💬

💬
🎧: Egor Kreed&Jony, дым
💬
🎧: Furkan Halıcı, Bizi Sen Kurtar
💬
Su sesini duyuyordum. Tavandan düşüp zemine çarpan su damlalarının sesi kulaklarımı doldururken yanağım sert zemine yaslıydı, başımı kaldıramıyordum. Başka sesler de vardı ama her zamanki gibi odaklanabildiğim, diğerlerinden ayırabildiğim tek ses, su sesiydi. Sonra bir ses daha duydum. Güçlü ayak sesleri boş sayılabilecek olan deponun içinde yankılandı. Gözlerimi zar zor açabildiğimde, yerde su birikintilerinden çok kanın oluşturduğu küçük göletler olduğunu gördüm.
💬
Birinin uyuşmuş bedenimi kucakladığını fark ettim, kollarının baskısı güçlüydü fakat kanımda dolanan her neyse zihnim bedenimden ayrılmış gibi hissettiriyordu. Baygın bakan gözlerim zemine kaydı, başka adım sesleri daha duydum, sanki birileri koşuyordu. Ama bunun da üzerinde çok duramadım. Gözlerim bir noktada takılı kaldı. Kan sızdıran bedenlerin arasında yatan adama baktım. Ağzından akan kan, yüzünün zemine yapışmış kısmının etrafında kan halkası oluşturmuştu.
💬
Kuru dudaklarım aralandı, “Tibet,” diye fısıldadım. Beni duyamayacağını biliyordum, kendi sesimi ben bile çok uzaklardan geliyormuş gibi duyabilmiştim. O, nefes alıyor muydu?
💬
1 Gün Önce…
💬
Elimdeki kadehi masaya geri bıraktım, kollarımı masanın üzerine koyup yanağımı da koluma yasladım. Yüzüm, dans eden insanlara dönüktü. İçeride yoğun bir müzik vardı ama kulaklarım öyle çok uğulduyordu ki müzik sesi bana oldukça az geliyordu. Çaprazımdaki kadının eğildiğini, yanımda oturan Tibet’e yaklaştığını gördüm. Göz ucuyla bana bakarken, “Sanırım onu durdurman gerek,” dediğini duydum. Benden bahsediyor olmalıydı ama bunu umursamadım.
💬
Tibet bana bakmadan, “Durması gerektiği yeri bilir,” dedi. Biliyor muydum?
💬
Kadın gözlerini devirerek geri çekildi, ardından yanındaki adamın omzuna dokundu ve ayaklandı. Onlar birlikte masadan kalkarken dans pistindeki gözlerimi Tibet’e doğru çevirdim. Sakin bir yüzle kalabalık insan yığınını izliyordu. Ona baktığımı hissettiğinden midir bilinmez başını çevirdi, gözleri yüzümü buldu. İçeride duvarlara çarparak dağılan renkli ışıklar olmasına rağmen göz rengi koyu görünüyordu. Gözlerinin üzerine gölge düşmüş gibiydi.
💬
Gözleri kısaca yüzümü inceledikten sonra bana yaklaşıp, “Gece yola çıkacağız,” diye mırıldandı. Kulaklarım uğuldasa da onun sesini net bir şekilde duyabildim. “Daha fazla bir şeyler içmesen iyi olacak.”
💬
Yanağımı koluma daha sert bastırırken, “Hani duracağım yeri bilirdim?” diye sordum, bu onu hafifçe gülümsetmişti.
💬
“Bazı konularda bilmiyor olabilirsin, bu doğal ama bunu başkalarının bilmesine gerek yok,” dediğinde burnumdan sert bir nefes vererek güldüm.
💬
Bu mekâna iki saat önce gelmiştik. Tibet’in görüşmesi gereken insanlar olmuştu ve Tibet de bana gelmemin iyi olabileceğini, görüşeceği insanların arkadaşı olduğunu söylemişti. Az önce masadan ayrılan kadının adının Cansel, beraber götürdüğü adamın da Erkan olduğunu öğrenmiştim. Onlar haricinde Hilal, Enes ve Süha da vardı. Cansel ve Erkan sevgililerdi, Hilal ve Süha ise kardeş. Ailelerin yakın olması, onların da bir arada olmasına, arkadaşlık ilişkilerinin gelişmesine neden olmuştu. Bunları bana anlatan Hilal’di. Tibet’in onlarla olan yakınlığını hissedebilmiş olsam da bana İlkay’la daha yakınmış gibi gelmişti.
💬
Onları gördüğümde yüzlerinin bana tanıdık gelme sebebi, onların da Görkem’in restoran açılışında olmasıydı. Tabii Hilal bundan da bahsetmese benim aklıma gelmezdi. O gün insanların kim olduğuyla çok da ilgilenmemiştim. Tibet’le gerçekten sevgili olmadığımızı bildiklerini anlamıştım ama bununla ilgili herhangi bir şey sormamış ya da söylememişlerdi. Belki de onları tembihleyen Tibet’ti. Ben daha çok insanların bize ne şekilde yardımı dokunacağıyla ilgileniyordum.
💬
Yüzümü kolumdan ayırıp doğrulduğumda görüşüm bulanıklaştı, başım dönüyor, midem çalkalanıyordu. Alkol ile ilgili bir problemim yoktu, daha çok içmemeyi tercih eden taraf bendim. Çünkü bana kontrolümü kaybettirecek herhangi bir şey bile beni rahatsız ediyordu. Bunun farkındalığı tekrar bedenime yüklenince ellerimle yüzümü sıvazlayıp saçlarımı geriye attım, derin bir nefes aldım.
💬
Koluma biri dokununca irkildim. “Lavaboya gideceğim, gelmek ister misin?”
💬
Kızardığına emin olduğum gözlerimi diğer yanımda oturan Hilal’e çevirdim. “Olur,” diye mırıldandım. Elimi yüzümü yıkasam iyi olacaktı.
💬
Konuşmamızı duyan Tibet, biz ayaklandığımızda nereye gittiğimizi sorgulamadı. Benim kalkmamla birlikte Enes de ayaklanmış, benim az önce kalktığım yere oturarak Tibet’e doğru dönmüştü. Anlaşılan konuşacak şeyleri vardı. Çantamın sapını omzuma sabitleyip metal merdivenleri yavaşça inmeye başladım. Neyse ki makosen ayakkabılarımı giymiştim, yürürken zorluk çekmiyordum. Üzerimdeki siyah, düz, bedenime yapışan spor elbisenin eteğini düzeltirken lavabonun olduğu koridora giren Hilal’i takip ettim. Koridorun içerisi kadar kalabalık olmaması bana rahat bir nefes aldırmıştı.
💬
Girdiğimiz lavabo temizdi, herhangi bir kötü kokuyla ya da görüntüyle karşılaşmamak beni mutlu etmişti. Aslında mekânın genel havasına bakıldığında şu ankinin aksi bir görüntü de insanın aklına pek gelmezdi. Hilal kabinlerden birine girerken çantamı kenara bırakıp elimi musluğun altına uzattım. Avuçlarıma doldurduğum soğuk suyu art arda yüzüme çarparken sağ tarafımdaki kızların konuşmaları kulaklarıma doluyordu. Yüzümdeki o yanma hissi biraz azalınca ellerimi suyun altından çektim. Elime aldığım birkaç kâğıt havluyla yüzümü kuruladım. Kullandığım peçeteyi çöpe atarken gözlerim yansımamdaydı.
💬
Esmer tenim solgun görünüyordu ve bunun alkolle çok da bir alakası yoktu. Yanaklarımdaki o alkol kızarıklığı bile yüzüme canlılık katamamıştı. Göz ucuyla kızların aynaya düşen yansımalarından bana baktıklarını fark ettiğimde duruşumu dikleştirdim. Şu anki halimi mi garipsemişlerdi yoksa başka bir nedeni mi vardı bilmiyordum, bakışlarından rahatsızlık duyacak kadar önemsememiştim. Yüzümü yıkadığım sırada ıslanan saçlarımı geriye doğru attım, ardından kenara bıraktığım çantamı açtım. Çantamdan çıkardığım kahve tonlarındaki rujun kapağını kaldırırken aynada duvar kenarındaki kızla tekrar göz göze gelmiştim. Bakışlarında kötü bir anlam yoktu, biraz şaşkınlıkla, biraz da merakla bakıyordu.
💬
Rujumu sürdüğüm sırada kabinden çıkan Hilal’i gördüm. Hilal gülümseyerek bana yaklaştı, ellerini yanımdaki diğer musluğa uzattı. O ellerini köpükleyip durularken duvar kenarındaki kızıl saçlı kız, “Seni görmeyeli uzun zaman olmuş, Hilal,” dedi, Hilal başını çevirip ona baktı. “Neredeyse tanıyamayacaktım.”
💬
“Tanıyamayacağın kadar zaman geçti mi ya?” diye alayla sordu Hilal, kız buna güldü. Kızın gülüşünde bir tık kinaye sezdim.
💬
Ben rujun kapağını kapatıp çantama geri atarken, “Aranıza yeni katıldı sanırım,” dediğini duydum. Benden bahsettiğini anlayınca yan gözle ona baktım, koyu renk gözleri bendeydi.
💬
Hilal ellerini kuruladığı sırada, “Yeni sayılmaz, Tibet’in sevgilisi,” diye açıklamada bulundu. Kaşlarımı çatmamak için kendimi tuttum. “Eminim açılış fotoğraflarından görmüşsündür ya da kulağına gelmiştir, Pelin. Tabii sen tanıyamamışsındır.”
💬
Kızın Hilal’in son cümlesindeki imayı anladığına emindim ama o sanki bunun aksiymiş gibi gülmüştü. Gözlerimi devirme isteğini bastırıp, “Ben dışarıda bekliyorum,” diyerek çantamı aldım.
