Basilisk şehrine daha yakın olduğunu düşünürsek yolun yarısından fazlasını arkasında bıraktığını düşünüyordum.
💬
Tılsımla saraya giren olmayı çok isterdim. Tanrıların yüzünde oluşacak o rahatlamayı görmek belki bana biraz iyi gelirdi.
💬
Kızıl Parsların şehrinin sınırlarına girdiğimizde gözlerim önce şehre çevrildi. Bir sorun olup olmadığını uzaktan da olsa kontrol etmek istedim ve gördüğüm kadarıyla ne bir duman yükseliyordu ne gürültü. Bakışlarım bu kez tanrıların sarayına çevrildi. Şehirden çok da uzak olmayan, büyük bir çim alanda inşa edilmiş saraya baktım. Sarayın iki yanında da kulelerin tepesine dek uzanan büyük birer ağaç vardı. Ağaçlar o kadar büyüktü ki yemyeşil dalları taş bloktan oluşan sarayın ön cephesini iki yandan örtüyordu. Sarayın giriş kapısından şehre doğru uzanan düz, dar sayılabilecek bir yol vardı. Yolda ilerleyen birkaç tanrıyı görebilecek kadar alçalmıştık. Onların da meraklı bakışları bize çevrilmiş, kızıl kuşu gördükleri an kısa bir duraksamadan sonra saraya doğru koşmaya başlamışlardı.
💬
Kuş çimlerin üzerine alçalırken kanatlarının yarattığı rüzgâr çimleri savurmaya başladı. Icy’nin yerinde kıpırdandığını gördüm. Genç tanrıça ailesini merak ediyordu. Şu an için her şeyin yolunda gidiyor gibi görünüyor olmasının onu biraz olsun rahatlattığını düşünüyordum. Ben bile rahatlamıştım. Kuş pençelerini toprağa geçirerek durdu, ardından gövdesini de çimlere yaslayarak bekledi. İlk inen Lior oldu, o kuşun boynunu okşarken biz de tek tek çimlere atladık.
💬
Lior kuşun kızıl gözlerine bakarken, “Eve gidiyorsun,” diye mırıldandığında dikkatim onların üzerinde yoğunlaştı. “Şehre giren yaratıklar olursa onları parçala ama sakın yaralanma.” Kuş onu anlıyormuş gibi cümleleri bitene dek bekledi, büyük kızıl gözlerini Lior’dan çekmeden ağzını açarak bir çığlık attı. O an Lior’un dudaklarının yukarı kıvrıldığını gördüm. “Aferin sana.”
💬
Icy’nin, “Anne!” diye bağırdığını duyunca dikkatim dağıldı.
💬
Birkaç adımla öne çıkıp kuştan uzaklaştığımda görüş açım genişledi ve saraydan koşar adım çıkan tanrıları gördüm. En önde koşan Tanrıça Jasmine’di. Yüzündeki o korkulu ifadeyi görünce gülümsedim. Eminim ki annem de şu an benim için endişeliydi. Onun için sağ salim geri dönmeliydi.
💬
Tanrıça Jasmine kızını kollarının arasına alıp, “Yaratıcı tanrılara şükürler,” dediğinde hepimiz onlara doğru ilerliyorduk. Kızıl kuş biz uzaklaşınca beklemeden havalanmıştı. “İyisin.”
💬
“Siz de öyle görünüyorsunuz,” dediğimde bakışları bana çevrildi. “Şehrinizde bir sorun yok gibi görünüyor.”
💬
Tanrıça Jasmine’nin kaşları çatladı. “Neden öyle söyledin? Diğer şehirlerde sorun mu var?”
💬
“Bunu sizinle oturup uzun uzun konuşmak isterdim fakat hemen şehrinizdeki bebekleri kontrol etmeliyiz,” dediğimde dikkati yüzümde yoğunlaştı. “Biz bize ait olan beyaz geyik tılsımını bulduk.” Cümlem etrafımıza toplanan tüm tanrıların şaşkınlık mırıltıları çıkarmasına neden olurken Jasmine’in de gözleri büyümüştü. “Basilisk şehrindeydi. Fakat biz bulmadan önce orada bir savaş çıktı. Şehre Charyadlar saldırdı. Diğer şehirlerde de sorun çıkmadan hareket etmeliyiz.”
💬
Jasmine’in şaşkınlığı azalsa da yüzünden silinmedi. Başını hızla sallayıp, “Tabii,” dedi, başını yanındaki tanrıçaya çevirdi. “İzzy, onları bebeklerin yaşadığı eve götür.” Bakışları yeniden bana döndü. “Gelir gelmez yerlerini tespit ettik. Beş bebeğimiz var.”
💬
“Teşekkürler,” deyip bakışlarımı İzzy’ye çevirdim. Hareketlenmemiz gerektiğini fark edince bize yaklaştı ve önden yürümeye başladı.
💬
“Ben de gideyim,” diyen Icy’yi duydum, çoktan sırtımı onlara dönmüştüm.
💬
“Tamam, ablan da seninle gelecek.”
💬
Icy’nin ablası kimdi şu an hatırlamıyordum, buna kafa yoramadım. Hızlı adımlarla şehre uzanan düz yolda ilerlerken hiç yorgun hissetmiyordum ve bunun nedeni kesinlikle bulduğumuz tılsımımızdı. Fakat diğerlerinin benim kadar iyi hissetmediğine emindim. Benim başta fark edemediğim gibi onlar da şu an tılsımlarının olmamasının verdiği yorgunluğu, enerjilerindeki azalmayı fark edemiyorlardı.
💬
Yağmur artık çiselemediği, şiddetini artırdığı için sokaklarda çok fazla insan yoktu. Attığımız her adımda üzerimizdeki bakışlar da bizi takip ediyordu. Beş olması bir açıdan iyiydi, tılsım bulma şansımız artıyordu. Izzy, ilk evin sağdaki sokağın sonunla olduğunu söyleyip önden ilerlemeye devam etti. Bu şehirde çok fazla hasar yoktu, sadece bir tane kırık camlı ev görmüştüm. Bahsettiği eve az bir mesafe kala yer sallanmaya başlayınca hepimizin adımları durdu.
