3. YEŞİLBUDAK TÖRENİ

💬

˚⊱🔮⊰˚

💬

🎧: Elend, The Wake Up The Angel

💬

˚⊱🔮⊰˚

💬

3. BÖLÜM

💬

“Yeşilbudak Töreni”

💬

Bu evrende gözlerimi açtığım andan bu yana sürekli bir duygu ikilemine düşmüştüm. Zihnimde iki farklı hayata ait anılar vardı ve bu benim tüm duygularımın da karışmasına neden oluyordu. Fakat karşımda duran adamın gözlerine baktığımda tek hissettiğim öfkeydi. Bu duygu konusunda ikileme düşmemiştim çünkü her iki hayatımda da ona karşı öfke duyuyordum.

💬

“Seni öldürdüm,” dedi gözlerimin içine çatık kaşlarla bakarken. Öfkeliydi, benden nefret ediyordu ama zihnindeki o karmaşanın bakışlarına yansımasına engel olamıyordu.

💬

Hareketsizce durup, “Ne o, yoksa beni tekrar mı öldüreceksin?” diye sordum. O kadar öfkeli hissediyordum ki ses tonum pürüzlü çıktı.

💬

“Sen nasıl hâlâ hayattasın?” diye tekrar sorduğunda elimi sertçe göğsüne vurup onu iterek kendimden uzaklaştırdım.

💬

“Belki de gerçekten öldürememişsindir,” dediğimde siyah gözleri boynuma kaydı. Bıraktığı izi mi arıyordu? Bu kez ben ona doğru bir adım attım. “Yaptıklarından sonra buraya hangi cesaretle gelebiliyorsun?”

💬

“Sana bir soru sordum,” dedi dişleri sıkarak. Onun bu haline alayla güldüm. İlk kez bu evrendeki birine karşı rahat bir tavır sergileyebiliyordum çünkü ona karşı sahte bir duygu sergilememe gerek yoktu.

💬

Lior’a doğru bir adım daha atıp parmağımı göğsüne bastırarak onu ittim. “Bir kez daha karşıma bu şekilde çıkarsan, bu kez o bıçağı senin boynuna dayayan ben olurum ve emin ol, öldüğünden emin olmadan leşinin yanından uzaklaşmam.”

💬

Nefretle bakan bakışlarına aynı şekilde karşılık verip ona sırtımı döndüm. Arkamdan gelmemesinin sebebinin benden korkması olmadığını biliyordum. Sadece şu an olanları idrak edemiyordu. Onu bizim sarayımızın sınırlarına kadar getiren şey de saraydaki durumu öğrenme isteği olmalıydı. Geri dönmemiş olsaydık bütün soylar olanlardan haberdar olurdu. Bu saate kadar kulağına herhangi bir haberin gelmemiş olması onu meraklandırmıştı.

💬

Sabah olduğunda ve arkadaşlarımla bir araya geldiğimizde onları uyarmalıydım. Lior konusunda dikkatli olmaları gerekiyordu. Beni canlı bir şekilde karşısında gördükten sonra bir de arkadaşlarımı görmesi tamamen aklını karıştıracaktı. Benim bir şekilde yaşıyor olmamı ona kabul ettirebilirdim ama arkadaşlarımın enerji kaynağına dokunduktan sonra ölmemiş olmalarını mantıklı bulmayacaktı. Kırmızı kafalı tanrının bizim yeniden doğduğumuzu bilmesini tehlikeli bulmuyordum çünkü bunu bilse de bize karşı kullanamazdı. Kendi başının derde gireceğini bilirdi. Hatta bizim geri dönmemizden daha çok onun yaptıkları göze batardı.

💬

Hızlı adımlarla saraya döndüm. Hızlı olmamın sebebi ondan korkup kaçmam değildi. Bana bir şey yapamayacağını biliyordum, o zayıf anımı bir kez yakalamıştı ve bunun tekrar yaşanmasına izin vermezdim. Öfkeliydim ve öfkem bedenimi ele geçirmiş, ondan uzaklaşma isteği uyandırmıştı. Aksi halde onu orada öldürebilirdim ve bundan pişmanlık duymazdım. Ki bu saatten sonra her yüz yüze geldiğimizde ikimizin de arkamızda duran elinde bir bıçak olacaktı.

💬

Sabah olduğunda oldukça huysuz bir şekilde koltukta uzanıyordum. Odaya döndükten sonra sadece iki saat kadar uyuyabilmiştim ve bu iki saatlik uyku da kesik kesikti. Huysuzluğumun sebebi tam olarak uyuyamamış olmam da değildi, o adamın yüzünü her hatırladığımda dinmek üzere olan öfkem yeniden harlanıyordu. Gergin bir şekilde şakaklarımı ovarken Quincy’nin yatakta hareketlendiğini duydum. Lumi’yi gördüğümde başımdaki şu ağrıyı almasını aklıma not ederek uzandığım koltukta doğrulup oturur pozisyona geçtim.

💬

“Morwenna,” diyen Quincy’nin uykulu sesini duyunca gözlerimi ona çevirdim. “Bir sorun mu var?”

💬

“Hayır, sadece başım ağrıyor,” dediğimde yüzümü inceledi. “Pek uyuyamadım.”

💬

“Rahat uyuyabilmeni sağlayacak bir yol bulurdum fakat bugün önemli bir gün,” deyip bacaklarını yataktan sarkıttı. “İdare edebilecek misin?”

💬

“Başka çarem var mı?” Alayla güldüm. “Merak etme, Lumi’den yardım isterim.”

💬

Gözü bir an koltuğun kenarına bıraktığım pelerine takılınca gerildim ama belli etmemeye çalıştım. En azından yaşananları ona anlatamaz mıydım? Her şeyden önce onunla arkadaştık. Quincy anlayışlı ve güvenilir bir arkadaştı. Belki ona anlatırsam tekrar bu bedenle bütünleşene kadar bana yardımcı olurdu. Ona yakalanma korkusu da yaşamamış olurdum. Ben tereddütte kalmış bir şekilde onu izlerken banyoya girdi. Söyleyeceksem de bunu şimdi yapamazdım, onun karışan aklı yüzünden böyle önemli bir günde istemeyeceğimiz sorunlar yaşayabilirdik.

💬

Quincy banyodan üzerinde beyaz, uzun, bir pelerine benzeyen bornozuyla çıktığında gözlerimi ondan ayırıp gardıroba çevirdim. Onu hiç tamamen çıplak görmemiştim, anılarımda bununla ilgili bir görüntü yoktu. Evli olsak da cinsel anlamda hiçbir zaman birbirimize yaklaşmamıştık; ne o ne de ben buna yeltenmiştik. Soy devamı için evlendirilmiş olmamıza rağmen… Ailelerin elbette ki bir beklentisi vardı ama küçük imalar dışında bu konuda sorular sormuyorlardı.

💬

“Ne giyeceğine karar verdin mi?” diye sordu bana yaklaşırken. “Çiftler böyle önemli törenlerde genelde uyumlu olmak için aynı renk kıyafetler giyer, biliyorsun.”

💬

Duştan sonra karar vermeyi düşünmüştüm ama o ben çıkana kadar bu şekilde bekleyemeyeceğinden elbiselere yöneldim. Evet, törenlerde sadece çiftler değil, diğer tanrı ve tanrıçalar da kıyafetlerine önem verirlerdi. Normalde de kadınlar ışıl ışıl, erkeklerse bakımlı ve şık görünürdü ama böyle günlerde ekstra özen gösteriyorduk.

💬

Elbiselerin üzerinde gezinen parmaklarım, lacivert bir elbisenin üzerinde durdu. “Lacivert,” dedim, ardından gözlerimi onun kıyafetlerinin olduğu kısma çevirdim. “Lacivert takımını giyebilirsin.”

💬

“Pekâlâ,” dedi kaşlarını kaldırıp. “Sen dönene dek hazırlanmış olurum.”

💬

Başımı sallayıp ondan uzaklaşarak banyoya doğru ilerledim. Banyoya girince geceliğimi çıkarıp ılık suyun altına girdim. Gece olanlar bir şekilde zihnimden silinebilir, ona olan öfkem hafifleyebilirdi fakat bu akşam o da Starlume Vadisi’nde olacaktı. Onu tekrar görecek olma düşüncesi bile öfkemi taze tutuyorken akşam kendime nasıl hâkim olacaktım? Olabildiğince onun çevresinde olmamalı, onunla göz temasından kaçınmalıydım. Aksi halde herkesin içinde boğazına sarılabilirdim.

💬

Bir yandan kardeşini de düşünüyordum. Bizimle birlikte geri gelmişti ama henüz bedenlenememişti. Öldükten sonra ona ne olduğunu, soyunun bedenine ne yaptığını bilmiyordum. Beden hâlâ bir yerde muhafaza ediliyorsa ve Lance bedenine geri dönmeye çalışırsa başarılı olabilir miydi? Ölmesinin üzerinden uzun bir zaman geçmişti ve onun için geçen zaman, bizim için geçen zamanla aynı değildi. Biz yokken zaman birkaç saatliğine dondurulmuştu. O ise uzun bir zamandır yoktu ve zaman onun için akmaya devam etmişti.

💬

Quincy’ninki gibi beyaz olan bornozumla sarmalanıp banyodan çıktım. Aceleci bakışlarım odanın içinde onu bulamadı, sonra terasa baktım. Arkası dönük bir şekilde şehri izliyordu ve hazır görünüyordu. Büyük ihtimalle rahat bir şekilde hazırlanmam için oradaydı. Hızlı adımlarımı gardıroba yönlendirdim. İç çamaşırlarımı giydim fakat elbiseyi giymeden önce cam şifonyere yaklaştım. Elmas tarağımla saçlarımı yavaşça taramaya başladım. Tarak hem buklelerimi belirginleştiriyor hem de saçlarımın kurumasını sağlıyordu.

💬

Saçlarımın kuruduğundan emin olunca tarağı şifonyerin üzerine bıraktım, şekillendirme işini elbisemi giydikten sonra da yapabilirdim. Göz ucuyla Quincy’ye bakarken yeniden gardırobun önünde bittim. Hâlâ aynı şekilde durmuş dışarıyı seyrediyordu. Banyoya girmeden önce seçtiğim elbiseyi askısıyla birlikte çıkarıp havaya kaldırdım ama daha elbiseyi tam olarak inceleyemeden bornozum yere düştü, elbise bedenimi sımsıkı sardı. Dudak bükerek askıyı kenara attım ve boy aynasına doğru ilerledim.

💬

Lacivert, uzun elbisenin etek kısmında derin bir yırtmaç vardı. Perde gibi iki yana açılmış şekilde duran eteğin altında bir kat daha tül vardı ve bu tül kasıklarımı gölgede bırakıyordu; adım atmadığım sürece yırtmaç kendini göstermiyordu. Göğüs kısmı kalp şeklindeydi, elbisenin kolları omuzlarımın alt kısmından başlayıp parmaklarıma dek uzanıyordu. Dirseklerimden omuzlarıma uzanan turuncu renkteki işlemeler, elbisenin kumaşını aşıp çıplak omuzlarıma yayılıyordu. Aynı zamanda kalp şeklindeki göğüs kısmımda bulunan işlemeler de kumaştan sıyrılıp köprücük kemiklerime uzanıyordu. Tümüyle işlemeli olan bu elbiseye farklı olarak eşlik eden tek şey, iki göğsümün arasında duran su damlası şeklinde mavi taştı.