💬
Hilal de “Geliyorum,” dedi ve kullandığı peçeteyi çöpe attı. “Görüşürüz, Pelin.”
💬
Ben lavabodan çıkarken kızın da ona aynı şekilde karşılık verdiğini duymuştum. Hilal de hemen arkamdan çıkmış, yanımda yürürken çantasının fermuarını kapatmakla uğraşıyordu. Yüzümü yıkadığım için o alıklığım biraz azalmıştı, müzik sesi artık netti ve bu başımı zonklatmaya başlamıştı.
💬
“Süha’nın eski sevgilisi,” diyen Hilal’e baktım. Şirin, küçük bir yüzü vardı. Benimki gibi uzun siyah saçları göğüslerinin üzerine serilmişti. Benim aksime topuklu ayakkabı giyiyordu, bu sayede aynı boyda görünüyorduk. “Abim onun yüzünden aylarca kendini eve kapattı, umarım karşılaşmazlar.”
💬
“Neden?” Aslında merak etmiyordum ama onun bütün akşam benimle olan konuşma çabasını kırmak istemiyordum. İyi birine benziyordu.
💬
“Süha’ya artık onu sevmediğini falan söylemiş, ayrılmak istemiş,” dedi dudak bükerek. Kıza karşı bir öfkesi vardı, bunu gizlemiyordu. “Açıkçası bu bana absürt gelmedi. Sonuçta birine karşı olan ilgin bitebilir, ilişkiyi uzatmak istemeyebilirsin.” Yanlışlıkla koluna çarptığı kızdan özür diledikten sonra tekrar bana döndü. “Biriyle nişanlanacak kadar ilişkiyi ilerletmek, sonra ona karşı ilgini kaybetmek ama bir iki ay sonra başkasıyla nişanlanmak falan, bilmiyorum, tuhaf.”
💬
“Anlaşılan abinden sonra bu kadar çabuk biriyle ilerlemesini garipsiyordun,” dedim koridordan çıkıp merdivenlere yönelirken.
💬
Hilal sesini duyurmak için bana biraz daha yaklaşıp, “Olmayacak bir şey değil elbette ama yine de evet, garipsedim,” dedi, anladığımı belirtmek için başımı salladım. Hilal de konuyu daha fazla uzatmadı.
💬
Masaya yaklaştığımızda İlkay’ın da diğerlerinin yanında olduğunu gördüm. Biz lavabodayken gelmiş olmalıydı. Enes geldiğimizi fark edince ayaklanıp karşı tarafa geçti, ben de yeniden Tibet’in yanına oturdum. Çantamı yanıma koyarken İlkay’la göz göze geldik, bana göz kırptı ama ona düz bir ifadeyle bakıyordum. Bu bir problem olduğundan değildi, sadece boş bir zihinle mimiklerimi kontrol edebilmek güçtü.
💬
İlkay kolunu masaya koyup gözlerini Enes’e dikti. “Yapabileceğinden emin misin?”
💬
Bu sorusuna bir anlam veremedim. Muhtemelen ben yokken konuşulan bazı şeyler olmuştu.
💬
Enes başını sallayıp, “Problem çıkmayacak,” dediğinde ona baktım. Beyaz tenliydi. Simsiyah saçlarının üst kısmı uzundu. Gözleri siyah gibi duruyordu, göz yapısı ise çekti, Asyalıları anımsatıyordu. Düz bir şekilde inen burnunun ucu sivri ve kalkıktı. Onu tanımıyordum ama ona bakarken bana birini hatırlatıyordu. Kimi hatırlattığını henüz bulamamıştım, muhtemelen eskiden tanıdığım birine benziyordu.
💬
Süha gülerek kolunu Enes’in omzuna attı. “Babana kazık atmak konusunda bu kadar istekli olman gözlerimi yaşartıyor.”
💬
Kaşlarım çatıldı, gözlerim hızla Tibet’i buldu. Tibet durumundan haberdar olmadığımı hatırlamış olmalı ki bardağını kenara bırakıp onu duyabilmem için bana yaklaştı. “Enes’in üvey babası da ortaklardan biri. Babası onu Atina’ya yolluyor denetlemesi için ama Enes bizim tarafımızda.”
💬
Çatık kaşlarım düzeldi, gözlerinin içine bakakaldım. “Neden böyle bir şey yapıyor ki? Araları iyi değil mi?”
💬
Tibet biraz daha yaklaştı, gözlerim anlık sohbet etmeye devam eden diğerlerine kaydı, bize bakmıyorlardı. “Annesi, öz babasını bırakıp bu adamla birlikte olmuş,” dediğinde neden daha fazla yaklaştığını anlamıştım. Belli ki arkadaşının duymasını istemiyordu. “Adam annesine iyi davranıyor fakat Enes’e iyi davranıyormuş gibi görünse de işin arka yüzü farklı. Enes’i daha çok pis işleri için kullanma derdinde.”
💬
Öğrendiğim bu yeni bilgi beni öfkelendirdiğinde gözlerimi kıstım. Sesimi alçaltıp ona doğru dönerek, “Annesine neden söylemiyor?” diye sordum ama yüz yüze gelince bir an duraksadım, irkilerek geri çekildim. Yakınlığını hesap edememiştim.
💬
Tibet birkaç saniye yüzümü inceledi, ardından, “Her şeye rağmen annesini seviyor, canı sıkılsın istemiyor,” dediğinde yutkunarak başımı salladım. Gözlerimi ondan uzaklaştırıp diğerlerine baktığım sırada onun hâlâ bana baktığını hissedebiliyordum.
💬
İlkay bir anda bana doğru dönüp, “Sen hazır mısın bakalım?” diye sorunda yeniden irkildim. İrkilmem onu duraksattı. “Korkutmak istemedim.”
💬
“Dalmışım,” dedim ağzımın içinde geveleyerek. “Sen gelmeyecektin değil mi?”
💬
Alayla dudaklarını büküp, “Birinin kalıp kıçınızı toplaması gerekiyor hayatım,” dediğinde yine dalgın bir şekilde başımı salladım. Hareketlerimi tuhaf karşıladığının farkındaydım.
💬
“Biz artık kalkalım, yola çıkacağız daha,” dedi Tibet. O ayaklanınca ben de çantamı alıp ayağa kalktım. “Öğlen saatlerinde orada oluruz, haberleşiriz.”
💬
“Ben de sizinle geleyim, vereceğim şeyler var,” deyince İlkay, Tibet başını sallayarak onu onayladı.
💬
Henüz yeni tanışmış olsam da Cansel de Hilal de bana garip davranmamışlardı, aksine arkadaşça yaklaşmışlardı. Bu yüzden bana sarılarak veda ettiklerinde onlara aynı şekilde karşılık verdim. Diğerleriyle de kısaca el sıkışıp Tibetlerden önce merdivenlere yöneldim. Yola çıkmadan önce duş alıp tamamen kendime gelmem gerekiyordu. Yanıma almak için küçük bir çanta hazırlamıştım, o konuda rahattım. Tahminen bir dokuz on saat kadar yolumuz vardı ve muhtemelen de yolu uykulu geçirecektim. Uzun araba yolculuklarından pek hoşlanmıyordum, uzun süre hareket edememek beni rahatsız ediyordu.
💬
Tibet ve İlkay da yanıma geldiğinde birlikte mekândan çıkıp Tibet’in aracına yöneldik. Bu sabah mezarlığa gitmiş, onları ziyaret etmiştim. Hem onları hem de onlardan cesaret almak istemiştim. Belki orada bir ruh olarak da olsa karşımda olsalar beni engellemek isterlerdi ama ben onların beni anladıklarına, beni desteklediklerine inanmak istiyordum. Kaybedecek hiçbir şeyi kalmayan bir insanın öfkesinin ne denli yakıcı olabileceğini görmelilerdi. Çünkü bugün böyle bir insana dönüştüysem, bunun sebebi onlardı. Beni bir anlık bile olsa suçlayamazlardı.
💬
Marinaya döndüğümüzde kendi aracına yönelen İlkay’ı görünce, aracını burada bırakıp taksiyle yanımıza geldiğini anlamıştım. Arabasının bagajından iki çanta çıkarıp bagajı kapattı. Tibet’in arkasından yata atlarken bir gözüm de İlkay’daydı. Ayakkabılarımı çıkarıp kenara attıktan sonra çantamı masaya bıraktım. Tibet de o sırada kapıyı açıp içeri geçmişti. Bu gece hava biraz esintili olduğundan yat, olduğu yerde hafifçe sağa sola yalpalıyordu.
💬
Sandalyeyi çekip oturdum, parmaklarım zonklayan şakağımı buldu. Ben şakağımı yavaşça ovarken İlkay çantaları kenara bırakıp karşıma oturdu. “Hazırlanman gerekmiyor mu senin?”
💬
Şakağımı ovmaya devam ederken göz ucuyla ona baktım. “Hazırım zaten,” dedim huysuz bir sesle.
💬
Bir an ciddileşti. “Babaannenle konuştun mu?”
💬
O bunu söyleyene kadar bu konu aklımda değildi. Sırtımı sandalyeye yaslayıp, “Durumdan bahsedersem engel olmaya çalışır,” dediğimde İlkay’ın kaşları havalandı.
💬
“Öğrenmeyeceğinden emin misin?”
💬
Alayla, “Sen mi gammazlayacaksın?” diye sordum.
💬
İlkay başıyla bir yeri işaret ettiğinde gözlerim işaret ettiği yöne kaydı. “Bana pek de gerek yok gibi.”
💬
Park edilmiş haldeki siyah aracın dışında dikilen bir adam vardı ve adam doğruca olduğumuz yöne bakıyordu. Kaşlarımı çatıp, “Tibet’e onları atlatmasını söyleyeceğim,” derken hâlâ adama bakıyordum.