💬
Bu sallantının normal olmadığını fark ettim. “Başlıyoruz,” diye mırıldandığımda herkes birbirine baktı. Yine Charyadlarla mı savaşacaktık? Gözlerim kısıldı, Basilisk şehrinde savaş böyle başlamamıştı.
💬
Sarsıntı artınca evlerin duvarları daha kuvvetli titredi ve insanların panikle bağırmaya başladığını duydum. Cerberus Çemberi’mi ortaya çıkarırken diğerleri de silahlarını çıkarmış, benim gibi etrafına bakınıyorlardı. Ayağımın altında bir hareketlilik hissedince bakışlarım hızla yere indi ve yerdeki kabarmayı gördüm. Bu da neyin nesiydi?
💬
Dizlerimi büktüm, tam eğilecekken yerden fırlayan dal parçasıyla irkilerek geri çekildim, kalçamın üstüne düştüm. Hepimiz başımızı kaldırarak yukarı doğru uzanan ve gittikçe büyüyen dala şaşkınlıkla baktık. Küfreden Lior’du. Diğerleri dala bakakalmışlardı. Bakışlarım Lior’a kaydığında asıl küfretme sebebinin kolundan yaralanması olduğunu anladım. Dal yukarı fırlarken kolunu sıyırıp geçmişti ve yırtılan kıyafetlerinin altından kolundaki yarığı görebiliyordum. Dal bir yılan gibi kıvrılırken hızla ayağa kalkıp geri çekildim. Dal kırılıp bükülmeden başını aşağı eğdi, aniden aşağı doğru hareket edince saldıracağını düşünüp Cerberus Çemberi’mi kaldırdım ama beklediğim gibi olmadı. Dal zeminde durdu, sonra düz bir şekilde sokağın sonuna doğru ilerledi.
💬
O kadar hızlı bir şekilde ilerliyordu ki saniyeler içinde sokağın sonunu bulmuştu. Onu durdurmak için Cerberus Çemberi’mi dalın köküne doğru savurdum. Dala çarpan bıçaklar yamulunca, “Siktir,” diye fısıldadım.
💬
Lior, “Çekil,” deyip önüme geçti. Geri çekildiğimde baltasını sertçe dalın kalın köküne vurdu. Baltasının keskin yüzeyi bırak dalı kesmeyi çizemedi bile. Baltasının metal kısmı benim bıçaklarım gibi yamulunca Lior da, “Gerçekten siktir,” diye mırıldandı.
💬
Hana, “Koşun, durdurmaya çalışalım,” dedikten sonra koşmaya başladı. Bir an ne yapacağımızı bilemeyerek öylece kalın köke baktıktan sonra biz de arkasından koştuk. “Bir tane çıktığına göre onu yok etmemiz yeterli olur.”
💬
İçimden, nedense bana hiç öyle gelmiyor, diye fısıldadım. Bunu sesli söyleyemedim.
💬
“Bu yoldan gidelim, önüne çıkabiliriz,” diyen Izzy’yi takip ettik. Koşarken elindeki oku yayına yerleştiriyordu. Benim silahım işe yaramamışken o okun yarayacağını hiç sanmıyordum.
💬
Samuel, “Orada!” diye bağırıp sokağın sonunu gösterdi. Dal şehrin içinden değil, çevresinden ilerliyordu. Bu kafamı karıştırdı.
💬
Zarar vermek istiyorsa sokaklarda dolaşması gerekmez miydi?
💬
Kendi kendime, “Bir gariplik var,” derken durdum. Diğerleri durduğumu görse de koşmaya devam ettiler. Ne kadar hızlı koşsalar da o dalı yakalayamazlardı, bizden daha hızlıydı.
💬
Etrafıma bakındım, başımı kaldırıp şehirdeki evleri inceledim. Evlerin hepsi aynı boyuttaydı, işime yarayacak yükseklikte bir bina yoktu. Yukarıdan şehre bakmalı, dalın hareketlerini incelemeliydim. Belki başka dallar da ortaya çıkmıştı ama farkında değildik. Düşüncelere dalmışken gözlerim tepe kısmı görünen çan kulesinde takıldı. Evet, işte bu işime yarayabilirdi.
💬
Bu kez çan kulesine doğru koşmaya başladım. Koşarken diğerlerinin şehrin ucuna varmış olduğunu bir sokağın sonundan gördüm. Dalın toprağın üzerinde sürünürken yarattığı sarsıntı hâlâ evlerin az da olsa titremesine neden oluyordu ve panik hâlâ şehrin içinde çınlıyordu. İnsanların evlerinin camlarından baktığını görebiliyordum, neler olduğunu sorguluyorlardı. Bana da birkaç soru yöneltilmişti fakat dönüp onlara cevap verebileceğim kadar bile zamanım yoktu. Üstelik onlara ne diyebilirdim ki?
💬
Çan kulesinin ahşap kapısını sertçe iterek açtım, ardından kulenin içindeki dönen merdivenleri çıkmaya başladım. Kulenin içinde, tepedeki çanın yanında duran yaşlı kadının bakışları merdiven boşluğundan bana kaymıştı. Basamakları çıkarken bana, “O şey de ne?” diye bir soru yöneltti. Demek ki tahmin ettiğim gibi tepeden görünüyordu.
💬
Kadının yanına vardığımda ona bir cevap vermeden devasa büyüklükteki çanın yanından geçip kare şeklindeki boşluktan dışarı baktım. Kule gerçekten yüksekti ve tüm şehrin sınırlarını görebiliyordum. Bakışlarım sınırlarda bir hareketlilik aradı, çok sürmeden dalın uç kısmını gördüm. “Nasıl yani?” diye fısıldadım dalın hareketlerini izlerken.