💬

“Güneş tanrıçası olduğunu söylesen inanmayan tek bir insan olmaz.”

💬

Quincy’nin sesini duyduğumda omzumun üzerinden ona baktım. Lacivert takımı üzerine tam oturmuştu. Ceketin arka kısmı, ön kısmından biraz daha uzundu ve sağ göğsündeki işlemeler, geniş omzuna doğru uzanıyordu. Ceketindeki işlemelerin rengi, elbiseminkiyle neredeyse aynıydı. Zaten bu kasten seçilmiş kıyafetlerdendi. Dolabımızda birbiriyle uyumlu olan, özel günler için ayrılmış birkaç kıyafet vardı. Su yeşili gözleri, üzerindeki takımından kaynaklı daha açık bir renkte duruyor, cam gibi görünüyordu.

💬

“Bu şekilde insanların gözünde iyi bir çift olacağız,” dedim alaycı bir tavırla, ardından önüme dönüp yeniden aynadaki görüntüme baktım.

💬

“Sonsuza dek rol yapamayacağımızı biliyorsun, değil mi?” Aynadaki yansımasından bana yaklaştığı anları izledim. “Özellikle çocuk konusunda.”

💬

“Farkındayım,” dedim ama sesim umursamaz çıkmıştı. “Fakat onlara her istediğini veremem.”

💬

“Evlenmeyi kabul ederken zaten vermiş oldun.”

💬

Bu kez omzumun üstünden değil, bedenimi ona doğru çevirerek gözlerinin içine baktım. “Öyle düşünmelerini istedim. Bunu seninle daha önce de konuşmuştum,” dedim, aylar öncesindeki bir anı zihnimde dağılarak bana kendini hatırlattı. “Neden tekrar bu konuyu açıyorsun?”

💬

“Niyetim açmak değildi, kurduğun cümle bana bu fırsatı verdi,” diye kendini savununca kaşlarımı çattım. “Seni bir arkadaş olarak seviyorum, Morwenna ama bu hayatımı bu şekilde geçirmem için geçerli bir sebep değil. Senin kadar umursamaz davranamıyorum.”

💬

“Seni zorlayan ailen değil de benmişim gibi konuşuyorsun.” Çatık kaşlarla yüzüne bakmaya devam ettim. “Bundan hoşlanmadım.”

💬

Elini sallayıp, “Her neyse,” dedi. “Nasılsa bu konuşma yine bir yere varamayacak.” Bana sırtını dönüp koltuklara ilerledi. “Sen hazırlığına devam et, işin bitince çıkarız.”

💬

“Belki de ailelerimize bu şekilde devam edemeyeceğimizi söylemeliyiz,” dedim ama bir cevap vermedi, koltuğa oturup başını geriye doğru atarak bekledi. Gözlerimi devirip şifonyere yaklaştım ve camdan çekmecelerden birini sertçe kendime çektim. Çıkan gürültüyü umursamadım, o da dönüp bakmadı.

💬

İlk önce kendime göz ağırlıklı bir makyaj yaptım. Göz kapağıma dağıttığım lacivert toza biraz da mavi ekledim ve bu mavi gözlerimin daha da belirginleşmesini sağlamıştı. Fırçalar sihirliydi, onları tutmam yeterliydi. Göz makyajım tamamen bitince hafif bir ten makyajı yapıp pembe allığa dokundurduğum fırçayı elmacık kemiklerimde gezdirdim. Küçük bir renk katsa yeterliydi. Kahve tonlarındaki dudak ürününü sürme işlemi de bitince parmaklarımı saçlarımın arasında gezdirdim. Ekstra bir şey yapmama gerek yoktu, bir taç takmam işimi görürdü.

💬

Göğüs kısmımda parıldayan mavi taşın benzerleriyle süslenmiş tacı taktım. Tam ortada büyük, mavi bir taş vardı, diğerleri daha küçük taşlardı. Tacın duruşunu incelerken elimi çekmeceye attım, ucunda mavi taş olan uzun küpeleri aldım. Küpeleri kulaklarıma takarken gözüm Quincy’ye kaydı. Gözlerinin üzerimde olması beni bir anlığına duraksattı. Onun aklından geçenlerin tam olarak ne olduğunu bilmiyordum, aslında bunu öğrenebilirdim ama izni olmadan zihnindeki odaları karıştırmak istemiyordum. Diğerlerinin aksine o, benim ona dokunmamdan korkmazdı. Sanırım bunun sebebi saklayacak bir şeyi olmadığından değil de benim izinsiz bir şekilde onun sınırlarını işgal etmeyeceğimi bilmesindendi. Çünkü herkesin sakladığı bir şeyler olurdu.

💬

Blizz’in sakince terastan çıkıp odaya girdiğini görünce, “Buraya gel yakışıklı,” diye seslendim. Blizzard sesimi duyar duymaz kulaklarını dikerek bana baktı, ardından adımlarını bana doğru attı. O yanıma yaklaşırken eğilip en alt çekmeceyi açtım. Bu çekmeceyi ona ayırmıştım. Ben onun için bir tasma seçerken sakince durmuş beni izliyordu.

💬

“Sen de bizimle uyumlu görünmek ister misin?” diye sordum bronz tasmayı elime alırken. Quincy’nin gözlerinin üzerimizde olduğunu bilsem de ona bakmadım. Dizimi yere bastırdığımda yırtmaç daha belirgin bir hâl aldı ve tül gerilerek üst bacağımı görünür kıldı. Blizz yüzüme doğru yavaşça havladığında gülümsedim, ona yaklaştığımda kafasını kaldırarak tasmayı takmamı bekledi. Bronz, zincirli tasmanın ortasından sarkan hilâl de bronz renkteydi ve hilâlin kenarlarında küçük elmaslar vardı.

💬

Blizz mutlu bir şekilde geri çekilip tekrar havladığında başını okşadım, ardından ayağa kalktım. Aynaya doğru dönerken sırtımdaki gözlerin baskısını hissediyordum. Ayakkabılarımı giydikten sonra hazır bir şekilde Quincy’ye döndüm. “Hazırım,” dediğimde tacımdaki gözleri gözlerime indi. “İlk önce yemek salonuna gideceğiz değil mi?”

💬

“Evet,” dedi koltuktan kalkarken. “Kahvaltıdan sonra şehre ineceğiz.”

💬

Yanıma gelip elimi tuttuğunda göz ucuyla ona baktım ama bana bakmak yerine kapıya doğru adımladı. Dilimi ağzımın içinde döndürürken onunla birlikte odadan çıktım. Saraya yayılan lirin sesini duyduğumda gözlerim kısıldı. Hoş bir melodiydi, destansı ve ruha dokunan bir yanı vardı. Diğer tanrı ve tanrıçaları selamlayarak yemek salonuna yürüdük. Herkes üzerindeki ışıltılı kıyafetlerle sarayın içinde süzülüyordu. Heyecanlı ve neşeli görünüyorlardı. Yüz ifademin fazla donuk olduğunu anladığımda dudaklarıma küçük bir gülümseme yerleştirdim. İnsanlara öldürecek gibi bakmak, kendi topuğuma sıkmak olurdu.

💬

Kahvaltı için yemek salonuna girdiğimizde herkes ayağa kalkıp aynı anda, “Kutsal Yeşilbudak!” diye bağırdığında sesleri bütünleşti ve salonda gür bir şekilde yankılandı.

💬

Biz ortadaki masaya doğru adımlamaya devam ederken bizi beklediler ve biz sandalyelerimize yerleşirken onlar da yeniden oturdular. Bu kez erken gelmiştik, aileler henüz gelmemişti. Elimi Quincy’nin elinden ayırıp ellerimi masanın üzerine koydum ve bakışlarımı karşımda oturan arkadaşlarıma çevirdim. Bu kez yan yana oturmuşlardı. Lea beyaz, Kaida kahverengi, Lumi ise yeşil bir elbise giymişti. Üçü de oldukça güzel görünüyordu. Benim gibi bugünün öneminin farkındalardı. Edwin kahverengi, Callum ve Duane de siyah takımlarının içindelerdi.

💬

Lea masaya doğru eğilip, “Harika görünüyorsun,” dediğinde yüzümdeki o yapmacık gülümseme sıcak bir tebessüme dönüştü.

💬

“Beyaz sana yakışıyor, sen de harika görünüyorsun,” dedim samimi bir tavırla. Lea gülümseyerek kıvırcık, siyah saçlarını geriye attığında gülümsemem büyüdü. Biraz daha masaya doğru eğildim ve “Bugün Harrison da gelecektir, onunla konuşma fırsatımız olur,” dediğimde Lea’nın kaşları havalandı.

💬

“Harrison’la ne konuşacaktık ki?”

💬

Lea’nın sorusuyla duraksadım. “Dün olanları işte, neyi olacak?”

💬

“Dün ona soracağımız ne oldu ki?” diye yeni bir soru sorunca bedenim buz kesti. Neden böyle sorular soruyordu?

💬

Yoksa dün olanları unutmuş muydu?

💬

Gözlerimi diğer arkadaşlarıma çevirdim, onların yüzlerini inceledim. Onlar da mı bir şey hatırlamıyordu? Masada başkaları varken onlara soramazdım ve bu kendimi sıkışmış gibi hissettirdi.

💬

Lumi, “Nasılsın, Quincy?” diye sorduğunda gözlerim hızla arkadaşıma çevrildi. Sonra aklıma dün saraya ilk girdiğimizde ve Quincy’yle karşılaştığımızda Lumi’nin araya girdiği geldi. Lumi ve Quincy bu evrende iyi anlaşan iki arkadaştı. Anlaşılan Lumi de dikkat çekebileceğinin farkına vardığından onunla normal bir iletişim kurmak istiyordu.

💬

Quincy boynunu ovarken, “İyi sayılır, Lumi,” diye yanıtladı onu. “Geçen gün konuştuğumuz konuyu halledebildin mi?”

💬

İşte onun bu sorusunun cevabı bende yoktu, ikisinin arasında geçen bir konuşmaydı. Lumi bir süre Quincy’nin yüzüne öylece bakakaldığında onun da aralarında geçen konuşmayı düşündüğünü anladım. Birkaç saniyelik düşünmenin ardından gülümseyerek, “Hallettim sayılır,” dedi. Konunun ne olduğunu merak ettim ama bilmesem de olurdu. Lumi’nin sıyrılamayacağı bir konu olması halinde bize danışacağını biliyordum.

💬

Aramızda yeni bir konuşma geçmeden önce aileler salona giriş yapınca hep birlikte ayaklandık. Herkes yine hep bir ağızdan aynı cümleyi kurdu, bense sadece dudaklarımı oynattım. Nasılsa onların seslerinin arasında benim sesim kaybolurdu. Salona en son giren genelde Quincy’nin ailesi ve benim ailem olurdu. Oturduğumuz masada sadece arkadaşlarım değil, başka tanrı ve tanrıçalar da vardı ama soy öncüsü olan ailemden önce masaya gelirlerdi.