💬
“Kimleri?” diye soran Tibet masaya yaklaştı.
💬
“Babaannemin peşime taktığı adamları,” diye homurdanıp önüme döndüm. “Neyse, ben üzerimi değiştirip geleyim.”
💬
Tibet başını salladı. “Bir saate çıkarız.”
💬
Ben içeri geçerken onların odakları, İlkay’ın getirdiği çantalara yönelmişti. Çantalarda ne olduğunu bilmesem de tahminlerim vardı. Merdivenlerden inip kaldığım odaya geçtim. Kendim için birkaç parça kıyafet aldıktan sonra odadan çıkıp banyoya girdim. Şimdilik sadece nereye ne için gittiğimizi biliyordum. Bir gün önceden gitme sebebimiz oturup duruma bakmak, tam planının ne olduğunu konuşmaktı. Gireceğim ortamın şimdiye kadarki girdiğim ortamlardan çok farklı olacağının bilincindeydim. Cebinde oyuncak tabancayla geleceklerini düşünmek saçmalık olurdu.
💬
Canımın yanma ihtimali vardı. Tehlikede olacaktım, belki başıma çok kötü şeyler gelecekti ya da direkt öldürülecektim. Bunların hepsi bir ihtimalden fazlasıydı ama bir anlık da olsa hiçbirini düşünmemiştim. Dert edeceğim tek ihtimal, onların canını yakmadan şutlanmak olurdu.
💬
Duşumu alıp tamamen kendime geldikten sonra kurulandım ve yanımda getirdiğim kıyafetleri giydim. Dişlerimi fırçalayıp banyodaki diğer işlerimi de hallettiğimde geriye kalan tek şey saçlarımı kurutmaktı. Kafama doladığım küçük havluyla banyodan çıkıp odaya döndüm. Saç kurutmakla uğraşmak istemiyordum ama dışarıda rüzgâr vardı. Herhangi bir baş ağrısı ya da sinüzitin kendini göstermesi bütün keyfimi kaçırırdı. Kendimi işe yaramaz bir hale sokmaya niyetim yoktu.
💬
Islak saçlarımı tarayıp Tibet’e ait fön makinesi ile kuruttum. Kullanabilmem için koridordaki küçük masanın üzerine bırakıyordu. Ben de kullandıktan sonra aldığım yere geri bırakıyordum. Genelde saçlarını ıslak görüyordum ama garantici bir insan olduğunu anlamam uzun sürmemişti. Onunla aynı çatının altında olmak, ister istemez onu daha iyi tanımama neden oluyordu. Bundan şikayetçi değildim. Birlikte hareket edeceksek birbirimizi daha iyi tanımalıydık.
💬
Ellerimi kot şortuma sürtüp derin bir nefes aldıktan sonra kapının kenarına bıraktığım çantamı aldım. Gerekebilecek çoğu şeyi içine koymuştum, fazlasına ihtiyacım olacağını sanmıyordum. Ki ihtiyacım olursa da temin edebilirdim, bu yüzden kafa yormuyordum. Telefonumu arka cebime sıkıştırıp çantayı da alarak odadan çıktım. Rahat bir spor ayakkabı giymiştim, rahat olmam önemliydi. Hem ayakkabıları hiç kullanmadığım için şimdiden giymem de sorun yaratmazdı.
💬
Üst kata çıktığımda onları bıraktığım yerin aksine içeride buldum. İlkay’ın elinde gördüğüm iki çanta da ağzı açık bir şekilde yerde duruyordu. Bir çantanın içinde çeşitli kablolar, cihazlar vardı, diğerinde ise kâğıt yığını. Elimdeki çantayı cam koltuğun kenarına bırakıp onlara yaklaştım. İlkay pürdikkat kucağındaki dizüstü bilgisayarına bakıyordu. Tibet ise benim geldiğimi görünce elindeki kağıtları çantanın içine atmış, bakışlarını bana çevirmişti.
💬
“Hazır mısın?” diye sorduğunda başımı salladım. “Çıkalım o halde, yolumuz uzun. İlkay biz dönene kadar burada kalacak.”
💬
“Yanınıza herhangi bir şey almayın, çevirmeye falan takılırsınız ya da sınırda problem çıkar,” dedi İlkay başını bilgisayarından kaldırıp.
💬
Tibet dikkatli gözlerle bana bakıp, “Hançeri yanına almadın değil mi?” diye sorduğunda kaşlarım çatıldı.
💬
“Aldım.”
💬
Başını iki yana sallayarak, “Onu burada bıraksan iyi olur,” dediğinde yanağımın içini sertçe ısırdım. “Ona orada ihtiyacın olmayacak.”
💬
“Lazım olabilecek şeyleri orada size verecekler,” dedi İlkay da.
💬
“Pekâlâ,” dedim gönülsüz bir şekilde. Çantanın fermuarını açıp eşyalarımın arasında duran hançeri çıkardım. Gözlerim işlemeli kınında gezerken bir an duraksadım. O günden sonraki gün Tibet hançeri tamamen temizlemişti.
💬
“Ver bana,” dedi İlkay elini öne uzatıp. “Odaya gitmekle vakit kaybetme. Döndüğünde sana geri veririm.”
💬
Anlık bir tereddüdün sonunda hançeri ona uzattım ama bu tereddüdüm Tibet’in gözünden kaçmamıştı. Tibet benim çantamla birlikte kendi için hazırladığı çantayı da alıp dışarı çıkarken arkasından ilerledim. İlkay da bizimle birlikte yattan indi. Ellerini ceplerine sokup gözlerini yüzlerimizde gezdirdi. Altımda kot şort, üzerimde ise sıfır kol, kısa bir tişört vardı. Esen serin rüzgâr bacaklarıma ve belime çarpıyordu. Ürpererek kollarımı göğsümde topladım.
💬
İlkay elini cebine atıp kimliğimi bana uzatırken, “Planın dışına çıkmamaya çalışın, başka ülkede olacağınızdan dışarıdan saniyesinde müdahale edemem,” dedi.
💬
“Bir sorun olursa kendim de hallederim,” dedi Tibet elindeki çantalarla araca ilerlerken. Gözlerim onu takip etti. Kendi aracına değil de başka bir araca doğru yürüdüğünü fark edince kaşlarım çatıldı.
💬
“Birbirinize zorluk çıkarmayın,” dediğinde İlkay, başımı ona doğru çevirdim. “Aranızda yaşanacak küçük bir anlaşmazlık bile işi boka batırır.”
💬
“Yaşayacağımızı sanmıyorum,” dedim bana verdiği kimliği çantama atarken. “Görüşürüz.”
💬
İlkay yavaşça başını salladı. Ona arkamı dönüp Tibet’in sürücü koltuğuna geçtiği araca yürüdüm. Göz ucuyla da ileride duran siyah araca bakıyordum. Adam artık dışarıda değildi. Bir yere gideceğimizi anlamış olmalı ki bizi takip etmek için aracına binmişti. Siyah cipin kapısını açıp koltuğa yerleştim. Kapımı kapattığımda Tibet aracı çalıştırmıştı. Arka cebimdeki telefonu alıp bacaklarımın arasına attıktan sonra emniyet kemerimi taktım.
💬
“İlk önce şunları atlatalım,” dedi Tibet aracı marinadan çıkardığı sırada. Yan aynaya baktığımda aracım arkamızda olduğunu gördüm. Kendilerini gizleme gereği duymuyorlardı zaten.
💬
Geç saatlerde olduğumuz için yollar boştu. Tibet aracın hızını arttırdı, diğer şeride geçti. Ana yolda hızla ilerlerken sessizdim, yola konsantre olduğundan dikkatini dağıtmak istemiyordum. Tekrar sağ şeride geçti, hızını düşürmedi. İlerideki yol ayrımını gördüğümde ne yapacağını anlamıştım. Yol ayrımına geldiğimde hızını düşürmeden sağdan devam ettiğinde arkamızdaki aracın fren sesini duydum ama çoktan yol ayrımını kaçırmışlardı. Böyle basit bir numarayı yutmalarının tek sebebi böyle bir hareketi şu an beklemiyor oluşlarındandı. Ki bu durum onları daha çok paniğe sokacaktı.
💬
Tibet bir süre sonra aracı ana yoldan çıkarıp ara sokaklara sokmuş, en az yarım saat bizi ara sokaklarda gezdirmişti. İşini sağlama almak istiyordu anlaşılan. Bacaklarımın arasındaki telefon çalmaya başladığında gözlerimi devirerek elimi telefona attım. Gecikmiş bile sayılırdı, ben daha erken aramasını bekliyordum. Büyük ihtimalle adamlar onu aramadan önce bir süre daha bizi bulmaya çalışmışlardı, bulamayınca da haber vermişlerdi.
💬
İlk çalışta açmadım ama telefon kapanır kapanmaz tekrar çalmaya başlayınca yanaklarımın içini şişirerek aramayı yanıtladım. Telefon açılmasıyla babaannemin, “Bu da nereden çıktı?” diye sorması bir oldu.
💬
“Ne nereden çıktı?”
💬
“Benimle görüşmek istememeni anlarım,” diye soludu öfkeyle. “Kendine zaman tanıyor deyip beklerim ama bunu yapamazsın, bana seni koruma konusunda engel olmazsın, Niran!”
💬
Babaannemin bağırışını Tibet de duymuş, bakışlarını bana çevirmişti. Burnumdan sert bir nefes verip gözlerimi birkaç saniye kapalı tuttum. “Seni engellediğim falan yok,” dedim sakin olmaya özen göstererek. “Sadece sürekli izlenmekten sıkıldım.”
💬
“Ben de bundan keyif alıyor değilim,” dedi, sesi şimdi normal seviyedeydi. “Bu saatte nereye gittiğinizi sorabilir miyim?”