💬
Dal, dışarı çıktığı o kök kısmına gelmiş, sonra kendi gövdesinin üzerine çıkıp aynı doğrultuda ikinci turu atmaya başlamıştı. Neden böyle bir şey yapıyordu? Tanrıların başlangıç noktasında durup ileri baktıklarını gördüğümde onların da bu durumu sorguladığını anlamam zor olmadı. Birkaçı koşmaya devam etti fakat diğerleri aynı yerde durup bekledi. Bu sırada dal şehrin diğer ucunu bulmuştu. Arkamı dönüp bu kez diğer taraftaki açıklıktan dışarıya baktım. Dal hâlâ kendi gövdesinin üzerinde ikinci bir kat gibi ilerliyordu.
💬
İkinci tur bitti, orada duran tanrılara dokunmadan doluna devam etti ve üçüncü turuna başladı. O an ne yaptığını idrak edince gözlerim irice açıldı. Şehre saldırmıyordu çünkü amacı şehre saldırmak değil, şehrin etrafına bir duvar örmekti. Peki neden saldırmak yerine duvar örüyordu? Silahlarımız onun tek bir dalını kesemezken şimdi üst üste dizilen, katman oluşturan bu dalı nasıl yok edecektik? Bir an önce diğerlerine de bu durumu anlatmalı, bir çözüm bulmalıydık.
💬
Ben kuleden inip başlangıç noktasına varana kadar dördüncü turuna başlamıştı. Şimdi tüm tanrılar yan yanaydı, peşinden koşan yoktu. “Şehri çevreliyor,” dedim yanlarında durduğumda.
💬
Lior gözlerini devirip, “Onu fark ettik,” deyince yan yan baktım.
💬
“Bir duvar örüyor ama neden?” diye soran Hana’ydı.
💬
Icy titreyen ellerini sallarken, “Duvar şimdiden büyüdü, insanları çıkarmakta geç kaldık,” dedi telaşla. “Soyumuz sınırın diğer köşesinde dalı parçalamakla uğraşıyor fakat soy büyüklerimiz bile başaramadı.”
💬
“Bir yolunu bulacağız,” deyip Icy’nin omzuna dokunmak için adım attığımda ve attığım adımın ardından beklemediğimiz bir ses gelince herkesin bakışları yere indi.
💬
“İşte şimdi ayvayı yedik,” diyen Peter’dı.
💬
Zeminde su vardı. Toprak nasıl yağan yağmuru ememezdi?
💬
“Umarım etrafımıza duvar örüp bizi içeride boğmayı düşünmüyordur,” dediğinde Hana, aslında hepimizin düşündüğü tam da buydu.
💬
“Biz kaçabiliriz ama insanlar…” Izzy korkuyla zeminde biriken suya bakıyordu. Yağmurun şiddetini artırma sebebi de bu olabilir miydi?
💬
“Izzy,” dedim ona yaklaşırken. “Bize bebeklerin yerini göstermelisin. Belki de tılsımınız buradadır. Soyunuz bu belayla uğraşırken bebeklere bakmalıyız. Bulamazsak başka yol düşüneceğiz.”
💬
Icy’nin ablası, “Su gerçekten artacak olursa başta insanları çatılara çıkarırız fakat daha fazla ne yapabiliriz bilmiyorum,” dedi.
💬
“Tamam, şimdi odağımızı bebeklere verelim,” dedim başımı sallarken.
💬
“Sizi götüreyim,” dedi Izzy ve sırtını bize döndü. Şu an için en mantıklı olan buydu. Belki içlerinden biri Kızıl Parslara aitti ve bulduğumuzda bu sorunu da çözmüş olurduk.
💬
İlk bebeğin yaşadığı eve yakın olduğumuzdan fazla zaman kaybetmesek de bebekte hiçbir soya ait iz bulamadığımızdan gerilmiştik. İkinci bebeğin evine ulaşana kadar zemindeki su ayak bileklerimize gelecek kadar arttı. Bu da paniğimizi körükledi. Hiçbir şey söylemeden direkt bebeği kucaklarına aldılar ve tek tek onu kontrol ettiler. Yine bir enerji alamamamızla birlikte artık su daha hızlı yükselmeye başlamıştı. Şehri çevreleyen, dalın oluşturduğu duvar ise iki insan boyundaydı.
💬
Üçüncü bebeğin yaşadığı ev biraz uzaktı. Artık koşuyorduk ve su baldırlarımıza çarpıyordu. Lior’un, “Kahretsin!” diye bağırışı sokakta yankılandı fakat zaten şehirde bağırışlar arttığından kimsenin dikkati ona yönelmemişti. Yağan yağmurun bu kadar çabuk şehri kaplaması, neredeyse diz seviyesine kadar büyütmesi imkânsızdı. Göz gözü görmeyecek kadar yağmur yağmıyordu ki!
💬
Su hareketlerimizi de yavaşlattığından eve varmamız normalden uzun sürdü. Şehrin tepesinde kartallar dolanıyor, kartallardan evlerin çatılarına atlayan tanrılar, insanları çatılara çıkarıyordu. Yüzlerce insanı artık hiçbir şekilde şehirden çıkaramazlardı ve bunu bilmek herkes gibi bana da çaresiz hissettiriyordu.
💬
“Izzy, ev nerede?” diye sordum bağırarak.
💬
Izzy elbisesinin eteklerini avuçlarına toplamış koşarken, “Şurada, sağdaki ev,” diye yanıtladı.
💬
Bahsettiği ev tek katlıydı ve çatıya baktığımda evde yaşayanların çatıda olduğunu gördüm. Oraya çıkmak bile bize fazladan zaman kaybettirecekti. Evin önüne geldiğimizde dört kişilik ailedeki gözlerin hepsi bize döndü. Lior, “Kapınızı kırmam gerek,” dedikten hemen sonra evin ahşap kapısına sert bir tekme attı.