💬

Babam elini hafifçe sallayıp geniş sandalyesine oturduğunda, bizler de yerimize oturduk. Gözleri masadaki herkesin yüzüne dokundu, en son benim yüzümü buldu. Benim haricimde üç çocuğu daha vardı. Başka bir tanrıçadan olan oğlu benden elli yaş büyüktü. Diğer ikisi ise öldürdüğü o tanrıçadandı. Ama onun gazabına uğrayan tek kişi benmişim gibi geliyordu. Ona ihanet ettiğini düşündüğü tanrıçadan olan çocuklarına karşı bile böyle değildi. Bana karşı ekstra tutucuydu ve bu herkesin dikkatini çekiyor, herkesi şaşırtıyordu. Şu an birlikte olduğu tek bir kadın vardı, o da benim annemdi. Ben neden gözüne batıyordum?

💬

“Ansel,” dedi babam başını solunda duran adama, üvey abime çevirirken. “Şehirde hazırlıklar başladı değil mi?”

💬

Ansel başını sallayarak, “Güneş doğmadan önce başladı,” dedi. “Kahvaltı için şehrin belirli yerlerinde masalar kuruldu. Yemekten sonra meydana toplanacaklardır.”

💬

Onun annesini tanımıyordum, ben doğmadan önce ölmüştü. Hatta babam onun annesiyle birlikteyken benim annemle aralarında bir ilişki bile yoktu. Ansel dışarıdan bakıldığında en fazla otuz yaşında gibi görünse de benden tam tamına elli yaş büyüktü. Annesinin nasıl ve ne zaman öldüğünü bilmiyordum ama bir şekilde ölümsüzlüğünü kaybettiğini duymuştum. Simsiyah gözlerini annesinden almış olmalıydı. Sert mizacını ise babamızdan.

💬

“Güzel,” dedi babam çatal ve bıçağı eline alarak. O buz gibi olan mavi gözler yeniden beni buldu. “Akşam vadiye giderken tılsımı almayı unutma, onu sen getireceksin.”

💬

Bir an elimdeki çatal kayıp düşecek, önümdeki büyük, beyaz tabağı ikiye bölecek sandım. Bunun olmaması için çatalı sıkıca tutup, “Tamam,” dedim sadece. Başka bir cevap verme şansım zaten yoktu.

💬

Gözleri tabağına indiği sırada, “Bugünkü adağın kanını da sen akıtacaksın,” deyince bu kez masadaki herkes şaşkın bir soluk verdi. Tüm gözlerin bana çevrildiğini biliyordum ama gözlerimi Tanrı Cyril’dan ayıramadım.

💬

“Ben mi?” diye sordum şaşkınlıkla. Uzun yıllardır bunu yapan oyken neden şimdi benim yapmamı istiyordu?

💬

O cevap veremeden, “Ben de yapabilirim,” diyerek araya girdi Ansel. “Bu konuda zorlanabilir.”

💬

Tanrı Cyril hiç kimseye bakmadan, “Morwenna yapacak,” dedi ve kahvaltısına başladı. Bu, bu konu için söylenen son şeydi.

💬

Ne yapacağımı bilemez bir şekilde arkadaşlarıma baktığımda onların da gözlerinin bende olduğunu, endişeyle bana baktıklarını gördüm. Bacağımda Quincy’nin elini hissettim, ardından bana doğru eğilip, “Endişelenme,” diye fısıldadı. “Üstesinden geleceksin.”

💬

Ne ona baktım ne de bir cevap verdim.

💬

Üzerimde birçok göz olduğunu bilsem de birinin bedenimde büyüttüğü enerji ağırlaştı ve başımı kaldırıp onunla göz göze geldim. Ansel’ın simsiyah gözleri bir ayna gibiydi, yüzeyi siyah aynada kendi yansımamı görebiliyordum. Onunla üvey de olsak kardeştik ama bu sarayın içinde birbirini tanıyan iki tanrıdan fazlası değildik. Ansel’a karşı hislerim nötrdü ve onun hislerinin de öyle olduğunu biliyordum. Bu yaşımıza dek gerekmedikçe pek diyaloğa girmemiştik.

💬

Diğer iki kardeşimin ismi ise Thaddeus ve Theron’dı. Onlar da benden on beş yaş büyüklerdi. İkiz kardeşler, annelerini kaybettiklerinde henüz iki yaşındalardı. Babam üç yüz yıllık yaşamı boyunca birçok kadınla birlikte olmuş, birkaç çocuğunu da kaybetmişti. Thaddeus ve Theron’ın annesinin ölümünden iki sene sonra annemle evlenmişti. On yıl boyunca annemle bir çocuğa sahip olmak için hiç uğraşmamışlardı. Bunlar çok uzun yıllar önce yaşanmış şeyler olduğu için net bir bilgim yoktu.

💬

Thaddeus ve Theron, babalarına karşı öfkeyle büyümüş olsalar da belli bir yaşa geldiklerinde asıl yaşananları öğrenmiş, öfkelerini geride bırakmışlardı. Tanrı Cyril ile yaptıkları o ciddi konuşmayı hatırlıyordum. Öfkeli sesleri tüm sarayı esir almıştı. Sanki bu olay dün yaşanmış gibi anıların arasından çıkıp zihnimi işgal ettiğinde yüzümü buruşturdum. Her bir anı bana kendini göstermek, hatırlatmak, yeniden yaşatmak için yarışa girmiş gibiydi ve bunun ne kadar yorucu olduğunu arkadaşlarımdan başka kimse anlayamazdı.

💬

Kahvaltı esnasında edilen sohbetlerin gürültüsü bir olup tüm salona yayılıyordu ve bu denli büyük bir gürültü, anıların ağrıttığı zihnimi daha da yoruyordu. Babam, annemle arasında olan kısa sohbeti bitirdikten sonra sandalyesini geriye itip ayaklandı ve beyaz pelerinin uçlarını geriye doğru attı. Onun ayaklanmasıyla birlikte hepimiz oturduğumuz sandalyelerden kalkmıştık.

💬

“Bir saat sonra ana girişte toplanın, şehre ineceğiz,” dedikten sonra masadan uzaklaşmaya başladı. Annemin de onu takip edeceğini düşünmüştüm ama annem gözlerini bana çevirerek gülümsedi ve yanıma yaklaştı.

💬

“Tatlım, biraz konuşabilir miyiz?” diye sorduğunda sertçe yutkundum. O bir anneydi, onunla konuşup rol yapmak, diğerleriyle konuşmaktan ve onlara karşı rol yapmaktan daha zor olurdu.

💬

“Elbette,” dedim ve eteğimi düzeltip ona doğru adımladım.

💬

Gözleri beni baştan aşağı süzdü. “Her zamanki gibi çok güzel görünüyorsun.” Gülümseyerek yanına vardığımda koluma girdi ve beni masadan uzaklaştırdı. “Seninle şu adak meselesini konuşacaktım.”

💬

“Sen de mi halledemeyeceğimi düşünüyorsun?” diye sorarken ses tonuma hafif bir kırgınlık ekledim. Tanrıça Rosalba’yla olan anılarımın hepsi su gibi berraktı. Tanrı Cyril ile olan anılarım gibi fırtınalı değildi. Nazik, kibar ve anlayışlı bir kadındı. Belki yüzü şu an yabancı geliyordu ama karakteri tamamen tanıdıktı.

💬

Kolumdan çıkmadan diğer eliyle elimi okşarken, “Senin her türlü zorluğun üstesinden gelebileceğini biliyorum, Wenna,” dediğinde tenim buz kesti. Bana Wenna demesi neden bu kadar ağır hissettirmişti? Bendeki ürpermeyi fark etmemiş gibi konuşmaya devam etti. “Ki bu iş senin için bir zorluk bile sayılmaz.”

💬

Sarayın büyük, su perdesi şeklindeki kapısından çıkarken ona sakince eşlik etmeye çalıştım. Sakin olmalı, normal davranmalıydım. “Sence neden bunu benim yapmamı istedi?”

💬

Derin bir nefes alırken zarif omuzları havalandı. “Açıkçası bunu bilmiyorum. Onun kafasından geçenleri hiçbir zaman tahmin edemeyeceğimizi biliyorsun. Yine de bunun kötü niyetli bir istek olmadığını bilmeli, babanla ilgili kötü düşünmemelisin.”

💬

“Onunla ilgili kötü bir şey düşünmüyorum anne,” diyerek göz devirdim. Ona böyle seslenmek ne zamana kadar garip hissettirecekti? “Sadece bu görevi diğerlerine değil de bana vermesi garipti.”

💬

“Babanı ne kadar sevdiğimi biliyorsun,” derken adımlarını durdurdu. Ben de adım atmayı kestiğimde bana doğru döndü. “Fakat bu demek değil ki onu her konuda destekleyeceğim.” Bir adım daha atıp aramızdaki mesafeyi azalttı ve ellerimi tutarak gözlerimin içine baktı. “Onu çok seviyorum, evet ama seni herkesten çok seviyorum.” Bu cümlesiyle gözlerinin içine bakakaldım. “Niyeti senin kendini kanıtlamanı, inancını ve gücünü göstermeni sağlamaksa eğer, elinden gelenin en iyisini yapmalısın. Sevdiğim adam ya da baban dahi olsa, seni üzmesine de küçük düşmüş hissetmene neden olacak bir şey yapmasına da izin vermem.”

💬

Uzun uzun gözlerinin içine baktım. Dünden beri bomboş, kendini bu bedene ait değilmiş gibi hisseden kalbimin etrafını bir sıcaklık kapladı. Donmuş yüzeyi yavaş yavaş çözülüyordu. Sertçe yutkunduktan sonra kollarımı onun boynuna sardım ve sıkıca sarıldım. Belki o geçen bunca zamanın farkında değildi, derin bir uykuya yattığını da bilmiyordu ama kalbim ona karşı yoğun bir özlemle çarpıyordu. Sanki o mağarada öldüğümde bile kalbim çarpmaya devam etmiş, dünyada geçirdiğim seneler boyunca annesinden uzak kalmanın acısını çekmişti.

💬

“Her zamanki gibi elimden gelenin en iyisini yapacağım,” dedim parmaklarımı benimkinden bir ton koyu renk olan saçlarının arasında gezdirirken. “Benim için endişelenme.”

💬

Elim ensesine kaydığında ve parmaklarım istem dışı tenine gömüldüğünde bedenimden hızlı bir elektrik akımı geçti. Gözlerim geriye doğru kaydı ve zihnimin içine çekildim. Hayır, bu benim zihnim değildi. İçine düştüğüm anı bana ait değildi. Bulunduğum ortamdan soyutlandım, kendimi saraydaki büyük teraslardan birinde buldum. Panikle etrafıma bakındığımda gözlerim terasın odaya açılan kapısına kaydı ve odanın içindeki iki bedeni gördüğümde donup kaldım.

💬

Annemle babam hareketli bir konuşmanın ortasındalardı. Annem, “Onun üzerine çok fazla gidiyorsun!” diye bağırdığında babam kaşlarını çattı. Neden buradaydım? Az önce sarayın dışında annemle sarılırken nasıl buraya gelebilmiştim?

💬

Farkındalık yavaşça kendi zihnimde büyürken, “Onun üzerine gitmiyorum,” dedi babam.

💬

Annemin zihnindeydim.

💬

Yaşadıklarına karşı sana her zaman saygı duydum, Cyril ama,” dedi annem işaret parmağını ona doğru sallayıp, “benim kızım öfkeni yatıştırmana yarayan bir nesne değil.