💬
Gözlerimi devirip, “Bir yere gitmiyoruz,” dedim. “Aynı yerde durmaktan bunaldım, arabayla küçük bir gezintiye çıktık.”
💬
Birkaç saniyelik bir sessizliğin ardından, “Çantalarla mı?” diye sorduğunda gözlerimi sıkıca yumdum.
💬
“Şu an birbirimize bağırmaktan ileriye gidemeyeceğiz,” deyip gözlerimi araladım. “O yüzden sonra konuşalım babaanne.”
💬
Konunun uzayacağını anlayınca bir şey söylemesini beklemeden telefonu kapatıp sessiz moda aldım. Bana kızdığının farkındaydım, ben ona kızmıyordum. Onu anlamıyor da değildim ama gerçekten bunaldığımı hissediyordum. Sanki ben boş bir odanın ortasında oturuyordum, herkes bir gölge şeklinde benim üzerime gelip boğazıma sarılıyordu. Bunu onlara anlatamıyordum. Anladıklarını söyleseler de anlamıyorlardı.
💬
Tibet ne bir şey sordu ne de söyledi. Başımı cama yasladığımda elini uzatıp bir tuşa bastı, çalmaya başlayan müzik arabanın içini doldurdu. Verdiğim sıcak nefes camda buğu oluşturdu. Şarkıyı söyleyen adam yoruldum artık diyene kadar şarkıya kulak kesilmemiştim ama bunu söylemesiyle ilgimi üzerine çekti. Biri elleriyle omuzlarıma bastırıyormuş, koltukta iki büklüm olmama neden oluyormuş gibi hissettim. Bazen hiçbir problemim olmasa da melankolik şarkılar dinleyerek kendimi o moda sokardım. Gerçekten üzüldüğüm anlar da olurdu ama şimdi dönüp baktığımda o sahte duyguların hiçbir şekilde gerçeği yansıtmadığını anlayabiliyordum. Şu an şarkıyı dinleyerek kendimi daha da üzmek değil, şarkının kapanmasını, yok olmasını istiyordum.
💬
Şarkı henüz bitmeden Tibet şarkıyı değiştirdi. Bu kez çalan İngilizce bir şarkıydı. Parmaklarıyla direksiyonda ritim tuttuğunu fark edince göz ucuyla ona baktım. Sesini duyurmadan dudaklarını oynatarak eşik ettiğini fark etmek kaşlarımı kaldırmama, az önceki dalgın halimden sıyrılmama neden oldu. Şarkının sözlerine bakılırsa eğlenceli bir şarkı da değildi. Sevdiği bir şarkı mıydı? Gözlerim ekrana kaydı, şarkı ismine baktım. Bleeding.
💬
“Aşk acısı falan mı çekiyorsun?” diye sorduğumda dudakları hareket etmeyi kesti.
💬
Burnundan sert bir nefes vererek güldü. “O nereden çıktı?”
💬
Omuz silkip, “Çok içten eşlik ediyorsun,” dediğimde kafasını oynatmadan gözlerini bana çevirdi.
💬
“Şarkının aklına getirdiği tek şey aşk acısı mı?”
💬
Tekrar omuz silkip, “Evet,” dediğimde yeniden güldü.
💬
“Merak ettiğin buysa hayır, aşk acısı çekmiyorum, Niran,” deyip müziğin sesini kıstı.
💬
Bu kısa diyalog beni birkaç gün öncesini, arabadan inerken bana söylediği şeyi hatırlattı. O gün ona orada herhangi bir cevap vermemiştim ama cümleleri bir süre zihnimi meşgul etmişti. Ona aniden, “Düşüncelerim seni nasıl etkiliyor?” diye sormamla duraksadı. Çatık kaşlarla yola bakıyordu. Ne demek istediğimi anlamamış mıydı?
💬
“Neden şimdi soruyorsun?” diye soruma soruyla karşılık verince anladığını anladım.
💬
“Bir sebebi yok, şimdi sormak aklıma geldi,” diye kaçamak bir cevap verdim.
💬
“Bir insanın düşüncelerinden etkilenmek gibi bir şey işte,” dedi ağzının içinde geveler gibi. Gözlerimi kıstım. Bu cevap bana doğruymuş gibi gelmedi.
💬
“Yoksa bana âşık falan mı oluyorsun sen?” Karanlık yolda ilerleyen araç anlık yalpalayınca kapı koluna tutundum. Kabak gibi ortada olan tümseği görmemiş miydi cidden? Kafam tavana çarptığından yüzümü ekşittim. “Alkolden arınmadın mı sen hala?”
💬
“Birkaç dakika bana soru sormayı keser misin?” Ellerimi hafifçe kaldırıp dudaklarımı birbirine bastırdım. Aslında ayık görünüyordu. Neden öfkelendiğini anlamamıştım. Gerçi o da uykusuzdu, uykusuz olunca ben de genelde öfkeli oluyordum. Tam bir öneride bulunacakken, “Beş dakika bitmedi,” diye söylenmesiyle homurdandım.
💬
“Sadece istersen arabayı biraz da ben kullanabilirim diyecektim,” dedim ters ters ona bakarken.
💬
“İyiyim böyle,” dedi düz bir ifadeyle yola bakmaya devam ederken. “Uyu sen biraz, yol uzun.”
💬
“Uykum yok.”
💬
Bana yandan bir bakış attı, ardından yolu kontrol etti. “Saçma sorulara geçtiğimize göre senin canın sıkılmış,” deyip aracı yol kenarına çektiğinde duraksadım. “Sınıra kadar sen süreceksin.”
💬
Bir cevap beklemeden kapısını açtığında şaşkın bir ifadeyle ona bakıyordum. Saçma soru mu? O araçtan inince ben de kapımı açıp indim. Aslında bu işime gelirdi. Öylece koltukta oturup yolu izlemek şimdiden beni sıkmaya başlamıştı ve gerçekten uykum yoktu. Ben sürücü koltuğuna geçtiğimde o da yanıma yerleşti. Sessizce arabayı hareket ettirip yeniden şeride soktum. Koltuğa iyice yerleşip kollarını göğsünde topladığında gözlerimi devirdim.
💬
“Bir de iyiyim böyle diyor,” diye söylendim kendi kendime ama bunu o da duymuştu. Ben yine dün biraz uyumuştum ama onun iki gündür uyumadığını biliyordum.
💬
“Kafamda yeterince bela var, bir de âşık olmakla uğraşamam,” derken sesi düzdü, gözlerini kapatmış öylece duruyordu.
💬
“Sadece şakaydı,” diye mırıldandım ama bir cevap vermedi. Zaten yolun yarısını aştığı için sınıra kadar çok da bir şey kalmamıştı, üstelik yollar da boştu.
💬
Ben sadece gözlerini kapattığını düşünsem de bir süre sonra düzene giren nefesleri ve gevşeyen yüzüyle uykuya daldığını anlamıştım. Garip bir mizacı vardı. İçinde olduğu durum, bulunduğu ortamlar göz önüne alındığında onu tanıdıkça sert bir yüzle tanışacağımı düşünmüştüm ama o bana karşı ilk günkü gibiydi. Diğerleriyle nasıl konuştuğunu, öfkelendiğinde nasıl göründüğünü ya da sesini yükselttiği yerleri de görmüştüm. Dışarıdan bakan bir göz için sakin bir görüntüsü olsa da ürkütücü bir yanı da vardı. Sanırım bana karşı hiç bu yönünü göstermediğinden dolayı bana hep aynıymış gibi geliyordu.
💬
Ben öfkemi ona göstermiştim, ona bağırıp çağırdığım anlar da olmuştu ama onun bana hiç öfkeyle baktığını hatırlamıyordum. Diğer insanlara olan yüzü bana doğru da dönerse nasıl karşılardım? Birinin bana sesini yükseltmesine, bağırmasına, öfke kusmasına tahammülüm yoktu. Sakin biri gibi görünsem de ısırmak için uzandığımda koparmadan geri çekilmezdim. Yoksa o da mı öyleydi?
💬
Birini tanımak için onun çevresine karşı olan davranışlarını izlemek çoğu zaman yeterli olsa da bazı insanlar için bundan fazlası gerekiyordu. Diğerlerine karşı kötü ama bana karşı iyi diye düşünmek bana kalırsa yanlıştı. Belki o insan beni kandırıyordu, buna emin olamazdım. Her zaman tetikte olmak gerekirdi. Fazla şüphecilik kötü olsa da bu şüpheciliği tamamen ortadan kaldırmak yerine minimumda tutmak en iyisiydi.
💬
Sınıra gelmemize beş dakikalık bir mesafe kaldığında aracı sağımızda kalan benzin istasyonunun yakınlarına çekmek zorunda kalmıştım. Onu uyandırmakla uyandırmamak arasında gidip gelirken gözüm saate kaydı. En az yedi saatlik daha yolumuz vardı ve saat üçü geçmişti. Kafamda küçük hesaplamalar yaparken aracı durdurup sırtımı yasladım. Nasılsa bir gün önceden gidiyorduk, biraz daha uyumasında bir sakınca yoktu. İki tarafı boş arazi olan yolu izlerken yutkunarak başımı koltuğa bastırdım. Gözlerimi kapatıp beklerken bir yandan da Tibet uyandığında sınır kapısına gitmeden benzin istasyonuna gitmeyi aklımda tutmaya çalışıyordum. Hem susamıştım hem de lavaboyu kullanmam gerekiyordu. Belki yiyecek birkaç şey de alabilirdim. Kendime gelmiş olsam da sanki midem alkol doluydu ve midemi yakıyordu. Sanırım
💬
“Niran?” Koluma dokunulmasıyla irkilerek gözlerimi açtım. “Saat dördü geçmiş, neden uyandırmadın beni?”