💬
Kapı evin içine doğru devrildi fakat zeminde su olduğundan suda asılı kaldı. Peter ve Samuel kapının üstüne çıkınca yolumuz açılmış oldu. Holün bir köşesinde tahta merdiven vardı. Muhtemelen çatıya çıkmak için buraya koymuşlardı. Biz diğer soylardan bir kişi merdiveni çıkarken Lior da onları takip etti, onların soyundan burada olan sadece oydu. Bense diğerleriyle birlikte aşağıda bekledim, benim çıkmama gerek yoktu.
💬
Çok sürmeden Lior küfrederek çatıdan indiğinde umutla diğerlerini bekledim fakat onlar da ağlamaklı bir ifadeyle geri döndüler. “İki bebek kaldı,” dedim onların merdivenden inişini izlerken.
💬
“Hatırlatıp durma,” dedi Lior homurdanarak evden çıkarken.
💬
Evden çıktığımızda suyun artık üst bacaklarımıza kadar geldiğini gören Peter, “Şimdi nasıl ilerleyeceğiz?” diye sorarken sesi tedirgin çıkmıştı.
💬
Izzy’ye dönüp, “Diğeri çok mu uzak?” diye sordum.
💬
Izzy etrafına bakındıktan sonra, “Bir sokak aşağıda,” diye yanıtladı.
💬
Suda elimizden geldiğinizce hızlı ilerlemeye çalışırken, “Izzy bizi dördüncü bebeğin yanında bıraktığında ayrılacağız,” dedim yüksek sesle. “Her soydan bir kişi dördüncü bebeği kontrol ederken Izzy diğerlerini son bebeğe götürecek.”
💬
Lior öfkeyle elini suya vurarak ilerlerken, “Yine olan bana oldu,” dedi. Evet, onun her iki eve de gitmesi gerekiyordu.
💬
Bir sokak aşağıdaki evin önüne gelene dek su kasıklarıma ulaşmıştı, bu yükseliş bize çok fazla zaman kaybettirmişti. Izzy dediğimi yapıp bizi bıraktıktan sonra diğerleriyle birlikte ilerlemeye devam etti. Icy bizimleydi, ablası da onunla kalmıştı. Nasıl olsa Izzy de onların soyundan olduğu için bebeği kontrol edebilirdi. Eğer bize tam olarak güvenmiş olsalardı, söylediklerimize inansalardı biz gelmeden önce bebekleri kontrol edip kendilerine ait tılsım içlerinden biri mi diye bakabilirlerdi ve bunlar şu an yaşanıyor olmazdı.
💬
Diğerleri içeri girerken evin kapısında durup bekledim. Belki de Hana, Peter ve Samuel’i kendi soylarından olan diğer tanrılarla birlikte önden göndermeliydik. Gerçeği biliyorlardı, gidip önden kontrol etme şansları vardı. Evet, bunu onlara söylemiydim. Bir kişinin bile yeterli olacağını artık biliyorduk. Karnıma gelen bulanık suyun yüzeyine bakarken sertçe yutkundum. İnsanların oluşturduğu o gürültüye odaklanmamaya çalışıyordum ama korkuları, umutsuzlukları, panikleri dalga halinde üzerime geliyordu.
💬
Duyduğum çığlıkla bakışlarım hızla eve çevrildi ve açık kapıdan içeri baktım. Sonra Icy’nin, “Onu buldum!” diye bağırdığını duyunca neredeyse ağlayacakmış gibi hissettim. Onlar için artık korkulacak bir şey kalmamıştı.
💬
Suyun içinde geriye doğru kayıp başımı kaldırdım ve evin çatısına çıkan Icy ile ablasına baktım. Icy kollarındaki bebeği hafifçe kaldırdı ve bebeğin gözlerinden saçılan o turuncu ışık gökyüzüne uzandı. Icy’nin de ablasının da sevinçten ağladığını duyabiliyordum. Hana, Lior, Peter ve Samuel yavaş adımlarla evden çıkarken bakışlarım onlara çevrildi. Dördünün de omuzları umutsuzlukla çökmüştü.
💬
Yer sarsılınca suda dalgalanmalar oldu, ayakta durmaya çalıştığımız sırada karnımdaki suyun yavaş yavaş azaldığını, kasıklarıma doğru indiğini fark ettim. İşte şimdi mutlu olabilirlerdi. Şanslılardı ki tılsımları kendi şehirlerinde çıkmıştı.
💬
“Hemen yola çıkalım,” dedim tek tek yüzlerine bakıp. “İkiye ayrılacağız. Bir grup Mor Leyleklerin sarayına giderken diğer grup Siyah Mantarların sarayına gidecek.” Lior haricinde üçü de beni dikkatle dinliyordu ama Lior’un dalgın bakışları bacaklarımıza kadar inmiş olan sudaydı. “Jasmine’den Kovanlara haber göndermesi için birini göndermesini isteyeceğim. En azından biz oraya gidene kadar bebekleri kontrol edip kendi tılsımları içlerinden biri mi diye baksınlar. Belki diğer şehirlerde değillerdir ve Samuel’den önce bulurlar.”
💬
Hana, “Evet, bu mantıklı,” derken düşünceliydi. “Gece olmadan Mor Leyleklerin sarayına ulaşmış oluruz.”
💬
Mor Leyleklerin öncüsü Enzo’nun oğlu olan Peter, “Hadi gidelim,” derken omuzlarını indirip kaldırarak silkelendi. “Eminim şimdi değilse de bizim soyumuzun da başına bir bela açılacak.”
💬
Icy ve ablasını arkamızda bırakıp Tanrıça Jasmine’le konuşmak için yola koyulduk. Çatılara çıkan insanlar suyun artık ayak bileklerimize kadar azaldığını gördüklerinden ve sorunun çözüldüğünü anladıklarından sevinçle bağırıyor, gülerek bunu kutluyorlardı. Onlar için zor olmalıydı çünkü kısa bir süre öncesine kadar öleceklerini düşündüklerine emindim. Ki bizler de öyle düşünüyorduk. Tılsımlarının kendi şehirlerinde olması onlar için çok büyük bir şanstı.