💬

Bu kez babam da sesini yükseltti ve “O benim de kızım!” diye bağırdı.

💬

İşte bu annemi tamamen çileden çıkartan cümle oldu.

💬

O halde öyle davran!” Tanrıçanın turuncu saçlarından bile alev saçıldı sanki. “Sana ihanet eden, senin arkandan iş çeviren ya da hata yapan ne bendim ne de Wenna! Bana kıyamadığın için öfkeni yansıtmıyorsun, bunu anladım, peki ondan ne istiyorsun?” Annemin hiddeti karşısında babam duraksadı. “Onun senin yüzünden üzüldüğünü görecek, hissedecek olursam, bin soyun öncüsü de olsan parmaklarımı boynunda bulursun.

💬

Babamın yüzünde oluşan o yıkık ifadeye belki de bu yaşıma kadar ilk kez şahit olmuştum. Hızla annemin zihninden uzaklaştırıldığımda bedenim sarsıldı ve gerçekliğe döndüm. Artık annemle sarılmıyorduk, benden birkaç adım uzaklaşmıştı ve yüzüme tuhaf bir ifadeyle bakıyordu. Bu durumu birçok kez yaşamıştım ama üzerimde dirildikten sonra ilk kez yaşamanın şoku vardı.

💬

“Gücünü üzerimde denemeyeceğine söz vermiştin,” dedi annem her şeyin farkındalığıyla.

💬

Sertçe yutkunduktan sonra, “Özür dilerim,” diye mırıldandım. “Elimde olmadan gerçekleşti.”

💬

Annem karmaşık bir ifadeyle yüzüme bakıyordu. Gözlerinde hayal kırıklığı mı vardı? “Elinde olmadan mı?”

💬

Başımı sallarken gözlerinin içine bakmaya devam ettim. “Evet. Gerçekten istemeden oldu, özür dilerim.”

💬

“Bu sen istemeden olmaz ki,” dedi annem kafası daha da karışmış gibi. Haklıydı ama durumumu ona nasıl izah edebilirdim ki?

💬

“Sana yalan söylemeyeceğimi biliyorsun,” diye fısıldadım ona doğru bir adım atıp. Zihnine girdiğimi biliyordu fakat hangi kısmı gördüğümü bilmediğinden tedirgindi. “Kendimi bir anda babamla kavga ettiğiniz bir anda buldum. Seslerinizi bile duyamadım, kısa bir andı zaten.”

💬

Verdiğim bu küçük ve bir kısmı yalan olan bilgiyle bedeni gevşese de endişesi yüzünden silinmedi. “Bu normal değil. Güçlerimiz bu şekilde kolay kolay dengesizleşmez.” Gözleri hızla bedenimde gezindi, beni inceledi. “Dün de iyi değildin, bir sorun olmalı.”

💬

Ellerini tuttuğumda anlık ürpererek bana baktı. “Zihnine tekrar girmeyeceğim, merak etme,” dedim gülümseyerek. “İyi hissediyorum. Dediğin gibi dün iyi değildim, geçici bir şey olmalı.”

💬

Söylediklerimi duymazlıktan gelip, “Lumi’den seni kontrol etmesini isteyelim,” dediğinde derin bir nefes alarak geri çekildim. 

💬

“Sorun yok anne, Lumi zaten benimle ilgileniyor,” deyip sarayın girişine kısa bir bakış attım. “Hem bugün daha önemli işlerimiz var. İçinin rahat etmesi için yarın Lumi’den beni detaylıca incelemesini isterim. İstersen sen de yanımızda olursun.”

💬

“Peki öyleyse,” diye kabullendi fakat beni incelemeye devam etti. Gerçekten bunun benim isteğim dışı gerçekleşmesi garipti. Ya da belki de içten içe babamla ilgili bir şey görmek istemiş, yaşananlar yüzünden zayıf olduğumdan bu isteği kontrol edememiştim.

💬

Blizz, su perdesi şeklindeki büyük kapıdan dışarı çıktığında hissetmiş gibi gözlerimi ona çevirdim. Sakin adımlarla yürürken bronz tasması hoş bir ses yayıyor, tasmanın ucundaki hilâl uzun, zarif boynunda sağa sola sallanıyordu. Pürdikkat gözlerime baktı, yanımda oturur pozisyonda durdu. Bana bu şekilde dikkatli bakması yutkunmama neden oldu. Belki de içlerinde en dikkat etmem gereken kişi oydu çünkü bendeki garipliği hissedebilirmiş gibi geldi.

💬

“Demek küçük oğlum da törene hazırlandı,” dedi annem ve elini Blizz’in başına koyup şefkatle okşadı. Blizz bir mırıltı çıkarınca annemin dudaklarında da tıpkı bendeki gibi bir gülümseme oluştu.

💬

Girişte toplanan kalabalığın sesi dışarıya kadar geliyordu. Artık gitme vakti gelmişti. Saraya girip kalabalığın arasına karıştığımızda gözlerim arkadaşlarımı aradı. Fazla ileri gidemedim çünkü saraydan ilk çıkan soy büyükleri olurdu ve ben de genelde hemen arkalarında olurdum. Artık evli olduğuma göre Quincy ile birlikte diğer tanrı ve tanrıçaların önünde, ailemizin arkasında olmamız gerekirdi. Yanaklarımın içini şişirip annemle birlikte beklemeye başladık. Blizz de hemen yanımda duruyordu. Onu şehre götürürken bir önlem almama gerek yoktu, Blizz itaatkâr olduğu kadar sakin bir hayvandı. Bazen şehre indiğimde onu da yanımda götürürdüm, her ne kadar korkutucu ve soğuk görünse de çocuklarla oynamayı seviyordu. Çocuklar arasında küçük bir popülaritesi vardı…

💬

Kalabalık ikiye yarıldı, babam ve diğer soy büyükleri onlar için açılan yolda ilerledi. Babamın gözlerinin bende olduğunu fark edince gözlerimi yüzüne diktim, omuzlarım istem dışı dikleşti. O gözlere sahip olduğu sürece baktığı yüzün sahibini diken üzerindeymiş gibi hissettirmeme ihtimali yoktu. Bakışlarında huzursuz ve tekinsiz hissettiren bir şeyler vardı. Gözlerimizin benzer olduğunu düşünürsek, ben de karşımdakine böyle mi hissettiriyordum?

💬

Yanımıza geldiğinde kolunu anneme doğru uzatıp, “Gidelim,” dedi fakat gözleri annemde değil bendeydi.

💬

Bir adım geri çekildiğimde Quincy bana yaklaştı ve kolunu uzattı. Quincy’nin koluna girerken hâlâ babama bakıyordum, o ise gözlerini benden ayırmıştı. Babam kapıya doğru hareketlenmişti ki Blizz boynunu gerdi ve babama bakarken bir hırıltı çıkardı. Tanrı Cyril’ın atacağı adım havada asılı kaldı, Tanrıça Rosalba’nın endişeli bakışları bize çevrildi. Blizz bir kez daha hırladığında babam omzunun üzerinden ilk önce bana, sonra da köpeğim Blizz’e baktı. Ortamda aniden soğuk bir rüzgâr esince koruma içgüdüsüyle Blizz’e doğru ilerleyecektim fakat Blizz, babamın bakışlarında her ne gördüyse birkaç adım geri atarak yeniden yanıma geldi.

💬

Belki köpeğimin neden böyle davrandığını diğerleri anlamamıştı ama ben de babam da bunun nedenini biliyorduk.

💬

Babam yeniden önüne dönüp annemle birlikte saraydan çıkarken elimi Blizz’in başına koydum. Blizz başını kaldırarak bana baktığında, “Sorun yok oğlum,” diye mırıldandım. “İkimiz de güvendeyiz.”

💬

Saraydan çıkarken elimi Blizz’in başından ayırmadım. Gölün etrafına toplanan halk, saraydan çıktığımızı gördüğünde bağırmaya, sevinç çığlıkları atmaya başladı. Onlarla iyi geçiniyor olmak beni mutlu ediyordu, diğer saray mensuplarının da benim gibi düşündüğüne emindim. Halkıyla arası iyi olmayan soylar da vardı ve bu onlar için huzursuzluktan başka bir şey değildi. Neyse ki insanların istediği yerde yaşama hakkı vardı, isterlerse başka bir soyun himayesi altına girebiliyorlardı.

💬

Gölün üzerindeki uzun, kıyıya dek dümdüz uzanan mermer yoldan savaş alanına ilerleyen bir ordu gibi geçtik. Karaya ayak bastığımızda coşkulu bir halk tarafından karşılandık. Halkla yan yana geldiğimizde herkesin yüzündeki o düz, soğuk ifade yok oldu. Tanrı Cyril’ın bile. Yüzündeki küçük gülümsemeyle onunla konuşan yaşlı adamı dinliyordu. Bu gülümseme yapay değildi, içten olduğunu biliyordum. Tanrı Cyril, halkına önem veren bir öncüydü.

💬

O birine gülümsediğinde sorun bendeymiş gibi hissediyordum.

💬

“Tanrıça Morwenna!” diye bağırarak bana doğru koşan küçük kızı gördüm. Bu hayatını kurtardığım küçük hanımdı. Yanındaki birkaç çocukla birlikte bana doğru koşuyorlardı. Elim hâlâ kafasının üstünde olan Blizz’in kuyruğunun sallandığını görünce gülmeden edemedim. Çocukları seviyordu.

💬

“Meyveli çörek kokusu aldım, Quincy,” dediğimde Quincy ne demek istediğimi anlamadığı için anlamsızca yüzüme baktı. Dudaklarımı bükerek nefes nefese tam önümde duran küçük kıza baktım. “Yoksa bu küçük hanımefendiden mi geliyor?”

💬

Quincy gülümserken küçük kız utangaç bir gülümsemeyle bana baktı. Diğer çocuklar beni es geçmiş, Blizz’e dokunmak, onu sevmek için birbirleriyle yarışıyorlardı. Hafifçe eğilip elimi küçük kızın başına koydum ve “Nasılsın, Mila?” diye sordum.

💬

Mila, ellerini önünde birleştirip hafifçe sağa sola sallanırken, “İyiyim, teşekkür ederim,” diye mırıldandı. “Siz nasılsınız?”

💬

“Teşekkür ederim, ben de iyiyim,” deyip başını okşadım. “Sizin için çok güzel hediyeler hazırladıklarını duydum. Törenden sonra hediyelere birlikte bakalım.”

💬

Küçük kız parıldayan gözleriyle yüzüme bakarken, “Çok seviniriz,” dedi, sesindeki heyecan ve mutluluk beni yeniden gülümsetti.

💬

Başını tekrar okşadıktan sonra dikleştim ve geride kaldığımızı fark edince yürümeye devam ettim. Çocuklar da yanımızda yürüyor, onlara kuyruk sallayan Blizzard ile oynuyorlardı. Gözlerim ailemdeyken sessizce zihnimin içinde gezintiye çıktım. Bugün herhangi bir hata yapmamalıydım. Hem kendimi hem de arkadaşlarımı zor bir duruma sokmuş olurdum. Onlar açısından durum daha kolaydı, Tanrı Cyril’ın gözleri onların değil, benim üzerimdeydi.