💬
“Dördü mü geçmiş?” Gözlerimi kırpıştırarak koltukta dikleştim. Ne ara uyuyakalmıştım?
💬
Tibet dağılan saçlarını düzeltirken gülüp, “Geç hadi yerine, uyumaya devam et,” dedi. O araçtan inerken ben hâlâ nasıl bir saat geçmiş olabileceğini düşünüyordum.
💬
O benim kapımı açınca elimi enseme bastırıp, “Şurada depoyu dolduralım, ben de bir lavaboya gideyim,” dediğimde başını salladı. Ayaklarımı yere basmamla uyuşmuş bacaklarım yalpaladı. Ben söylenerek diğer tarafa geçerken Tibet de bu halime gülüyordu ama onu önemsemedim. Nasıl uyuyakalmıştım?
💬
Aracı çalıştırıp benzin istasyonuna ilerlerken, “Sen lavabodayken içecek ve yiyecek bir şeyler alırım,” dedi. “Şimdilik bizi idare eder, sınırı geçtikten sonra bir yerde durup kahvaltı yaparız.”
💬
“Fark etmez benim için.”
💬
Arabayı zaten yakınında durdurduğumdan benzin istasyonuna girmemiz uzun sürmemişti. Tibet benzin işini hallederken ben lavaboyu kullanmak için içeri girdim. Lavaboda kimse yoktu, zaten market kısmında da sadece bir müşteri görmüştüm, o da erkekti. Lavabodaki işleri halledip çıktığımda Tibet’i içeride buldum. Rafların arasında dolanıyordu. Su almak için dolaba yöneldiğimde beni fark edip yanıma geldi. İçecek olarak sadece su almıştım. Onun haricinde de Tibet’in zoruyla birkaç yiyecek şey aldık. Beni kendi için olduğuna ikna etmeye çalışsa da daha çok sen de yiyeceksin der gibiydi. Oysa ben arabaya dönüp pineklemeyi düşünüyordum.
💬
Aldıklarımızın ödemesini yaptıktan sonra dışarı çıktık. Su şişesinin kapağını açtım, soğuk suyumdan yudumlar alırken arabaya doğru ilerledim. En son ne zaman su içtiğimi hatırlamıyordum. Genelde alkol aldıktan hemen sonra da su içmezdim çünkü su içince alkolün etkisi tazeleniyordu. Şimdi saatler geçmişti ve soğuk su kuruyan boğazıma çok iyi gelmişti. Yine de uykumu açtığını söyleyemezdim.
💬
Arabaya binmeden önce şişenin kapağını kapatıp poşetin içine attım. Benim arabaya binmemle aracı çalıştırdı. Sınır kapısına ulaşmamızı, kontrollerden geçmemizi ve Yunanistan’a ayak bastığımız anları hatırlıyordum ama sonrası bende yoktu. Bacaklarımı yukarı çekmiş, başımı cama yaslayarak uyumaya kaldığım yerden devam etmiştim. Bir ara gözlerimi açtığımı, Tibet’i camı açmış sigara içerken gördüğümü hatırlıyordum, sonrası yine yoktu. Çok sürmeden güneşin yakıcı ışıklarını yüzümde hissetmek uykumu bölemese de beni huzursuz etmeye yetmişti. Neyse ki Tibet’in klimaları açması o sıcaklıktan uzaklaşmamı, daha rahat uyumamı sağlamıştı.
💬
Bir ara araba durmuş, Tibet kahvaltı etmek için beni uyandırmıştı ama ben onu başımdan savuşturarak uyumaya devam etmiştim. Çok sürmeden araba tekrar çalışınca onun da bu fikirden vazgeçtiğini anlamıştım. Atina sınırlarına girene dek tam anlamıyla kendime gelemedim. Bu kadar uykunun içine düşmeme neden olan şeyin alkol olduğunu düşünüyordum. Atina’ya vardığımızda saat on ikiye geliyordu. Tibet gurultusu arabayı dolduran karnıma gülerken ben onu yok sayarak sokaktaki insanları, renkli dükkanları inceliyordum.
💬
Tibet çalan telefonunu bekletmeden yanıtladı. İlkay’ın sesini duyabiliyordum. Ne durumda olduğumuzu soruyordu. Tibet, “Eve yaklaştık,” diye yanıtladı onu. Bu ilgimi çektiğinden ona baktım. Otelde falan kalmayacak mıydık?
💬
İlkay’ın, “Süha da akşam diğerleriyle gelecek,” dediğini duydum.
💬
“Merih gelmiş mi?” diye sordu Tibet. İlkay’dan onay cümlesi alınca da “Tamam,” diyerek telefonu kapattı.
💬
“Birinin evine mi gidiyoruz?”
💬
Tibet yolu kontrol ederek aracı ara bir sokağa sokarken, “Bizim için ayarlanmış bir eve,” dedi. “Otel gibi bir yere silah sokamam. Bomboş bir şekilde de kurtların arasına giremem.”
💬
Söylediği şey mantıklı geldiğinden bir şey diyemedim. Müstakil evlerin olduğu sokaktan geçerken gideceğimiz evin de yakınlarda olduğunu anlamıştım. Ki düşündüğüm gibi de olmuştu. Yan yana dizilmiş iki katlı, beyaz evlerden birinin önünde durduğumuzda bakışlarım eve çevrildi. Ev ahşaptı, beyaza boyanmıştı. İki katlı olsa da genişti, bir katında yan yana altı pencere vardı. Pencerelerin şekli ve mavi panjurlu oluşu bana Alaçatı evlerini hatırlatmıştı.
💬
Aracın geniş bahçeye girmesiyle birlikte evin kapısı açıldı, içeriden uzun boylu bir adam çıktı. Adam elleri ceplerinde bir şekilde basamakları inerken Tibet arabayı durdurdu. O arabadan inse de ben bir süre dışarı çıkan adamı inceledim. Bu sıcak havada üzerindeki takım onu terletmiyor muydu? Çantamı omzuma asıp araçtan indim, adamla Tibet tokalaşırken onlara yaklaştım. Kumral adam gözlerini bana çevirene dek ona bön bön baktığımı fark etmemiştim bile. Yüzü bir yerden tanıdık geliyordu ama çıkaramamıştım.
💬
Adam başını omzuna doğru eğdi, birkaç saniye yüzümü inceledikten sonra, “Niran?” demesiyle duraksadım. Beni tanıyor muydu? Tibet de omzunun üzerinden bana baktı. “Senin burada ne işin var?”
💬
Hala ona bön bön bakıyordum.
💬
Tibet kaşlarını kaldırıp, “Birbirinizi tanıyor musunuz?” diye sorduğunda o başını onaylar biçimde sallarken ben sağa sola sallamıştım. Bu karşımdaki adamı güldürdü.
💬
Adam bana doğru dönüp elini uzattığında kaşlarım çatıldı. “Merih ben,” dedi, Tibet’in İlkay’a sorduğu adamdı. “Lisedeyken aynı yüzme kursundaydık.”
💬
“Yüzün tanıdık gelmişti ama tam hatırlayamadım,” diye mırıldandım uzattığı elini tutup sıkarken.
💬
Gülerek geri çekilip, “Üzerinde pek etki bırakamamışım o halde,” dedi.
💬
“Tam yerlerini buldunuz mu?” diye sorarak araya giren Tibet’le, Merih’in dikkati ona yöneldi.
💬
Eve doğru ilerleyen Tibet’i takip ettiği sırada, “Evet,” dedi Merih. Ben de onların arkasından yürürken etrafı inceliyordum. Hava günlük güneşlikti ve kuşlar cıvıl cıvıl ötüyordu. Tam arkadaşlarla gelip tatil yapılabilecek bir yerdi.
💬
Basamakları çıkıp eve girdim. Evin dışı ahşap olsa da içerisi betondu, sanırım bu yüzden daha serindi. İçeri girer girmez üzerimdeki o bunaltıcı his yok olmuştu. Kapıdan girdiğinizde sizi büyük bir hol karşılıyordu, bu da evin genişliğini anlamaya yetiyordu. Tibet de daha önce gelmemiş olmalı ki Merih onu yönlendirene kadar bekledi, ardından Merih’in işaret ettiği kapıya yaklaştı. Kapının ardında ferah bir salon vardı, mobilyalar bembeyazdı. Evin sol cephesine bakan, yani benim şu an sağımda kalan kısımdaki cam diğer camlardan farklıydı. Boydan cam direkt bahçeye çalıyordu.
💬
“Çocuklar yukarıda,” dedi Merih biz koltuklara yerleşirken. “Erken saatte geldik, dinlenmelerini söyledim.”
💬
Tibet başını salladı. “Adamları izliyorlar değil mi, bir sorun çıkmadı?”
💬
“Bu sabah kullandıkları depoya ekstra bir tır daha gelmiş,” dedi Merih çenesini ovup. “Bizimkiler ne getirildiğini görememiş. Bana biraz şüpheli bir durum gibi geldi.”
💬
Tibet kollarını iki yana açıp koltuğun sırt kısmına koyarken gözleri kısıldı. “Bunu İlkay’a söyledin mi?”
💬
“Söyledim, bir bakacak o da.” Gözleri anlık bana kaydı. “Bir şeyler yediniz mi? Yiyip sonra da dinlenseniz iyi olacak, bok gibi görünüyorsunuz.”
💬
Kaşlarım çatıldı. Tibet bana imayla bakınca gözlerimi devirdim. Şu an dışarı çıkmak istemediğimiz için Merih yemek siparişi vermişti. Yemek gelmeden önce çantamı arabadan almış, gösterdikleri boş odaya girip üzerimi değiştirmiştim. Odada küçük bir banyonun olması da işime gelmişti. Bu sayede evin içinde dolanmadan banyoyu bulup işlerimi halledebilmiştim. Odadaki işim bitince dışarı çıkmış, Tibet’i aramıştım. Yabancı bir yerdeydim ve tanıdığım tek insan oydu. Varlığı gerilmemi engelliyordu.