💬
Şehrin sınırları görünüyordu ve bir duvar gibi yükselen o dal da geri çekiliyordu, iki tur daha şehrin etrafında döndüğünde başladığı noktaya geri dönecekti ve yok olacaktı. Kızıl Parsların sarayından şehre uzanan yolun ortasında durmuş şehre bakan tanrıları gördüm. Tanrıça Jasmine ve diğer soy büyüklerinin de olduğu o topluluk haricindeki diğer tüm tanrılar, insanlara yardım etmek için şehre akın ediyorlardı. Tanrıça Jasmine bizim yaklaştığımızı görünce bakışlarını bize çevirdi ve yüzündeki o minnettarlığı daha net görebildim.
💬
Aramızda az bir mesafe kaldığında, “Şehrimi kurtardınız,” derken minnettarlığı sesine de yansıdı. “Nasıl teşekkür edeceğimizi bilmiyorum.”
💬
Başımı hafifçe sallayıp soy büyüklerini selamladı. “Kızınıza teşekkür etmelisiniz. Sonuçta soyunu ve halkını kurtarmak için bizimle bu yola çıkan oydu.”
💬
Tanrıça Jasmine, “Elbette,” dedi bana yaklaşırken. Uzanıp ellerimi ellerinin arasına aldı. “Fakat biliyorsun ki sizin burada kalma zorunluluğunuz yoktu. Tılsımlarınızı arayıp bulamadığınız anda gidebilirdiniz. Özellikle sen Morwenna, sen hiç burada olmayabilirdin.” Bakışlarını yüzümden ayırıp yanımda duran Hana, Peter, Samuel ve Lior’a da baktı. “Soyum ve halkım adına çok teşekkür ederim.”
💬
Ne diyeceğimi bilemediğimden sadece başımı salladım. Diğerleri de bir şey söylemeyip benimle aynı tepkiyi verdiler. “Tanrıça Jasmine, bizim artık gitmemiz gerekiyor ama öncesinde sizden bir şey rica etmeliyim.”
💬
Ellerimi okşayıp geri çekildikten sonra, “İstediğin nedir?” diye sordu.
💬
“Mor Leyleklerin şehrine gidebilmemiz için kartallara ihtiyacımız var,” dediğimde başını sallayarak dikkatini bana verdi. “İki ayrı grup şeklinde ilerleyeceğiz. Bir grup Mor Leyleklerin şehrine, diğer grup da Siyah Mantarların şehrine gidecek. Sizden ricam, Kovan Soyuna haber verebilmesi için birini gönderebilir misiniz? Biz onların şehrine gidene kadar en azından şehirlerinde kendilerine ait tılsım var mı diye bakabilirler.”
💬
“Tabii ki,” deyip elini arkaya doğru salladı. “Adam, iki kartal hazırlamalarını söyle ve ardından Kovanların sarayına doğru yola çık.”
💬
Konuşma sırasında hemen Jasmine’nin birkaç adım arkasında duran tanrı, “Tamam,” deyip hızlı adımlarla şehre ilerledi. Kartalların çoğu şehrin üzerinde ve etrafındaydı.
💬
“Icy’nin artık bizimle gelmesine gerek yok,” dediğimde Tanrıça Jasmine’nin kaşları çatıldı. “Bu süreç onu bizlerden fazla etkiledi çünkü biliyorsunuz ki yaşı küçük. Üstelik tılsımınızın yokluğu sizlerde büyük ölçüde enerji kaybına neden oldu. Tılsımı ellerinize aldığınızda bunu daha iyi anlayacaksınızdır.”
💬
Tanrıça Jasmine derin bir nefes aldı. “Aslında durumun farkındayım,” diye mırıldandı. “Hızlı bir toparlanmaya ihtiyacımız var.”
💬
Başımı sallayarak onu onayladım. “Bebeğin ailesi hakkında ne yapacağınızı düşünebildiniz mi?”
💬
Jasmine omzunun üzerinden diğer soy öncülerine baktı, ardından bakışları tekrar bana döndü. “İnsanların sarayımızda yaşamasının sonuçlarını kestiremiyoruz. Bu yüzden şimdilik sarayımızın yakınına onlar için bir ev inşa etmeyi düşünüyoruz. Bebek onlarla kalmaya devam mı eder yoksa aile istediği zaman saraya girip çıkabilir mi emin değiliz, en kısa zamanda karar vereceğiz.”
💬
“Doğru olanı yapacağınızdan şüphem yok.”
💬
Jasmine gülümsedi. Bakışları omzumun üzerinden arkaya kaydı ve “Kartallarınız hazır,” dedi. “Umarım hiçbir soy zarar görmeden bu işi halledebiliriz.”
💬
“Umarım,” diye mırıldandım. “Her şey için teşekkürler.”
💬
Onlarla vedalaştıktan sonra geri döndük. Yolda saraya doğru ilerleyen Icy ve ablasıyla karşılaştık. Bebek kucaklarındaydı ve yüzleri ışık saçıyordu. Bebeğin ailesi de hemen arkalarından onları takip ediyorlardı. Icy’ye bizimle gelmeyeceği konusunda bir şey söylemedik. Zaten gözleri de hiç olduğumuz yöne kaymamış, bizi fark etmemişti. O anki büyülenişi, nasıl hissettirdiğini biliyordum; gözün o an kollarının arasındaki bebekten başka hiçbir şeyi görmüyordu.
💬
Samuel, Peter, Lior ve Hana’yla birlikte aynı kartalın sırtına atladım. Diğer kartalda da Samuel, Peter ve Hana’yla birlikte gelen tanrılar vardı. Onlar Siyah Mantar şehrine giderken biz de Mor Leyleklerin şehrine uçacaktık. Tanrıça Jasmine’in görevlendirdiği tanrı çoktan yola çıkmıştı. Onun hepimizden daha uzun bir yolu vardı çünkü Kovanlar, evrenimizdeki en uzak noktada olan soydu.