💬

Kalabalığın arasında gezinen gözlerim bir noktada takıldı. Gördüğüm yüzle gözlerim irileşirken hızla Quincy’den ayrılıp, “Hemen döneceğim,” dedim ve aceleci adımlarımı gördüğüm adama doğru atmaya başladım. Quincy arkamdan seslenmiş, bir şeyler söylemişti ama ben yaşlı adama odaklanmıştım.

💬

Harrison beni fark ettiğinde bedenini bana doğru çevirdi. Yaşlı yüzünde, sakladığımız sırrın izleri vardı. Bana aslında kim olduğumu bildiğini belirten gözlerle bakıyordu. Ona sormamız gereken bir ton soru vardı fakat şu an arkadaşlarımı bulmakla uğraşamazdım, bu vakit kaybı olurdu. Çünkü Harrison, tören günleri bütün soyları ziyaret eder, saraylar arasında gezinirdi. O hiçbir soyun mensubu değildi. Harrison gibi birkaç tanrı ve tanrıça daha vardı, onlar bizim güçlerimizin aksine daha büyük, daha temel güçlere sahiplerdi.

💬

“Harrison,” dedim tam karşısında durduğumda. “Seni görmem iyi oldu.”

💬

“Nasılsın, Morwenna?” diye sordu sanki her şey normalmiş gibi.

💬

“Nasıl olmalıyım?” diyerek sorusuna soruyla karşılık verdim. “Bize hiçbir şey söylemeden bunca şeyle yalnız bıraktın.”

💬

Yaşlı adamın kaşları yavaşça çatıldı. “Benim size bir şey söylememe gerek yok ki,” diye mırıldandı. “Zihinleriniz size istediğiniz cevapları verebilir.”

💬

“Evet, büyük bir baş ağrısıyla birlikte,” diyerek yüzümü buruşturdum. “Üstelik bu sabah Lea’yla konuştuğumda dünle ilgili bir şey hatırlamadığını fark ettim. Bu nasıl olur? Daha dün akşam konuşmuştuk.”

💬

“Sadece Lea mı?”

💬

“Bilmiyorum,” diye mırıldanırken arkadaşlarımı bulma ümidiyle etrafta göz gezdirdim.

💬

Harrison bana yaklaşıp ellerimi ellerinin arasına aldığında gözlerimi ona çevirdim. “Anılarınızın silineceğini söylemiştim, genç tanrıça.”

💬

“Ama bu kadar erken olmasını beklemiyordum,” dedim sızlanır gibi.

💬

Elimin üzerini şefkatli bir şekilde okşarken, “Buradaki birkaç saat, oradaki onlarca yıla bedeldir. Anıları silindiyse, o evreni unuttularsa bu demektir ki aileleri artık o evrende nefes almıyor, anılarındaki insanlar artık yok,” dediğinde boğazım düğümlendi.

💬

“Ben hatırlıyorum,” diye fısıldadım. “Yani ailem yaşıyor mu?”

💬

“Aslında bir insanın o kadar uzun süre yaşaması imkânsız,” diye mırıldandı düşünceli bir sesle.

💬

“Annem, babam, ikizim…” Sesim dünden bu yana ilk kez bu kadar üzgün çıktı. “Belki de gerçekten artık yoklardır ve ben de birkaç saate her şeyi unutacağımdır.”

💬

Harrison tuhaf bir yüz ifadesiyle yüzüme bakarken, “İkizin de mi vardı?” diye sorunca yavaşça başımı salladım.

💬

“Anılarımdaki sesleri gitmişti, artık görüntüler de parçalanıyor,” deyip sesli bir nefes verdim. “Sanırım bugünden sonra bizimle uğraşman gerekmeyecek çünkü ben de dahil hepimiz Lea gibi olanları unutmuş olacağız.”

💬

Harrison elimi yavaşça sıkarken, “Evet, bu yüzden artık düşünme,” dedi, dikkatli bir ifadeyle yüzümü incelerken geri çekildi. “Ben artık gitsem iyi olacak. Bugünkü işlerim uzun, biliyorsun.”

💬

Sakince başımı salladım. “Tamam.”

💬

Harrison bana gülümsedikten sonra yanımdan ayrıldı ve uzaklaşmaya başladı. Kollarımı göğsümde toplayacağım sırada biri omzuma dokununca irkildim, kollarımı aşağı indirip arkamı döndüm. Quincy yanımızdan uzaklaşan Harrison’a kısa bir bakış attıktan sonra gözlerini yüzüme çevirdi ve omzumdaki elini bileğime indirdi. Gözlerindeki sorguyu görebiliyordum, belki de yüz ifadem onu daha çok meraklandırmıştı ama bir şey sormadı.

💬

“Güneş en tepeye ulaşmak üzere,” dediğinde ne demek istediğini anlayınca başımı sallayıp beni yürütmesine izin verdim.

💬

Bedenim kısa bir süreliğine de olsa güçsüz düşmemden hoşlanmamış olmalı ki bir anda zihnim toparlanmış, o evrene ait hatırladığım bölük pörçük anıları bir anda benden uzaklaştırmıştı. Güneş, gökyüzünün tam ortasına ulaşmak üzereydi ve kan dökmek için vakit gelmişti. Meydanda toplanan kalabalık, geldiğimizi gördüklerinde bize yol açtılar. İnsanların arasından geçerken gözlerim oluşturdukları dairenin tam ortasında dikilen tanrıdaydı.

💬

Tanrı Cyril, yanındaki beyaz, büyük geyikle ortadaydı. Bir eli geyiğin boynundayken diğer elinde bir hançer tutuyordu. Edilen dualar eşliğinde beyaz geyiğin kanını akıtmalı, akan kanı halka bağışlamalıydım. Ben babama doğru ilerlerken Quincy geri çekildi, benimle birlikte gelmedi. Tereddüt etme ya da reddetme şansım yoktu. İnsanlar gözümün içine bakıyordu çünkü berekete, bolluğa ihtiyaç duyuyorlardı.

💬

Ben yanına ulaştığımda, “Bu yıl,” diye seslendi kalabalığa doğru Tanrı Cyril, “bizim için kan akıtacak olan Tanrıça Morwenna.” Cümlesini bitirmesiyle birlikte herkesten coşkulu sesler yükseldi. “Güneş tıpkı gökyüzünde yükseldiği gibi bizim üzerimizde de yükselecek!”

💬

Kimileri coşkuyla bağırıyor, kimileri alkış tutuyor, kimilerinin ise dudaklarından dualar dökülüyordu. Babam elindeki hançeri bana doğru uzattığında sertçe yutkunarak hançeri ondan aldım. Hançeri bir ayna gibi parıldayan kınından çekip çıkarırken babam benden uzaklaştı, birkaç metre ileride duran tanrıların yanındaki yerini aldı. Güneş ışınlarının çarpıp parlattığı hançerin ışığı hem benim hem de geyiğin yüzüne vuruyordu. Elimi geyiğin yanağına bastırıp gözlerine baktığımda mavi gözlerimiz birbirine bağlandı.

💬

“Bunu yapacağım için hiç mutlu hissetmiyorum,” diye fısıldadım. İnsanların çıkardığı gürültüden dolayı kurduğum cümleyi kimsenin duymadığını biliyordum ama beyaz geyik duymuştu. “Kendi isteğinle burada olduğunu biliyorum, aksi halde bir tanrının gücü bile seni burada tutamazdı, bunun için herkes gibi ben de sana minnettarım.”

💬

Geyiğin yanağıyla avucuma baskı uyguladığını hissedince gözlerim kısıldı. Törenin başladığını herkesin sessizleşmesi, aynı anda sesleri yükselen flütlerin meydanda yankılanmasıyla anladım. Hançerin ucunu geyiğin alnına dokundurduğumda bir ordu gibi sol tarafımda duran tanrı ve tanrıçalar aynı anda mantraya giriş yaptılar. Hançerin ucunu alnından yanağına doğru bir tüy gibi kaydırırken geyikle göz gözeydim. Dudaklarım, diğer tanrıların sözlerine eşlik ediyordu. Hançer onu incitmeden çenesine dek indi, geyiğin mavi gözleri bir ışık gibi parlayıp gözlerime yansıdı.

💬

“Kanın berrak bir su,” diye fısıldadım diğerlerinin okumaya devam ettiği duadan sıyrılarak. Hançerin keskin ucu çenesinden uzun boynuna dek yavaşça yol aldı. “Toprağımız senin suyuna muhtaç,” diye devam ettim sözlerime. Bir ilahi gibi dudaklarımdan dökülen bu sözlerle, gözlerinden gözlerime yansıyan ışık daha gür bir şekilde parladı. “Her bir ekin senin kanınla can bulacak, bir ölü bin can doğuracak.”

💬

Hançeri boğazına yatay şekilde yasladım. Flüt sesleri tizleşti, tanrıların duaları fısıltıya dönüştü.

💬

Bir elimle geyiğin yanağını kavrarken diğer elimin hançeri tutuşu sıkılaştı. “Bereket için açılan musluğa ağzımızı dayadığımızda,” dedim daha gür bir sesle. “Bir ölü bin canı doyuracak.”

💬

Güneş tam tepemize dikildiğinde, bir milim dahi yerinden oynamasını beklemeden hançeri tutan elimi hızla sağa doğru savurdum. Mavi gözlerimiz son kez birbirine tutundu; yüzüme sıçrayan kan, boynuma süzüldü, boynumdaki mücevheri kana buladı. Dudağımın kenarından akan kan bana aitti. Beyaz tüyleri kana bulanan geyiğin yüzü avucumdan ayrıldı, geyik yere yığılırken elim havada asılı kaldı. Flüt sesleri devam etse de dualar son bulmuştu.

💬

“Bir ölü bin canı diriltecek,” diye fısıldadım boşluğa bakarken. Gözlerimi yavaşça yumup geri açtım. Midem bulanıyordu ama tüm gözler üzerimdeyken dik durmak dışında başka bir şey yapamazdım.

💬

Bir adım geri çekildiğimde birkaç tanrı ve tanrıça geyiğe yaklaştı, geyiğe dokunmadan ellerini kaldırarak bedeninin havalanmasını sağladılar. Bedeni havalanan geyiğin kanı da sanki zaman gibi dondu boynundan akmak isteyen kan damlaları havada asılı kaldı. Bedenini birkaç metre ilerideki yuvarlak şekildeki mermere taşıdılar. Şimdi sırada kanını halka dağıtmak vardı. Hançerin ucundaki kan yere damlamaya devam ederken birkaç adım daha geri çekildim.

💬

Donuk bakan gözlerim sol tarafıma çevrildiğinde Tanrı Cyril ile göz göze geldim. Gözlerinde tatmin olduğunu gösteren bir ifade vardı fakat benimle göz göze geldiğinde ve gözlerimdeki ifadeyi gördüğünde bir an afallar gibi oldu. Quincy elindeki beyaz ipekten mendille bana yaklaşırken ona bakmadım, adımlarımı babama doğru atmaya başladım. Gözlerimi ondan ayırmasam da yanında duran annemin yüzündeki endişeyi hissedebiliyordum. Kendi kanımın dudağımın kenarından boynuma doğru aktığını, beyaz geyiğin boynumdan göğüslerime dek sıçrayan kanıyla karıştığını biliyordum.