💬
Sol tarafımdan gelen seslerle oraya yöneldim. Kapıdan içeri girdiğimde bu kısmın mutfak olduğunu anladım. Büyük mutfağın ortasında uzun, dikdörtgen bir yemek masası vardı. Masanın etrafındaki tanımadığım adamlara bakarken bir an tedirgin hissettim ama gözlerim Tibet’le buluşunca o tedirginlik geçti. Adamlar başlarını sallayarak bana selam verirken Tibet’in yanına ilerledim. Sipariş gelmişti, uzun masanın üstü açılmış poşetlerle doluydu.
💬
Ben Tibet’in yanına otururken, “Ne tercih edersiniz bilemediğimden önüme geleni aldım,” diyerek güldü Merih. Evet, bunu görebiliyordum. Masada biz ve Merih hariç yedi adam daha vardı ama hepimiz için bile fazla yemek varmış gibi duruyordu.
💬
Yemek yemeye başlamadan önce fark ettiğim bir şey de adamların durup Tibet’i beklemeleriydi. Tibet yemeğe başladığında onlar da yiyeceklerini önüne çekmişti. O an onların arkadaş değil de çalışan olduğunu anlamıştım. Belli ki saygı duyuyorlardı. Tabii yine de bu duruma karşı kaşlarımı çatmadan duramadım. Yemek boyunca da Merih de dahil kimse konuşmadı. Rahat olmaya çalışarak yemeğe devam etsem de oturduğum sandalyede dikenler vardı. Bulunduğum ortama henüz alışamamıştım.
💬
Yemekten sonra adamlardan ikisi kalkıp masayı topladı, çöpleri alıp mutfaktan çıktılar. Tezgâhta durmuş kahve makinesiyle uğraşan Merih, “En azından kahve makinemiz var,” diye söylendi. “Hiç bu kadar sefil hissetmemiştim.”
💬
“Evi bulan sensin,” dedi Tibet arkasına yaslanırken. “Söylenmeyi bırak.”
💬
Merih hazırladığı kahveleri kupalara boşaltırken omuz silkti. “Dışarıdan güzel gelmişti.” İki kupayı Tibet’le benim önüme bıraktıktan sonra diğer kupayı kavradı. “Kahve istiyorsanız kalkıp yapın çocuklar.”
💬
Adamlar teklifi reddetmişti ama bunun gerçekten istemediklerinden mi yoksa çekindiklerinden mi olduğunu anlayamamıştım. Kupayı dudaklarıma yaklaştırıp bir yudum alırken onların konuştuklarına kulak kesildim. “Geminin normal yüklemesi çoktan başladı,” dedi Merih kahvesini içerken. “Bu herifler de tırları gece götürüp bir nevi araya kaynak yapacaklar.”
💬
“Tırları limana ulaşmadan ayak altından çekeceğiz,” dedi Tibet, kupayı iki elinin arasına sabitleyip masaya doğru eğildi. “Adamların büyük çoğunluğu tırlarla gidecektir, o kadar değerli şeyi riske atmazlar. Demirbaşlar da nakliyatçı gibi tırları takip etmez, arkada kalırlar.” Gözlerini masadaki adamlardan ayırıp Merih’e çevirdi. “Siz tırlarla ilgilenin, biz depoya gideriz.”
💬
Merih kaşlarını çatıp, “Seninle gelmem daha iyi olur. Çocuklar tır işini halleder, yalnız da olmayacaklar,” dediğinde Tibet başını iki yana salladı.
💬
“Yalnız olmayacağım, Niran da var,” deyince benim gibi Merih de duraksadı. “Enes de orada olacaktır, biliyorsun. Süha ve diğerleri de çoktan gelmiş olur.”
💬
“Enes arkadaşımız olsa da etrafındaki adamların bir nem kapmasına bakar,” dediğinde Merih, gözlerimi kupanın içindeki kahveye indirdim. Enes’in enselenmesinden endişe ediyor olmalılardı. “Siz yine de Sühalar gelmeden içeri falan girmeyin.”
💬
“Sen sadece tır işini hallet,” dedi Tibet kupayı ileri doğru itip ayaklanırken. “Bir iki saat kestireyim yoksa beni de İzmir’e postalarlar. Gece yarısına doğru birlikte çıkarız.”
💬
Tibet mutfaktan çıkarken Merih, “Hala kaz kafalı,” diye arkasından söylendi. Adamlar gülmemek için önlerine bakarken ben alayla güldüm. Merih gözlerini yüzüme dikti. “Anlaşılan senin dinlenmeye ihtiyacın yok. Biz de bahçeye çıkıp biraz güneşlenelim. Akşama kadar kafasında durup onu bekleyecek değiliz.”
💬
Merih adamlara birkaç talimat verdikten sonra birlikte bahçeye çıktık. Onu reddetmemiştim çünkü Tibet’ten başka tanıdığım biri yoktu. Ben tam hatırlamıyor olsam da hiç değilse Merih beni tanıyordu. Mizacı biraz İlkay’ı hatırlatıyordu. Konuşma tarzı daha donuktu ama aynı cümleleri İlkay’dan da duysam garipsemezdim. Sanırım İlkay’ın varlığına da tıpkı Tibet’inki gibi alışmıştım.
💬
Arka bahçe, ön tarafta gördüğüm bahçeden daha büyüktü. Küçük bir park, ağaçlar arasında asılan iki hamak, oturup yemek yenebilecek uzun, tahtadan bir bank vardı. Tatil için gelen bir aile burada konforlu zaman geçirirdi. Ben banka oturduğumda o da uzun bacaklarını hareket ettirerek karşıma oturdu, onun için biraz küçük bir alandı. Tibet de olsa otururken zorlanırdı.
💬
“Ee,” dedi kollarını bankın üzerine koyarken. “Sizin nasıl yollarınız kesişti? Aylardır bu ortamlardan uzaktım, çok şey kaçırmış olmalıyım.”
💬
“Neden bunları arkadaşına sormuyorsun?” diye sorduğumda kaşlarını kaldırıp omuz silkti.
💬
“Çünkü şu an seninle oturuyorum.”
💬
“Kaçırdığın şeyler pek iç açıcı değildi, üzülme,” dedim alayla, ellerimi bankın üzerinde birleştirdim.
💬
“Hatırladığım kadarıyla sessiz, sakin bir kızdın. Normal bir aileden geliyordun,” dedi dikkatle yüzümü incelerken. “Seni bu bok çukuruna sürükleyen şey büyük bir şey olmalı.”
💬
Düz bir ifadeyle ona bakarken, “Ferhan ve diğerleri, babamın ölümüne sebep oldu,” dediğimde duraksadı. “Haftalar önce de annemle kardeşimi öldürdüler.”
💬
Merih’in yüzündeki alaycı ifade anında silinmişti. Yüzüne yerleşen sert ifade tanıdıktı, şu an bir benzerinin de benim yüzümde olduğuna emindim.
💬
“Bunu neden yaptılar?”
💬
“Annemle kardeşimi, babamın ölümünü irdeleyip onların peşine düştüğüm için öldürdüler,” derken sesim fazlasıyla soğukkanlı çıkmıştı. Onlardan bahsetmenin bana acıdan çok daha tehlikeli duygular aşıladığını bir süre önce fark etmiştim.
💬
Belli ki beni buraya konuşturma amacıyla getirmişti ama söylediğim şeylerden sonra ağzını açmamıştı, bu da işime gelmişti. Bir ara yanımdan ayrılmıştı, döndüğünde elinde iki dondurma vardı. Benim için üzüldüğünden yapmış olduğunu düşünmek midemi bulandırmıştı ama onu reddetmemiştim. İçim yeterince huzursuzdu, bir de huzursuzluk çıkarmak istemiyordum. Dondurmasını yerken bana kurs zamanlarından bahsetmiş, kendini hatırlatmaya çalışmıştı. Onu hatırlamamı sağlayan verdiği küçük ayrıntıydı.
💬
O zamanlar da uzun olsa da daha cılızdı, toy biriydi. Yaşanan bir kavga sırasında dengesini kaybedip havuza düşmüş, düşerken de kafasını havuzun kenarlarını çevreleyen mermere çarpmıştı. Kavga onunla ilgili değildi, sadece niyeti ayırmaktı ve o kargaşada kimse onun düştüğünü fark etmemişti. Omzumdaki havluyla öylece durmuş kavgayı izlerken düşüşünü görmüştüm ama ona dikkat kesilmemin nedeni düşüşü değil, suya yayılan kan olmuştu. Bir anda panikle bağırarak suya atlamış, onu bedenini yüzeye çekmeye çalışmıştım. Neyse ki bağırışım diğerlerinin dikkatini de çekmişti, onu çıkarmama yardım etmişlerdi. Bu onu hatırlamamı sağlayan ayrıntıydı.
💬
Birkaç saat onunla oturup sohbet etmiş, sonrasında eve dönmüştüm. İçeri girdiğimde Tibet’in kolunu yüzüne kapatmış bir şekilde hâlâ koltukta uyuduğunu görmüş, başında beklememek için eşyalarımı koyduğum odaya gitmiştim. Çift kişilik yatağa uzanıp telefonu elime aldığımda telefonun hâlâ sessizde olduğunu ve yirmiye yakın arama olduğunu gördüğümde, ekran kilidini açmadan telefonu tekrar kenara bırakmıştım. Bu iş bittikten sonra gerçekten babaannemle oturup konuşmalı, baskıyı hafifletmeliydim.