💬
Üzerinde olduğumuz kartal havalandığında bu kez de Kızıl Parsların şehrini yukarıdan izledim. Biraz yorgun hissetmiyorum desem yalan olurdu. Bir günde iki savaşın içinden çıkmak şimdiye kadar yaşadığım bir şey değildi. Başta sadece bebekleri kontrol edeceğimizi düşündüğümüzden, yani çıkacak sorunlardan haberdar olmadığımızdan bir yerlerde dinlenebileceğimizi düşünmüştük. Henüz hiçbirimiz dinlenememiş, yemek yiyememiştik. Durumumun diğerlerinden iyi olduğunu düşünüyordum çünkü ben tılsımımı bulmuş, enerjimi bir nebze dengeleyebilmiştim.
💬
Onlar gibi ben de kartalın üzerinde dinlenebilmenin keyfini çıkardım. Mor Leyleklerin şehrine vardığımızda da dinlenme şansımız olmayacaktı. Durmadan ilerlemeli, son tılsımı da bulana kadar hareket etmeliydik. Bakışlarım önümde oturan Lior’a kaydı, sonra yaralanan koluna. Kolundaki kesiği görebiliyordum. Artık kan akmıyordu ama dışarı doğru kabarmış olan yarasından sarımsı bir sıvı sızıyordu. Kaşla göz arasında yarasına bir şey mi sürdü diye düşünsem de sanki bu sıvı yaranın içinden geliyordu. Sesi çıkmadığına göre sorun yoktu.
💬
Bakışlarımı altımızdaki sıradağlara indirdiğim esnada Peter’ın, “Yaralanmışsın,” dediğini duydum. Bunu tahmin ettiğim gibi Lior’a mı sorduğunu yoksa yaralanan başka birinin daha mı olduğunu anlamak için göz ucuyla onlara baktım. Peter’ın gözleri Lior’daydı.
💬
Lior elini kartalın sırtına bastırırken, “Sıyrık,” demekle yetindi. Peter ona ve koluna bakmaya devam etse de başka bir şey söylemedi.
💬
Geriye doğru yaslanıp kartalın tüylerinin arasına uzandım. Gözlerimi yumsam da uyumayı düşünmüyordum, bedenim biraz rahatlasa yeterdi. Yolculuğumuz iki saat kadar sürerdi. Biz Mor Leyleklerin şehrindeyken diğer grubun gitmesi gereken bir saatten fazla sürecek bir yol daha vardı. Onlar Siyah Mantarların şehrine ulaşana kadar işimizi bitirebilir miydik bilmiyordum ama öyle umuyordum. Belki de gitmemize gerek kalmaz, şansımız yaver giderse şehirde birden fazla tılsım bulurduk. Kendi insanlarımın arasından bir tılsım çıkmadığına göre mantıken bir şehirde en az iki tılsım olmalıydı.
💬
Gözlerim kapalı olsa da yanımda oturan Hana’nın da benim gibi uzandığını fark ettim, kolu koluma değiyordu. Samuel ve Peter durum hakkında konuşurken Lior sessizdi. Ona karşı öfke duyan tarafımın tılsımı bulamamasına sevinmesi kendime de öfke duymama neden oluyordu. Ondan nefret etsem de insanların ne suçu vardı ki? Kaşlarım bir anda çatıldı. Böyle şeyler düşünmemeliydim. Kendi soyumu, kendi halkımı düşünmek istiyordum ama biliyordum ki zihnim o yöne kaydığı anda Quincy de tüm düşüncelerimi kaplayacaktı.
💬
Tanrılar öldükten sonra ruhlarının nereye gittiğini tam olarak bilmiyordum. Bazılarının başka bir evrende tekrar dünyaya geldiğini fakat bu sefer insan olarak doğduklarını biliyordum. Peki ya diğerleri? Evrenimizde bazı kutsal sayılan ağaçlar vardı, onların da tanrı ruhuna sahip olduklarını bilirdik. Bu zamana kadar hiç bu tür şeyleri düşünme gereği duymamıştım. Şimdiyse her şeyi merak ediyor, öğrenmek istiyordum.
💬
Yol boyunca uzanıp zihnimi Quincy’den uzak tutmaya çalışırken hiç düşünmediğim şeyleri düşünmeye çalıştım. Alçaldığımızı hissedince gözlerim aralandı, hafifçe doğrulup kollarımı arkaya attım ve ellerimi kartalın sırtına bastırırken kısık gözlerle etrafıma bakındım. Hava neredeyse kararmıştı. Mor Leyleklerin sarayından yayılan ışığı görebiliyordum ama şehirde ışık yoktu; karanlığa gömülmüş gibiydi. Bu durum Peter’ın huzursuzca yerinde kıpırdanmasına neden oldu.
💬
Lior kartalı yaralı olmayan koluyla saraya doğru yönlendirirken hızlandığımız için hepimiz bir yerlere tutunduk. Okyanusun kenarındaki büyük saraya yaklaşmak için okyanusun üzerinden ilerliyorduk. Kayalara yaklaştık ve kartal daha da alçaldı. Gözlerim saraydaydı, bir hareketlilik yakalamaya çalışıyordum. Şehre baksam da bir şey göremezdim çünkü zifirî karanlıktı. Bir sorun mu vardı?
💬
Kartal pençelerini zemine sapladı, başımı kaldırıp uçurumun kenarındaki saraya baktım. Büyük camlarından ışık yayılsa da hareket eden bir beden görememiştim. Peter telaşla aşağı atlarken biz de arkasından atladık. Adımlarımız hızlıydı, Peter ise koşuyor, koşarken de ailesine sesleniyordu. Taş sütunların arasından geçip devasa büyüklükteki tahta kapıya, sarayın girişine yaklaştık. Kapı aralıktı, bu yüzden Peter beklemeden içeri girmişti.
💬
Saraya girdiğimizde bizi sessizlik karşıladı. Büyük ana girişte kimse yoktu. Etrafımda dönerek asma katta herhangi biri olup olmadığına baktım. Peter, “Baba, abi!” diye bağırırken salonlara girip çıkıyor, eli boş dönüyordu.
💬
“Sanırım kimse yok,” diye mırıldandığımı sadece yanımdaki üçlü duydu. “Nereye gitmiş olabilirler ki?”