💬

Tam karşısında durdum, hançeri tutan elimi kaldırdım. İlk önce hançerin sapını sıkıca tuttum, sonra da hançeri hızla elimde çevirip sapını ona doğru uzattım. Hançerin keskin bıçağı avucuma yaslandı, derimi kesti, üzerindeki kan kesilen avucumdan sızan kanla birleşti. Gözlerinin içine bakarken, “İstediğin kan aktı,” dedim ve elimi biraz daha ileri uzattım. Hançerin kanlı sapıyla onun temiz kıyafetinin arasında birkaç santimlik mesafe kalmıştı.

💬

Diğer tanrı ve tanrıçalar birbirlerine kaçamak bakışlar atarken babamla biz gözlerimizi bir saniye bile birbirinden ayırmadık. “Bugün gerçek bir tanrıça olduğunu halkımız da gördü, verilen görevin altından kalkabildin,” dedi, sesindeki soğukluk ve ciddi tavrı beni şaşırtmadı. Kanlı hançerin sapına kısa bir bakış atıp yeniden gözlerime baktı. “Saraya dönüp temizlen ve tekrar aramıza dön. Tören henüz bitmedi.”

💬

Uzanıp elini tuttuğumda duraksadı, elini tutan elim temizdi. Açılan avucuna hançerin sapını bastırdım ve “Ben zaten gerçek bir tanrıçayım, Tanrı Cyril,” dedim, sesim en az onunki kadar soğuk çıkmıştı. Parmaklarımla parmaklarını hareket ettirerek hançerin sapını tutmasını sağladım. “Bunun sen hariç herkes farkındaydı. Şimdi sen de anlamış oldun.”

💬

Hançeri onun avucuna bırakıp geri çekilirken avucuma yaslı olan ucu derimi tamamen sıyırmıştı. Sırtımı döndüğümde uzun, kıvırcık saçlarım uçuşarak sırtıma çarptı. Hızlı ama sert adımlarla onlardan uzaklaştım. Halk coşkuluydu, mutluydu fakat tanrılar safında gergin bir sessizlik oluşmuştu. Ben yürümeye devam ederken arkadaşlarımın bana doğru koştuğunu gördüm. Quincy de arkamdan geliyordu. Arkadaşlarımdan önce yanıma ulaşan Quincy oldu.

💬

“Bunu unutmayacak,” derken yaralı olan elimi ellerinin arasına aldı, beyaz ipekten mendili avucuma bastırdı.

💬

Adımlarımı durdurmadım, avucuma koyduğu mendili sıktım. “Herkesin unutmadığı şeyler vardır,” dedim donuk bir tavırla. “Tanrı Cyril, benimle ilgili unutamayacağı daha çok âna sahip olacak.”

💬

Son söylediğim şeyi duyan Duane, “Bu öfke sana fayda sağlamaz, Morwenna,” dediğinde gözlerim hızla ona çevrildi. Diğer arkadaşlarımın da endişeli bakışları bendeydi.

💬

“Benimle gelmenize gerek yok,” dedim tek tek yüzlerine bakarken. “Törenden ayrılmanız göze batar, ailelerinizle sorun yaşamayın. Geri dönmem uzun sürmez.”

💬

“Evet,” dedi Quincy. “Siz burada kalın. Eşi olduğum için onunla gitmem sorun olmaz, ben Morwenna’yla ilgilenirim.”

💬

“Birinin benimle ilgilenmesine ihtiyacım yok,” dedim adımlarımı hızlandırarak. Arkadaşlarım ısrar etmeyip ardımda kaldı ama Quincy beni takip etmeye devam ediyordu.

💬

“Saraydan çıkarken ya da buraya geldiğimizde bu durumu bu kadar sorun ediyormuş gibi görünmüyordun,” derken o da adımlarını hızlandırdı ve bana yetişti.

💬

“O hayvanın gözlerine bakan bendim,” derken sesimin yükselmesini umursamadım.

💬

“Beyaz geyik kendi isteğiyle buradaydı,” dedi sakin bir sesle. “Kaida gibi hayvanlarla iletişim kurabilen tanrılarımız var, biliyorsun.”

💬

Bir an durup öfkeli bakan gözlerimi ona çevirdim. “Çünkü hepsi, bir gün okların kendilerine döneceğini biliyor.” Avucumu sıkarken mendilin yarama yapıştığını hissettim. “Nasıl ki siz tören akşamında adak olarak seçilebilecek tanrı olmanızdan endişe duyuyorsanız, endişe duymanıza rağmen bunu kabullenmek zorundaysanız onlar için de aynı şey geçerli.”

💬

Bir şey söylemedi, sessiz kaldı ama gözlerinde beni anladığına dair ifadeler yakaladım. Bu konuyu daha fazla uzatmamak için yoluma devam edecektim fakat biri, “Tanrıça Morwenna,” diye seslendiğinde durdum, gözlerimi omzumun üzerinden arkama çevirdim. “Beni Tanrıça Rosalba gönderdi, elinizle ilgilenmem için.”

💬

O da Lumi gibi parmaklarında şifa taşıyan bir tanrıydı. Bana yaklaştığında bu teklifi reddetmek istedim ama sonuçta o da görevlendirmiş biriydi. Bir şey söylemeden elimi ona doğru uzattığımda elimi avuçlarının arasına aldı. Kanımın lekelediği beyaz mendili aldığında tenime yapışan mendil derimi çekiştirdi. İşaret parmağını kesiğin etrafında gezdirirken dudakları hareketlendi, bir şeyler mırıldanmaya başladı ama sesi kısık olduğundan ne dediği anlaşılmıyordu.

💬

Mırıldanmaya ve parmağını kesiğin etrafında gezdirmeye devam ettikçe avucumdaki yarık yavaş yavaş kapanmaya başladı. Pürdikkat avucumdaki yarığın kapanışını izliyordum. Tanrı şifalı sözlerine devam ederken gözlerini kaldırıp bana baktı, açık kahverengi gözleriyle gözlerim kesişti. Neden bana öyle baktığını anlamadım fakat şüphe içimi bıçak gibi oyunca elimi hızla geri çektim. Yara kapanmış, kırmızı bir çizik kalmıştı. Biraz daha beklesem o çizik de yok olurdu ama tanrının daha fazla bana dokunmasını istemedim.

💬

“Bir sorun mu var?” diye sordu Quincy. Sanki o da tanrının yüz ifadesinden işkillenmişti.

💬

Şifacı tanrı gözlerime bakmaya devam ederken, “Avucunuza odaklanmış olsam da içinizde de bir sıyrık varmış gibi hissettim,” diye mırıldandı. Bu beni de Quincy’yi de duraksattı. “Lumi ile yakınsınız, belki kendinizi ona açmakta tereddüt etmezsiniz. Onun da size bir bakmasına izin verin, eminim hasta olmak istemezsiniz.”

💬

“Hasta mı?” diye sorarken kaşlarım çatıldı.

💬

“Sorunun ne olduğunu pek anlayamadım fakat tanrıça ışığınızın parlaklığı azalmış, ışık içinizi yeterince aydınlatamıyor.”

💬

Quincy tanrıya doğru bir adım yaklaşarak, “Daha açık konuşmaya ne dersin, Dorian?” diye sordu.

💬

Dorian, Quincy’ye kısa bir bakış attı. “Ruhu bir nedenden zarar görmüş gibi,” dediğinde gelen farkındalıkla irkildim.

💬

Konuşmaya devam etmemesi için, “Tamam, Lumi’ye bundan bahsederim,” dedim. “Ciddi bir şey olduğunu sanmam, iyi hissediyorum.”

💬

Quincy şüpheyle baksa da “Bence de ciddi bir durum değildir, iyi görünüyorsunuz,” dedi Dorian. “Neyse, ben artık gideyim.”

💬

Dorian başıyla bizi selamladıktan sonra arkasını dönüp gitti. Quincy’nin sorularından kaçmak için ben de arkamı döndüm ve yürümeye başladım. Soru sormasına engel olamasam da geçiştirici cevaplarla sorularından kurtulabilirdim. Dorian’dan uzaklaşarak en doğru kararı vermiştim. Yaşanılanları bu şekilde öğrenebilir miydi bilmiyordum, sanmıyordum da ama riske atamazdım. Nasılsa bu durumdan da yakında kurtulacaktım.

💬

Saraya döndüğümde ilk önce üzerimdekilerden kurtulup sıcak bir duş aldım. Sonrasında ise kendim için yeni bir elbise seçtim. Kıyafet değiştireceğim için Quincy de yeni seçtiğim elbiseye uyumlu bir takımı alıp banyoya girdi. Kırmızı elbisenin üzerimdeki duruşunu görebilmek için aynanın karşısına geçtim. Elbisenin göğüs kısmı kalp şeklindeydi, ölçülü bir dekolte oluşturuyordu. Göğüs kısmındaki yakutlardan belimde de vardı ve elbise belimden aşağıya doğru boş bir şekilde iniyordu. Kolları ise omuz başlarımın hemen altından dirseklerime kadar bir balon gibi duruyor, dirseklerimden bileklerime kadar olan kısımda da kumaş kolumu sıkıca sarıyordu. Dirseklerim ve bileklerim arasındaki kumaş yakutlarla süslüydü.

💬

Elbiseyle uyumlu olması için yakut küpelerimi ve kolyemi taktım. Yeni bir taç takarken Quincy de banyodan çıktı. Altın tacımda da yakutlar vardı. Yeni makyajımı olabildiğince sade tuttum çünkü uğraşmak istemiyordum, üzerimdekiler de yeterince gösterişliydi. Hiç değilse bu süreçte kafamı da biraz toparlayabilmiştim.

💬

“Hazırsan çıkalım, fazla zaman harcadık,” dedi Quincy siyah ceketinin kol düğmesini iliklerken.

💬

“Hazırım,” diye mırıldanıp ona döndüm. Beni süzdükten sonra gülümsedi ve yanıma geldi. Uzattığı koluna girdiğimde birlikte odadan çıktık.

💬

Şehre dönerken biz sessizdik ama şehirden yükselen gürültü her yana dağılıyordu. Törenin kalan kısmında babamla herhangi bir diyaloğa girmedim. Daha çok annemle ve arkadaşlarımla konuşmuş, insanların coşkusuna sahte bir maskeyle eşlik etmiştim. Beyaz geyik yalnızca kanı için adak seçilmişti, kanı insanlara dağıtıldıktan sonra bedeni gömülmek üzere birkaç tanrı tarafından götürülmüştü. Soyumuz şehrin her yanına dağılmış, şehrin her yanındaki sofralara misafir olmuştu. Kurulan yüzlerce masa vardı ve verilen ziyafetten herkes memnundu.

💬

Yemekten sonra çocuklar için getirilen hediyeleri kendi ellerimle dağıttım, arkadaşlarım da bana yardım etti. Bu aşamada biraz olsun iyi hissedebilmiştim. Çocukların mutluluğu bulaşıcı bir hastalık gibi yüzlerimize işlemişti. Ki çocukların mutluluğu, ailelerinin de mutlu olmasını sağlıyordu.

💬

Güneş artık batma evresine geçtiğinde, törenin halkla olan kısmı da bitmişti. Herkes evlerine çekilmeden önce bizi yine aynı coşku ve enerjiyle uğurlamışlardı. Onlar için biten gün, bizim için yeni başlıyor sayılırdı. Saraya dönmeden daha uzun bir yolculuğa çıkacaktık. Starlume Vadisi’ne gitmeden önce yolum tekrar saraya düştü. Soyumuzu temsil eden beyaz geyik boynuzunu almalıydım. Biliyordum ki benim dönmemi büyük bir gerginlikle bekleyeceklerdi. Bu akşam yaşanacaklar herkes için önemliydi.