💬
Gözlerimi kapatmadan önce hava kararmaya başlamıştı, gözlerimi açtığımda ise etraf zifiri karanlıktı. Uykum olmadığını düşünsem de gözlerimi kapatmamla yine kısa bir uykunun içine çekilmiştim. Odanın dışından gelen seslere duymasaydım büyük ihtimalle bir süre daha uyanmazdım. Elimi yastığın kenarına atıp telefonumu aldığımda saatin gece yarısına yaklaştığını gördüm. Evet, sandığım gibi kısa bir uykuya yatmamıştım. Bugün neden bu kadar çok uyuyakaldığımı anlamıyordum. Belli ki bedenim göründüğünden daha yorgundu.
💬
Odadan çıkıp salona geçtiğimde herkesi salonda buldum. Tibet de uyanıktı. Yeni uyandığım için daha tam her şeyi algılayamıyorken bir an Tibet’in elinde silah görmek beni afallatmış, kapının önünde durup öylece ona bakakalmama neden olmuştu. Beni ilk fark eden Merih oldu, Tibet ayakta dikilen adamlarla konuşuyordu. Hazırlık mı yapıyorlardı?
💬
“Bir an hiç uyanmayacaksın, bütün işi bize bırakacaksın sandım,” diyen Merih’le birlikte Tibet sustu, gözlerini bana çevirdi.
💬
“Uyandırmayı deneyebilirdiniz,” dedim onlara yaklaşırken.
💬
Merih elindeki silahı beline yerleştirip, “Şansımı denedim ama Tibet Bey izin vermedi,” dedi alaycı bir ifadeyle.
💬
Tibet’le göz göze geldik. Arkadaşının söylediklerine aldırış etmeden, “Üzerine daha bol bir şeyler giy,” dedi Tibet. “Merih sana çelik yelek verecek, giydiğin belli olmasın.”
💬
Saçlarımı geriye atıp, “Tamam,” dedim. Sanırım başlıyorduk.
💬
Seri hareketlerle odaya döndüm. Çantamı açıp yanımda getirdiğim kıyafetleri inceledim ama bahsettiği şekilde bol bir şey bulamadım. Yanaklarımın içini şişirerek yanlarına dönüp durumu açıkladığımda Merih başka bir çözüm bulmuştu. Çelik yeleğin üzerine normal bir tişört giymiştim, Merih de bana bir deri ceket vermişti. Deri ceket bol olduğu için fermuarını çekmesem de altında ne olduğu görünmüyordu. Bu havada bu ceketle dolanmak hiç iyi bir fikir değildi ama yapabileceğimiz başka bir şey de yoktu.
💬
Onlar hazırlıklara devam edip planın üzerinden geçerken dikkatle onları izliyordum. Tibet’le ben onlardan ayrı, Tibet’in aracıyla çıkacaktık. Yolda Sühalarla buluştuğumuzda Merih ve diğerleri bizden ayrılacaktı, biz de bahsettikleri depoya gidecektik. Konuşma arasında İlkay’ın aradığını, Enes’in adamlarla olduğunu öğrenmiştim. Acaba şu an o nasıldı? Gergin olmalıydı. Sonuçta yanında duran adamların arkalarından kuyularını kazacaktı. Amatör olduğunu düşünmesem de her an ne olacağı belirsizdi.
💬
Evden çıkmadan önce Tibet bana da bir silah vermişti. Bunu istemediği yüzünden de belli oluyordu ama tamamen savunmasız kalmamı da istemiyordu. Her ne kadar yanımda olacak olsa da ne ile karşılaşacağımızı henüz bilmiyorduk. İçimde ufak bir panik ya da tedirginlik yoktu. Belime bir silah yerleştirmiş olmak bile beni germiyordu. Elimde olsaydı bunca şeye bu kadar tepkisiz kalmamayı tercih ederdim. Şikayetçi olduğun çoğu duygu seni insan yapardı. İnsan olduğumu biliyordum ama şu an öyle hissedip hissetmediğim muallaktı.
💬
Gecenin karanlığında arabalarımıza atlayıp yola koyulduk. Merih’in olduğu araç önden ilerliyor, bize yolu gösteriyordu. Tibet yolda birkaç telefon görüşmesi yapmıştı. Yüzünde artık o sabahki yumuşak ifadelerin zerresi yoktu. Yarım saatlik yolculuğumuz bizi şehrin ışıklarından uzaklaştırdı, daha tenha yollardan ilerliyorduk. Genel olarak geçtiğimiz bütün yollar ağaçla çevrelenmişti ama şu an iki ormanın arasında ilerliyor gibiydik. Dışarıdaki ıssızlık aracında içinde de hüküm sürüyordu. İkimiz yayılan elektrik ortada buluşuyor, cızırdıyordu.
💬
İleride kenara çekilmiş iki araç gördüğümde gözlerim kısıldı. “Ne olursa olsun yanımdan ayrılma,” dedi Tibet arabayı duran araçların yanına yaklaştırırken. “Benden başka kimsenin sözüne de güvenme.”
💬
“Bu nereden çıktı?”
💬
“Aklında bulunsun,” dedi sadece. Söylediği şey benim nezdimde tek anlama çıkıyordu. Arkadaşlarına da mı güvenmiyordu?
💬
Araba durduğunda Merih bize selam verip durdurduğu aracına geri bindi. Yollarımız burada ayrılıyor olmalıydı. Diğer duran araçlardan birinden Süha indi, Tibet’in olduğu tarafa doğru yürüdü. Tibet araçtan inmeyip yalnızca camı indirerek arkadaşının yanına gelmesini bekledi. Benim kafam ise hâlâ son söylediği şeydeydi.
💬
“Merih konumu verdi,” dedi Süha elini aracın kapısına bastırınca. Bana bakıp kısaca başını sallayarak selam verdi. “Biz oraya ulaşana kadar tırlar yola çıkmış olur. Depoya çok yaklaşmadan bir etrafı kontrol eder öyle ilerleriz.”
💬
“Duruma bakarız,” dedi Tibet gözleriyle ilerideki aracı işaret edip. “Yolu göster.”
💬
Süha, “Tamamdır,” deyip aracın tavanına iki kez vurduktan sonra uzaklaştı. Tibet aracın camını kapatmadan bekledi, ben de dikkatli gözlerle onu izliyordum. Kafasında dönen başka bir şey varmış gibi gelmişti.
💬
Kısa süre sonra hareket eden araçları takip ettik. Yaklaşık yarım sonra Tibet’teki o garip hava daha da yoğunlaşmıştı. Yol ayrımında bir an duraksasa da araçları takip etmeye kaldığı yerden devam etti. Ben bununla ilgili düşünürken elini cebine atıp telefonunu çıkardı. Birini arayacağı sırada çalmaya başlayan telefonuyla irkildim. Aramayı yanıtlayıp hoparlöre aldı, İlkay’ın sesi araca doldu.
💬
“Bana henüz varmadığınızı söyle?”
💬
Tibet yolu izlerken, “Merih bizi yanlış yola yönlendirdi,” dedi. Gözlerimi kırpıştırarak ona baktım. Yanlış yola mı? Bunu neden bu kadar sakin bir tonda söylemişti?
💬
“Hayır, gerzek!” diye yükseldi İlkay. “Yanlış yönlendiren o değil.”
💬
Tibet’in kaşlarını çatarak, “Süha,” demesi ve dikiz aynasının arkadaki aracın farlarıyla beyaz boyanması aynı anda oldu, ışık gözlerime çarptı.
💬
“Dönün oradan. Bu sabah gelen tırı yollayan Görkem’miş,” dedi aceleyle İlkay. Birkaç ses yükseldi telefondan, bir şeylere çarpmış gibiydi. “Enes telefonumu açmadı.”
💬
“Dönmek için geç,” dedi Tibet arkayı kontrol ederken. “Merih’i ara.” Telefonu kapatıp aracın hızını arttırdı. Önümüzdeki araçlardan biri sağa dönerken diğeri yolda yavaşlayıp yan döndü, iki şeridi de kapattı. “Beni yanıltmadı. Onu bu kez öldüreceğim.”
💬
“Ne oluyor?” Paniklemekten çok bu duruma şaşırmıştım.
💬
“İstedikleri gibi onların yanına gitmemiz gerekiyor,” dedi Tibet, gözleri her yerdeydi. Arabayı diğer araç girip sağ yola soktu. “Torpidoda bir silah daha var, onu alıp çelik yeleğin altına sıkıştır.” Hareketsiz durduğumu görünce sesini yükseltti. “Hadi, Niran!”
💬
İşte şimdi paniklemiştim.
💬
Dediğini yaparken bir yandan da yola bakıyordum. İleride duran koca depoyu görmemek imkansızdı. Eski bir fabrikaya da benziyordu. Torpidodan aldığım silah, belimdekinden daha küçüktü, bu yüzden biraz zorlansam da yeleğin altına sokabilmiştim. Süha’nın olduğu araç deponun önündeki boş alanda durdu, birkaç saniye sonra Tibet de aracı durdurmak zorunda kaldı. Süha, İlkay’la konuştuğumuzu bilmiyor olsa bile yolu kapatan diğer araç ve arkamızdan gelen araçla bir şeyleri anladığımızı biliyor olmalıydı. Kimseye güvenmememi söylerken bundan mı bahsediyordu? Arkadaş değiller miydi?
💬
“Diğerleri durumu öğrenmişlerdir, yoldalardır,” diye mırıldandı Tibet aracından inen Süha’ya bakarken. “Endişe etme, buradan çıkacaksın. Şimdilik burada bekle.”
💬
Tibet araçtan indiği sırada kafamdakileri toparlamaya çalışıyordum. Süha geleceğimizi önceden biliyordu. Engel olmamızı istemiyorsa İstanbul’dan çıkmadan önce müdahale etmesi gerekmez miydi? Neden buraya kadar gelmemizi beklemişti? Onlar karşı karşıya geldiklerinde seslerini duyabilmek için kapıyı yavaşça açtım, araçtan inmeden bekledim. Ne olur ne olmaz diye bir elim de belimdeki silahtaydı. Poligon haricinde silah kullanmış mıydım, hayır ama önemli değildi, hiç değilse nasıl kullanacağımı, tutacağımı biliyordum.