💬
Lior başını kaldırıp merdivenleri çıkan Peter’a bakarken, “Bir sığınağınız falan var mıydı?” diye sordu, sesi boş sarayda yankılandı. Peter’ın adımları durduğunda telaşla bize baktı. “Belki tehlikeyi hissedip gizlendiler.”
💬
“Hayır, yok,” derken üst katlara çıkmaktan vazgeçip basamakları inmeye başladı.
💬
Hana, “Bence şehre de bakmalıyız,” dediğinde başımı salladım. “Şehrin üzerinde ince bir tabaka fark ettim. Kalkan gibi değildi.”
💬
“Burada da tuhaf bir enerji var,” derken etrafıma bakınıyordum. Gerçekten öyleydi, huzursuz hissettiriyordu. “Şehre gidelim.”
💬
Bu kez hızlı adımlarla değil, koşarak ilerledik. Saraydan çıkıp patika yola girdik. Saray uçurumun kenarında, bir kayanın üstündeyken şehir aşağıdaydı, bir ucu kumsala açılıyordu. Dik bir yol olduğundan ne kadar dikkat etmeye çalışsak da şehre inerken sürekli kayıyor, düşme tehlikesiyle burun buruna geliyorduk. Etrafın karanlık olması da tuzu biberi oluyordu. Hana uzun saç telini salladığında elinde ucu sivri bir mızrak oluştu. Diğer elini mızrağa doğru salladığındaysa mızrağın ucunda küçük bir ateş yandı.
💬
Ateş. Onun gücü bu muydu? Ateş gücü olan tanrıları elbette biliyordum fakat onun bu güce sahip olduğunu bilmiyordum.
💬
Ateşi az da olsa yolumuzu aydınlattığından şehre inmemiz kolaylaştı. Resmen kayarak toprak zemine indik. Şehrin sınırlarına yaklaştığımızda Hana’nın bahsettiği o ince örtüyü fark edebildim. Evet, koruma kalkanı gibi durmuyordu ama bunu tanrıların oluşturduğunu da anlayabiliyorduk. Tereddütle Peter’ın omzunu tutup sınırı geçmesine engel oldum.
💬
“Bunun ne olduğunu bilmiyoruz. Emin misin?” diye sordum ona bakarken.
💬
“Ne fark eder?” diye sorarken sesi sert çıktı. “Soyum yok, ailem yok, insanlarım yok. Düşünmekle zaman harcayamam.”
💬
Başka bir şey söylemeden omzunu silkti, elim omzundan kaydı. O hızla sınırdan geçerken arkasında durup bekledik. Bizim düşünmemiz gerekiyordu çünkü bizleri bekleyen ailelerimiz, insanlarımız vardı. Peter hiçbir şey olmamış gibi koşmaya devam edince bir sorun olmadığını düşünüp biz de arkasından ilerledik ve o ince perdeden geçtik. İlk sokağa adım atmamızla sanki bir örtü kalkmıştı ve tüm yaşam gözlerimizin önüne serilmişti.
💬
Şehirdeki ışıklar bir anda yandı, insanlar ve tanrılar bir anda önümüzde belirdi. Şaşkınlıkla durup onlara bakarken duruma anlam vermeye çalışıyordum. Tanrı Enzo hızlı adımlarla bize yaklaşırken Peter da babasına doğru koşuyordu. Baba ve oğul arasındaki kucaklaşmayı uzaktan izledik. İnsanlar evlerinde olsa da pencerelere çıkmış dışarıdaki tanrılara bakıyorlardı. Tüm tanrılar sokakları doldurmuştu.
💬
“Bir şey bulabildiniz mi?” diye soran Tanrı Enzo’yla hiçbir şeyden haberlerinin olmadığını anladım.
💬
“Evet,” dediğimde Enzo’nun bakışları bana kaydı. Onlara yaklaştık. “Biz ve Kızıl Parslar tılsımlarımızı bulduk.” Enzo şaşkınlıkla bir bana bir de oğluna bakıyor, oğlundan teyit almak istiyordu. “Siz neden buradasınız? Bir sorun mu çıktı?”
💬
Sorum tüm tanrıların birbirlerine kaçamak bakışlar atmasına neden oldu.
💬
Peter geri çekilirken, “Baba, ne oldu?” diye sordu tedirgin bir ifadeyle.
💬
“Siz gelmeden önce şehrin üzerini bir sis kapladı,” diye söze girdi ama sanki konuşmak istemiyor gibi bir hali vardı. O an ona daha dikkatli bakınca gözlerindeki yıkımı gördüm. “Ruh gibiydi. Ne olduğunu ben bile anlamadım. Saraya saldırdı. Biz de buraya kaçmak, şehrin üzerine görünmezlik örtüsü örtmek zorunda kaldık. İşe yaradı gibi, hâlâ başka bir sorun çıkmadı.”
💬
Peter, “Diğerleri nerede?” diye sorarak ailesini ararken babasının son sözlerine takılmamıştı ama ben takılmıştım. Başka bir sorun demişti, yani bir sorun mu çıkmıştı yoksa sadece saldırıdan mı bahsediyordu?
💬
Enzo, “Peter,” diyerek oğluna döndüğünde Peter’ın ailesini arayan bakışları babasına çevrildi. “Alexa…” Peter’ın kaşlarının çatıldığını gördüm. “Saldırı da onu kaybettik.”
💬
Peter geriye doğru sendelediğinde etrafta ağlayan birilerinin olduğunu, aslında tuhaf havanın sebebinin yas olduğunu anladım. Alexa, Peter’ın küçük kız kardeşiydi. Ben bile bu durumu algılayamıyorken Peter’ın ne düşündüğünü tahmin edemiyordum. Nasıl bir saldırıydı ki bir tanrıçayı kaybetmiştik?
💬
“Hayır hayır,” dedi Peter birkaç adım gerilerken. Kocaman gözlerle tanrıların yüzüne bakarken o gözlerin tek bir kişiyi aradığını, bulamayacağını bilerek çaresizce tanrıların yüzlerinde gezindiğini gördüm. “Hayır. Nerede?”