💬

Quincy ile birlikte saraya gidip sarayın kalbindeki odada muhafaza edilen tılsımımızı, yani beyaz geyik boynuzunu, altın sandığıyla birlikte aldık ve diğerlerinin yanına döndük. Ormanın girişinde bekleyen her göz, Quincy’nin ellerinde tuttuğu sandıktaydı. Tılsım bu akşam bizden birini seçecek, kanımızı içmek isteyecekti. Bir adağın kanını akıtırken coşkulu olan yüzlerin, şu an bu denli endişeyle kuşanmış oluşu ironikti.

💬

Vahşi hayvanların ve insanlar için tehlike oluşturabilecek varlıkların girmemesi için oluşturduğumuz koruma kalkanının dışına dek yürüdük. Korumayı aştığımızda ise hayvanlarla iletişim kurabilen bir tanrı gür bir ıslık çaldı. Asıl gürültü onun ıslığından sonra çıkmıştı. İlk önce kuvvetli bir rüzgâr esti, sonra rüzgârı oluşturan kanatların sesini duyduk. Onlarca beyaz kartal gökyüzünde hızla süzülerek bize yaklaştı. Kartalların tüyleri göz alıcı bir beyazlıktaydı ve hava kararmaya başladığından ışık saçıyormuş gibi görünüyorlardı.

💬

Üzerine en az on beş ya da yirmi tanrıyı alabilecek büyüklükteki kartallar, pençelerini toprağa saplayarak durdular. Bir yere gidecek olursak atları ya da at arabalarını kullanıyorduk. Fakat Starlume Vadisi tüm saraylara eşit uzaklıktaydı ve o uzaklıktaki bir vadiye atlarla gitmemiz günler sürebilirdi. Kartallara doğru ilerleyen topluluğu takip ettim. Quincy’yle birlikte ailemizin olduğu kartalın sırtındaki yerimizi aldık. Durduğumuz bu kısımda toprakta açılmış derin oyuklar vardı, kartallar o oyuklara girip durduklarında, sırtlarıyla üzerinde durduğumuz zemin aynı seviyeye geliyordu ve bu işimizi kolaylaştırıyordu.

💬

Herkes hazır olduğunda kartallar tek tek havalandı ve büyük, beyaz kanatlarını açarak gökyüzünde süzülmeye başladılar. Düşmememiz için kartalların etrafına bazı tanrılar tarafından koruma oluşturulmuştu fakat bu korumalar dengede durmamızı sağlamıyordu. Bu yüzden kartalın beyaz tüylerinden birinin ucunu tutarak diğerleri gibi dengede durmaya çalışıyordum. Kartallarla gidiyor olsak da yolumuz bir saat sürecekti ve bu bir saat boyunca herkes aynı düşüncelerde boğulmuş olacaktı.

💬

Tılsımın seçeceği kişi bensem eğer, o zaman ne yapacaktım? Açıkçası diğerleri kadar endişe duymuyordum ama endişe duymayan tarafım, diğer evrende yeniden doğan tarafımdı. Bu bedenin sahibi olan, yeniden dirilmeden önceki Morwenna korkuyordu. Korkuyordu çünkü ölmemeliydi. Halkımı ve sevdiklerimi korumak uğruna yeniden dirilmiştim. Şu an ne olduğunu bilmesem de bizi bekleyen bir felaketin varlığını hissediyordum. O felaketi engelleyememe ihtimalinden korkan tarafım zihnimi zorluyordu.

💬

Sahi, bir felaketin varlığına dair hislerim varken ne olduğunu neden bilmiyor ya da göremiyordum?

💬

Yaklaşık bir saatin sonunda vadi görüş alanımıza girdi. Her soydan birkaç kişi, törenin olduğu gün diğerlerinden ayrılır, erkenden vadiye gelerek vadideki tören alanını hazırlardı. Bu görev soylara eşit bir şekilde paylaştırılmıştı. Yemyeşil vadi, sarı ışıklandırmalarla aydınlatılmıştı. Vadinin ortasındaki daire şeklindeki alan, tılsımlarımız için ayrılan kısımdı ve o dairenin dışı tamamen boştu, ortak alandı. Tören günlerinde herhangi bir ayrım olmaz, her soy iç içe olurdu. Gördüğüm kadarıyla da dört soy çoktan alandaki yerlerini almışlardı.

💬

Kartallar vadiye iniş yaparken çoğu göz bize çevrildi. Kartalların yaratacağı rüzgâr tüm düzeni bozacağından alandan uzak bir kısma yavaş bir iniş yaptık. Direkt zemine değil, kayalıkların yanlarında durmuşlardı çünkü zemine iniş yapmaları halinde yere inmemiz zor olurdu. Ailelerimizin ardından biz de kartalın sırtından kayalıklara atladık. Kayanın üstünden dikkatli adımlarla inerken gözlerim vadide toplanmış soylardaydı.

💬

İlk gözüme çarpan yüz, Tanrı Enzo’ya aitti. Tanrı Enzo, Mor Leylek’in temsil ettiği tanrı soyunun öncüsüydü. Sarayları okyanusun kıyısında, uçurumun tepesindeydi ve şehirleri de kıyı boyunca uzanıyordu. Orada yaşayan halkın da halinden memnun olduğunu, huzur içinde yaşadıklarını duymuştum. Bizim de aramız bu soyla iyiydi, babam Enzo’yla ve diğer soy büyükleriyle iyi anlaşırdı.

💬

Gözlerim bir diğer soy öncüsüne, Enzo ile konuşan Tanrıça Jasmine’e kaydı. Jasmine, Kızıl Pars soyunun öncüsüydü. Saraylarında, soylarının varoluşundan bu yana yaşayan siyah, gözleri kırmızı olan bir pars vardı. O pars, her Yeşilbudak günü bir dişini düşürür, o diş tören günleri soyun tılsımı olarak kullanılırdı. Bu soyla herhangi bir problemimiz olmasa da onların halkıyla arasında küçük sorunlar olduğunu duymuştum. Hatta onların himayesi altında olmak istemeyen çok sayıda insan oluyordu ve bu insanlar başka soyların boyunduruğu altına giriyordu.

💬

Tören alanına ulaştığımızda dudaklarımda samimi bir gülüş oluştu. En azından bakanların samimi olduğunu düşüneceği bir gülüş… Tanrı ve tanrıçalarla selamlaşırken gözlerimi farklı bir soyun öncüsü olan Tanrı Marcellus’a diktim. Marcellus’ın öncüsü olduğu soyun tılsımı, bir satir boynuzuydu. Eğlenceyi, müziği ve sarhoşluğu seviyorlardı. Saraylarından eğlence ve müzik sesleri eksik olmazdı. Bakmakla yükümlü oldukları halk ise tamamen sefalet içindeydi. Marcellus’ı da diğerlerini de sevmiyordum ve ailemin de sevmediğini, zorunda olmasalar onlarla konuşmayacaklarını biliyordum.

💬

Marcellus’ın gür kahkahasına göz devirip diğerlerine baktım. Tüm soylar artık vadiye toplanmıştı. Diğer üç soydan biri Kovan, diğeri Siyah Mantar ve sonuncusu da Basilisk’ti. Bir kadının şuh kahkahası kulaklarıma dolduğunda gözlerimi sağ tarafıma çevirdim. Arianwen, gümüş renkte parıldayan uzun saçlarını geriye doğru attığında yüzünü daha net gördüm. Karşısındaki siyah saçlı tanrıçayla bir sohbetin içindeydi ve keyfi yerinde görünüyordu. Arianwen, oğlu Lior ile birlikte soya öncülük ediyordu. Gümüş saçlarının üst kısmını toplamış, topladığı saçını da Basilisk sembolü olan bir tokayla sabitlemişti, alttaki saçları düz bir şekilde sırtına serilmişti.

💬

Sanki üzerindeki bakışı hissetmiş gibi gözlerini benim olduğum yöne çevirdiğinde, yüzlerce tanrının arasından gözlerimiz birleşti. Yüzündeki o neşeli ifade bir anda dağıldı, bakışları sertleşti. Ben ise ifademi değiştirmeden bomboş gözlerle ona bakıyordum. Sonra kadrajıma annesinin yanına yaklaşan Lior girdi. Annesine bir şey söyledi fakat onun sessizce tek bir noktaya dikkat kesildiğini görünce durdu ve başını annesinin baktığı yöne, yani bana doğru çevirdi. Şimdi gözlerim annesinin değil, onun yüzündeydi.

💬

Beni görmenin onu yeniden afallattığını fark ettim.

💬

“Wenna,” dedi annem koluma dokunurken. “Bugün başka bir sorun yaşanmasın lütfen.”

💬

Başka bir sorun.

💬

İlk sorunun babamla yaşandığının farkındaydı öyleyse.

💬

“Bir sorun çıkmayacak,” diye mırıldandım Lior’un yüzüne bakmaya devam ederken. Simsiyah gözleri inatçı bir tavırla yüzümden ayrılmıyordu.

💬

“Buna sevinirim,” dedi kolumu okşayıp. “Hadi gidelim, tören birazdan başlar.”

💬

Başımı salladım ve son kez onların yüzüne bakıp anneme doğru döndüm. Annem koluma girip beni yönlendirirken donuk bakışlarım diğer yüzlerde geziniyordu fakat zihnim tek bir yüzde takılıp kaldı. Karanlık gökyüzünün bir kısmı mor rengini almaya başladı. Bu bize gecenin amacını hatırlatıyordu. Kısa bir süre sonra tüm gökyüzü mor ametist gibi parıldayacak, gökyüzü bizden birer adak alacaktı.

💬

“Ansel,” dedi babam onların yanına yaklaştığımız sırada. “Tılsımı sunağın üzerine bırak.”

💬

Ansel’ın gözleri parıldarken, “Tamam,” dedi ve sandığı tutan Quincy’nin yanına gitti. Quincy’nin ona verdiği sandığı büyük bir dikkatle tutup ortaya konmuş olan büyük sunağa doğru ilerledi. Diğer soylar da kendilerine ait olan tılsımları sunağa götürüyorlardı.

💬

“Karnım ağrımaya başladı,” dedi tam arkamda duran Lea.

💬

“Benim de,” diyerek başını salladı Kaida.

💬

Arkadaşlarım endişeli gözlerle Ansel’ın sandıktan çıkarıp sunağa bıraktığı tılsıma bakıyorlardı. Eğer seçilen onlardan biri olursa o zaman ne yapardım? Dışarı vurmak istemediğim korkumdu bu. Arkadaşlarımdan birini o sunağın başında görmeye hazır değildim. İçimden bir ses benim seçilmeyeceğimi söylüyordu fakat sevdiklerim konusunda emin değildim.

💬

Başıma aniden saplanan ağrıyla gözlerimin önü karardı. Parmaklarımı şakağıma bastırırken, “Su içip geleceğim,” diye mırıldandım.

💬

“Acele et, tören başlamak üzere,” diyen babamı görmezlikten gelip arkamı döndüm ve yanlarından ayrıldım.