💬
Tibet’in, “Babanın enselenecek olmasından mı korktun?” diye alaycı bir tonda sorduğunu duydum. Hava karanlıktı, sadece içinde olduğum aracın farları yanıyordu.
💬
Süha ona bir cevap vermişti ama bunu duyamamıştım. Aralık duran kapım aniden tamamen açılmış, bir çift güçlü kol beni kabaca araçtan dışarı çekmişti. Hareketin ani oluşu beni korkuttuğundan kısa bir çığlık atmıştım, bu da Tibet’in dikkatini dağıtmıştı. Omuzlarımı hareket ettirerek beni tutan adamdan kurtulamayınca ona öfkeyle baktım ama irikıyım adam bana bakmıyordu bile.
💬
“Şu kızı da yanında sürüklemen kötü olmuş,” dedi Süha göz ucuyla bana bakıp. “Gerçekten geri çekilmeni uzun zaman bekledim ama maalesef senin böyle bir problemin var, dostum.” İki adam Tibet’e doğru ilerleyip onu kollarından tuttuğunda Tibet hareketsizce durmaya devam etti. Başka bir adam da onun üzerini aradı, belinde duran silahı aldı. “İçeridekinin yanına götürün.” Adamlar Tibet’i normal bir şekilde götürüyordu çünkü Tibet onlara zorluk çıkarmıyordu. “Kızın üzerini de arayın.”
💬
Bir adamın bana yaklaştığını görünce, “Dokunursan seni boğarım,” demem üzerine Süha gülerek, “Yapar bu arada,” dedi.
💬
Adam beni dinlemeyip üzerimi aradı, belimdeki bulduğu silahı aldı. Neyse ki üst kısmına çok fazla dokunmadığından yeleği fark etmemişti. Kollarımı tutan adam beni depoya doğru yürütürken çırpınmadım, bir faydası da olmazdı. Ben sadece buradan ne şekilde çıkabileceğimizi düşünüyordum. Bugün ölmeye niyetim yoktu. Hele ki şu son olandan sonra Süha’nın yüzünü dağıtmadan ölmemeliydim.
💬
Deponun içine girdiğimizde içerideki pis kokuyla yüzümü buruşturdum. Eski makinelerin, hurda sayılabilecek şeylerin olduğu büyük bir alandı. Duvarlar resmen yosun tutmuştu. Gözlerim ilk önce ortada durdurulan Tibet’i, sonra da sandalyedeki Enes’i buldu. Enes’in kan içindeki yüzünü görünce öfkeli gözlerimi Süha’ya çevirdim. Adi herifin tekiydi. Arkadaş dediği insanlara bunu nasıl yapardı?
💬
“Demek diğerleri tüyüp seni burada kurban olarak bıraktılar,” dedi Tibet rahat bir tavırla. Rahatlığı yüzünden onun da yüzüne bir yumruk atmak istiyordum. “Bu kadar mı aptalsın?”
💬
“Neden kurban olayım ki,” dedi Süha ellerini iki yana açıp. “Birazdan sizi ortadan kaldıracağız ve yolumuza devam edeceğiz. Daha yüklenmesi gereken eşyalarımız var.”
💬
Tibet burnundan sert bir nefes vererek gülerken, “Piç kurusu,” dedi Enes dişlerinin arasından. “Göt yalayan bir pezevenksin.”
💬
Süha parmağıyla Enes’i işaret edip, “İlk önce onu öldürün,” dedi. Bir anda adamlar hareketlenince panikle Tibet’e baktım. O da ilk kez paniklemiş gibi duruyordu.
💬
Onu tutan adamları geriye savurdu ama adamlar onu tekrar kollarından tutmuştu. “Ölmek istemiyorsan buradan bas git,” dedi âdeta kükreyerek. “Seni sonra bulup öldüreceğim.”
💬
Süha onu duymazdan gelip adama başını sallayarak bir işaret verdiğinde Tibet bu kez delirmiş gibi onu tutanlara saldırdı. O kargaşada bir ikilemin arasında kaldım. İki seçeneğin de beni ölüme götürebileceği kanısına varınca elimi fark ettirmeden ceketimin altına soktum. Çırpınmadığım için arkamdaki adam sadece omuzlarımı tutuyordu, Süha ve diğer adamların dikkati ise Tibet’teydi. Süha’nın bana ne kadar yakın olduğunu hesapladıktan sonrası birkaç saniyede gelişti. Hızla yeleğin altındaki silahı çıkardım, beni kaygısızca tutan adama doğru dönüp silahın ucunu göğsünde patlattım.
💬
Silah sesi depoda yankılanınca herkesin yaşadığı o anlık boşluktan yararlanıp Süha’ya doğru koştum. Beni fark etti ama üzerindeki şaşkınlığı atamadan ucu sıcak olan silahı onun boynuna bastırmıştım. Azrail az önce dibimdeyse de şimdilik benden uzaklaşmıştı.
💬
“Ellerini öne doğru uzat ki boynunu parçalamak zorunda kalmayayım,” dedim Süha’nın kulağına doğru. Benden uzundu, duruş konusunda biraz zorlansam da diğer elimi omzuma sabitlemiştim.
💬
“Beni gerçekten şaşırttın,” dedi ellerini uzatırken. Benim onun boynuna silah dayamam, adamların da Tibet ve Enes’e silah çekmesine neden olmuştu.
💬
“Kaybedecek bir şeyimin olmadığını biliyor olmalısın,” dedim namluyu daha sert bir şekilde boynuna bastırırken. “Onları bırak da buradan hepimiz sağ çıkalım.”
💬
“Onları bırakınca beni öldürmeyeceksin yani?” diye sordu alayla.
💬
“Senin kadar adi değilim.”
💬
“Pekâlâ,” dedi adamlara işaret verirken. “Sana güvenmekten başka şansım yok gibi.”
💬
“Hıhım,” diye mırıldandım gözlerim Tibet’teyken. Tibet adamlardan kurtulup sandalyedeki arkadaşının yanına gitti, onu iplerden kurtardı. “Şimdi sen de benimle dışarı kadar geliyorsun.”
💬
Süha alayla gülüp kollarını açarak, “Nasıl istersen,” dedi ama silahın baskısını arttırınca ellerini eski konumuna getirdi.
💬
Tam geriye doğru adımlamışken deponun kapısından bir ses geldi. Omzumun üzerinden kapıya bakınca Görkem’i gördüm. İşte bu hiç iyi olmamıştı. Görkem arkasındaki adamlarla içeri girerken, “Yine karşılaştık,” dedi bana bakarak. Sonra gözleri elimdeki silaha kaydı. “Gün geçtikçe gelişiyorsun.”
💬
“Senin için aynı şeyi söyleyemeyeceğim.”
💬
Tanıdık sesi duymam ve Görkem’in bir anda yere yığılması aynı anda oldu. Görkem’in arkasındaki boşluktan ona yaklaşıp silahını ensesine geçiren Merih’le birlikte tam anlamıyla bir kaosun ortasında kalmıştık. İlk silah sesi benden çıkmıştı ama sonrasındaki hiçbir ses bana ait değildi. Hatta o dalgınlığımın arasında Süha dirseğini bana geçirmiş, yeleğe rağmen yere yığılmamı sağlamış, silahı benden almıştı. Bu aldığım ilk darbe de değildi. Yere yığılan bedenim art arda gelen darbelerden kaçamamıştı. Kendimi korumaya çalışırken bir ara Tibet’in, Süha’nın üzerinde olduğunu görmüştüm.
💬
Sonrası biraz bulanıklaştı. Başımda hissettiğim sızı, bedenimdeki ağrılardan daha çok hareketlerimi engelliyordu.
💬
Su sesini duyuyordum. Tavandan düşüp zemine çarpan su damlalarının sesi kulaklarımı doldururken yanağım sert zemine yaslıydı, başımı kaldıramıyordum. Başka sesler de vardı ama her zamanki gibi odaklanabildiğim, diğerlerinden ayırabildiğim tek ses, su sesiydi. Sonra bir ses daha duydum. Güçlü ayak sesleri boş sayılabilecek olan deponun içinde yankılandı. Gözlerimi zar zor açabildiğimde, yerde su birikintilerinden çok kanın oluşturduğu küçük göletler olduğunu gördüm.
💬
Ne kadar zaman geçti bilmiyordum ama biri uyuşmuş bedenimi kucakladı, kollarının baskısı güçlüydü fakat kanımda dolanan her neyse zihnim bedenimden ayrılmış gibi hissettiriyordu. Baygın bakan gözlerim zemine kaydı, başka adım sesleri daha duydum, sanki birileri koşuyordu. Ama bunun da üzerinde çok duramadım. Gözlerim bir noktada takılı kaldı. Kan sızdıran bedenlerin arasında yatan adama baktım. Ağzından akan kan, yüzünün zemine yapışmış kısmının etrafında kan halkası oluşturmuştu, gözleri kısık bakıyordu.
💬
Kuru dudaklarım aralandı, “Tibet,” diye fısıldadım. Beni duyamayacağını biliyordum, kendi sesimi ben bile çok uzaklardan geliyormuş gibi duyabilmiştim. O, nefes alıyor muydu?
💬
“O iyi,” dedi beni kollarının arasında tutan bedenin sahibi. “İyi olmasa kardeşimi bırakıp senin yanına mı gelirim? Sonradan başımın etini yemesin diye yardım ediyorum.”
💬
Turhan.
💬
O nasıl gelmişti?