💬
Peter bir anda koşmaya başladı. Tanrılar ona yolu açarken kardeşinin adını bağırıyor, onu ve ailesinin diğer üyelerini bulmak için her yere bakıyordu. Enzo’nun sarsıldığını gördüm, tanrılardan biri onu kolundan tuttuğunda adımlarım çoktan ona doğru düşmeye başlamıştı. Soğukkanlı olmak zorundaydım çünkü onların şu an olamayacağını biliyordum ve bu onlara pahalıya patlayabilirdi.
💬
“Enzo,” diye mırıldandım. “Kaybınız için çok üzgünüm.”
💬
Enzo başını kaldırıp bana baktığında sertçe yutkundum. Demek gözlerindeki bu yıkımın sebebi buydu. Karşımdaki tanrının gözlerinde çocuğunu kaybetmiş olmanın verdiği acıdan doğan bir ateş yanıyordu. Bu ateşi tanıyordum. Yakın zamanda Kael ve Bethany’nin gözlerinde de görmüştüm.
💬
“Sizi böyle bir haldeyken bir şeylere zorunda bırakmak istemem ama bizim hareket etmemiz gerekiyor,” diye fısıldadım. Resmen eğilip bükülmüştüm çünkü yanlış anlaşılmak istemiyordum. “Nasıl bir sorunla karşı karşıya olduğumuzu bilmemiz ve bir an önce şehrinizdeki bebekleri kontrol etmemiz gerekiyor. Basilisk şehri de Kızıl Parsların şehri de savaşla burun buruna geldi. Kızıl Parslar tılsımlarını buldukları için sorundan kurtulmuş olsalar da Basiliskler de sizler de hâlâ tehlikedesiniz.”
💬
Enzo söylediklerimi dikkatle dinliyor gibi görünse de ne kadarını anlıyordu bilmiyordum. Derin, titrek bir nefes aldı. “Morwenna, o şey her ne ise hiçbirimizin gücü ona yetmedi,” dedi çaresizlikle. “O şey… O şey tanrı yiyor.”
💬
“Ne?”
💬
Bu tepkiyi veren sadece ben değildim. Arkamda duran Lior, Hana ve Samuel de benimle aynı anda aynı tepkiyi vermişlerdi.
💬
“Tanrı yiyor,” dedi Enzo tekrardan, acı çektiği yüz ifadesinden belli oluyordu. “Kızımı yakaladı, bizden aldı. Onunla birlikte birkaç tanrımızı daha kaybettik. Artık bir bedenleri bile yok, yok oldular.”
💬
Lior’un, “Siktir,” diye fısıldadığını duydum. “Tanrı yiyen mi?”
💬
Enzo, “O şey şehrin etrafında dolanıyor, hissedebiliyorum,” diye devam etti konuşmasına. “Ve muhtemelen sizi de şehre girerken fark etmiştir. Bu örtü bizi ne kadar korur bilmiyorum.”
💬
“Hemen,” dedim bir adım gerileyerek. “Hemen bebekleri kontrol etmemiz gerekiyor.”
💬
Onların tılsımları bu şehirde değilse ne yapacaktık? Diğer tanrıların henüz Siyah Mantarların şehrine vardığını düşünmüyordum, hâlâ yolda olmalılardı. Bizden biri olmasa da en azından onlardan birinin bulmasını umuyordum ama eğer tılsımları Kovanların şehrindeyse o zaman işler çok kötü bir hâl alacaktı. Tanrı yiyen olması, insanların tehlikede olmadığı anlamına gelir miydi?
💬
Aklıma gelen bu soruyu hiç düşünmeden sordum. “Peki insanlara saldırdı mı? İnsanlara bir zarar veriyor mu?”
💬
Enzo’nun umutsuzca, “Bilmiyorum, şehre henüz girmedi,” demesi işleri hiç de kolaylaştırmamıştı.
💬
“Kaç bebek var? Araştırdınız mı?” diye soran Lior’du.
💬
Enzo’nun kolunu tutup ona ayakta durabilmesi için destek olan tanrı, “Beş yenidoğan var, hepsi bizden,” diye yanıtladı.
💬
Lior’un bakışları tanrının yüzüne sabitlenirken, “Yerlerini gösterin,” dedi.
💬
Enzo geri çekilip, “Göster onlara Stefan,” dediğinde adının Stefan olduğunu öğrendiğim tanrı hızla başını salladı.
💬
Tüm tanrılar kenara çekilerek bize yolu açtılar. Peter’ın bir yerlerde hâlâ bağırdığını, ağladığını duyabiliyordum. Stefan’ı takip ederken kopan gürültü bakışlarımızın gökyüzüne çevrilmesine neden oldu. Şehrin üzerini kaplayan o ince örtüye, sonra da örtünün dışında bir yılan gibi kıvrılan, belirli bir şekli olmayan yaratığa baktım. Tanrı yiyen canavarımız bu olmalıydı. Onun tarihimizde ne gibi bir yeri olduğunu, adını bilmiyordum.
💬
Canavarın örtüye doğru atak yaptığını, örtüyü titreştirdiğini gördüğümde gözlerim irileşti. Tüm tanrılar korkuyla mırıldanmaya, dualar etmeye başlamıştı. Bazıları silahlarını çıkarsa da bir işe yaramayacaklarını zaten biliyorlardı. Canavar tekrar kendini örtüye vurup içeri girmeye çalıştığında, “Çabuk olun!” diye bağırdım. Eğer o örtüyü aşar ve şehre sızarsa şimdiye kadarki en büyük felaketi yaşamış olurduk. “Tılsımı bulmamız gerek, koşun!”
💬
˚⊱🔮⊰˚
💬
Haftaya görüşmek üzere!
💬
Instagram: aycannsariahmet
💬
Tiktok: artemisinuykusuu

[Paragraf: para-1] Muhteşem bir görsel