💬

Attığım adımların boşluğa düşüyormuş gibi hissettirmesi beni panikletti. Hazırlanmış masalardan birine doğru yavaş adımlarla ilerledim. Her törende bu şekilde masalar kuruluyordu fakat hiçbir zaman birilerinin oturup bir şeyler yediğini ya da içtiğini görmemiştim. Genelde hepsi canının derdinde olurdu. En keyfine düşkün olan Marcellus bile. Tabii seçilen o olmadığında keyifli haline yeniden bürünürdü.

💬

Meşeden yapılma büyük masanın kenarına tutundum. Derin bir nefes aldıktan sonra gümüş bardağı ağzına kadar suyla doldurdum. Kulaklarım uğulduyordu fakat suyu içerken gittikçe yaklaşan adım seslerini duyabiliyordum. Soğuk su boğazımdan akarken serinlediğimi, bedenimdeki o aniden gelen rahatsız edici hissin kaybolmaya başladığını hissettim.

💬

“Gerçekten yaşıyorsun.”

💬

Gümüş bardak dudaklarıma yaslı duruyordu fakat artık su içmiyordum. Kaşlarım çatılırken bardağı dudaklarımdan uzaklaştırdım ve sertçe masanın üzerine koydum. Elimi meşe ağacından yapılmış masaya bastırırken ona doğru döndüm. Sorun çıkması için beni zorlamayı mı düşünüyordu?

💬

“Seni tekrar karşıma çıkmaman için uyarmamış mıydım?” diye sordum dik dik yüzüne bakarken.

💬

Kırmızı saçlarının üst kısmı geriye doğru taranmış olsa da bir tutamı alnına, kaşının üzerindeki dövmeye doğru düşmüştü. Gözlerini kısıp, “Dün seni o mağarada öldürdüğüme eminim,” diye mırıldandı, bunu daha çok kendi kendine söylemiş gibiydi.

💬

“Bütün gece beni mi düşündün yoksa?” diye sordum alaycı bir tavırla fakat o buna aldırış etmedi.

💬

“Bir işler karıştırıyorsun,” derken sesi sertleşmişti. Bir adım daha atarak aramızdaki mesafeyi azalttı. “Hadi sen bir şekilde kurtuldun diyelim, arkadaşların o taşa dokunduktan sonra hâlâ nasıl hayattalar?”

💬

Alayla gülüp, “Başın derde girsin istemiyorsan bunu çok sık dillendirmemeni öneririm,” dedim. “Bu yaptığına şu an bir karşılık vermeyeceğim ama tekrar ileri gidecek olursan bu kez ölen sen olursun.”

💬

Dişlerimi sıkarak ona sırtımı döndüm ve yürümeye başladım. Arkamdan, “Ne halt yediğinizi öğreneceğim,” dediğini duysam da onu duymazlıktan geldim.

💬

Az öncekinin aksine daha iyi bir zihinle ailemin yanına döndüm. Bir anda neden tüm bedenim uyuşmuştu bilmiyordum ama neyse ki o dengesiz ruh halinden kolayca sıyrılabildim. Sunağın etrafında yakılan ateş, etrafını saran tanrıların yüzünü aydınlatıyordu. En önde duran ailemin yerini aldığımda annem hafifçe koluma dokundu, iyi olduğumu göstermek için ona gülümsedim.

💬

Artık gökyüzü neredeyse tamamen mora dönmüş, ay kaybolmuştu. Adak verme sırası bizlerdeydi. Her soydan bir öncü, bir adım öne çıktı ve herkes bir anda sessizleşti. Şu an vadide binlerce tanrı ve tanrıça vardı fakat duyulan, vadide yankılanan tek ses ateşe aitti. Soy öncüleri, gök tamamen mora döndüğünde bir ağızdan aynı duayı okumaya başladılar. Ellerimi önümde birleştirip gözlerimi sunaktaki tılsımlara diktim. Beyaz geyik boynuzu, pars dişi, kraliçe arı, siyah bir mantar, Basilisk’e ait altın pul, satir boynuzu ve mor leylek yumurtası sunakta yan yana duruyorlardı.

💬

Tanrıların duası bittiğinde tılsımlar bir anda ışık saçmaya başladı ve ateş aniden söndü. Bu herkesin nefesini tutmasına neden oldu. Beyaz geyik boynuzu beyaz bir ışıkla, siyah mantar siyah bir ışıkla, mor leylek yumurtası lila bir ışıkla, Basilisk pulu kırmızı ışıkla, pars dişi turuncu ışıkla, satir boynuzu yeşil ve kraliçe arı da sarı bir ışıkla parlamaya başladı. Şimdi sırada, seçtikleri adağın alnında parlayacak o ışığı beklemek vardı. Öncü tanrılar, bir adım geri çekildi.

💬

Hemen yanı başımda parıldamaya başlayan o beyaz ışıkla bedenim kaskatı kesildi. Başımı yavaşça sağıma çevirdiğimde alnında yanmaya başlayan beyaz ışıkla donmuş bir şekilde ileriye bakan adamı gördüm. Sessizlik kırıldı ve ortama bağırışlar, inkâr içeren çığlıklar yayıldı. Quincy’ye ve alnından yayılan beyaz ışığa bakarken yutkunmak istedim, başaramadım. Bethany korkuyla oğlunun kolunu tutarken aniden alnımda parlayan beyaz ışık, Quincy’nin yan profiline çarptı ve gözlerinin kısıldığını gördüm. Su yeşili gözleri yavaşça bana döndü, göz göze geldik.

💬

“Morwenna, hayır!” diye yakardı Bethany. Bir eliyle oğlunun kolunu tutarken diğer eliyle benim kolumu çekiştiriyordu. “Lütfen.”

💬

İlk ışık Quincy’nin alnında yanmıştı. Adak oydu.

💬

İkinci ışık benim alnımda yanmıştı. Celladı bendim.

💬

Tanrı Kael, oğlunu korkuyla tutarken Quincy’yle göz gözeydik. “Ne yapman gerektiğini biliyorsun,” dedi bana ve ardından gülümsedi. Bethany gözyaşları içinde oğlunu tutuyor, eşine, bana, herkese yalvarıyordu.

💬

“Ben,” dedim ama cümleme devam edemedim.

💬

Quincy annesini kollarının arasına aldı, gözyaşlarıyla ıslanan yanaklarını öptü. Annesiyle sessizce vedalaşırken gözleri babasındaydı. Bu durum beni öyle çok sarstı ki geriye doğru yalpaladım, bir kol belimi sıkıca kavramasaydı yeri boylardım. Neden o olmak zorundaydı? O da benim arkadaşımdı. Olanlar için ne o ne de ben suçluyduk.

💬

Mor gökyüzünde beyaz bir şimşek çaktığı sırada, “Vakit daralıyor,” dedi babam. Onun sesini duyduğumda belimden tutanın o olduğunu anladım.

💬

Ailesinden ve arkadaşlarından zorlukla ayrılan Quincy, yeniden bana doğru döndü ve gözlerini yavaşça açıp kapattı. “Yapamam,” diye fısıldadım Quincy’ye bakarken. Kaşları çatıldı fakat dudaklarında buruk bir gülümseme vardı.

💬

Bethany çığlıklar atarak oğluna ulaşmaya çalışırken Tanrı Kael, onu sıkıca tuttu. Quincy yanıma gelip elimi tuttuğunda sertçe yutkundum. “Yapmak zorunda olduğunu, başka seçeneğimizin olmadığını biliyorsun,” dediğinde dudaklarımı birbirine bastırdım. “Bir ölü bin canı diri tutar.”

💬

Elimi sıkıca tutup beni babamın kollarından ayırdı. Ailesine son kez bakıp gülümsedikten sonra beni de beraberinde sunağa doğru yürüttü. O an sunaktaki diğer adakları da görebilmiştim. Her biri gözlerinden yaşlar akarken gülümsüyordu. Biri hariç.

💬

Arianwen’in sunağın önünde diğerleri gibi yerde diz çökmüş olduğunu, Lior’un da hemen arkasında dikildiğini gördüm. İkisinin de alınlarından kırmızı bir ışık saçılıyordu.

💬

Lior, kendi annesini öldürmek için mi seçildi?

💬

Quincy elimi sıkıp, “Korkma,” diye fısıldadı. “Hepimizin bunu tatma olasılığı aynı. Suçlu olan sen değilsin.”

💬

“Yapmak istemiyorum,” diye mırıldandım gözlerimi ona çevirip. Alınlarımızda parlayan beyaz ışıklar birbirine karıştı.

💬

“Seninle birlikte büyüdüm, iyi bir arkadaşlık yaşadık,” dediğinde titreyen dudaklarımı birbirine bastırdım. “Eğer evlenmek zorunda bırakılmasaydık, eminim ki daha güzel anılara da sahip olabilirdik. Yine de hiçbir pişmanlığım olmadı.”

💬

Gittikçe sunağa yaklaşmış olmamız kalbimin sıkışmasına neden oldu. “Her ne kadar kavga ettiğimiz anlar olsa da seni bir arkadaş olarak daima sevdim.”

💬

Yavaşça gülümseyip, “Ben de öyle,” dedi, durup bana doğru döndü ve kollarını bedenime doladı. “Daha iyi bir hayatı hak ediyorsun. Eminim ki istediğin hayatı bir gün elde edeceksin.”

💬

Ona sıkıca sarılıp ceketinin kumaşını avuçlarımda topladım. “Özür dilerim.”

💬

Elini saçlarıma bastırıp, “Dileme ve kendini suçlama,” dedi, ardından benden ayrıldı. “Lütfen bana olduğun gibi anneme karşı da iyi bir arkadaş ol.”

💬

Burnum sızlarken hızla başımı salladım. Gülümseyerek omzumu okşadıktan sonra benden uzaklaştı ve sunağa, diğer adakların yanına gitti. O dizlerini yere bastırırken sarsak adımlarla arkasında durdum. Birçok çığlık sesi duyuyordum ama Bethany’nin çığlıkları içime gözyaşlarımı akıtıyordu. Lior tam yanımda, annesinin hemen arkasında duruyordu. Bir kez daha gökyüzünde şimşek çaktığında bunun bizim için bir işaret olduğunu anlamıştık. Yedi cellat, aynı anda öne doğru eğilerek tılsımların yanında duran hançerleri eline aldı. Elime aldığım hançeri sıkıca kavradım.

💬

Her soydan öne çıkan bir tanrı, kan için bir ilahi mırıldandı.

💬

“Ölsem bile, Morwenna,” dediğini duydum Arianwen’in. “Ölsem bile peşini bırakmayacağım.”

💬

Göğsüm o kadar çok sızlıyordu ki onun söylediklerine odaklanamadım. Yine aynı anda hançerleri önümüzde duran tanrıların boğazına yasladık. Bethany’nin bağırarak bize doğru gelmeye çalıştığını fark edince gözlerimi sıkıca yumdum, gözyaşlarım yanağımdan hızla kaydı. Tanrıların mırıldandığı duaya, yeni bir şimşek sesi eşik etti ve kan dökmek için gelen vakit kapımıza dayandı.

💬

“Bir tanrının kanı, bin tanrının damarlarında çağlar,” dedik hep bir ağızdan. Hançeri tutan elim titredi, bir gözyaşı daha boynuma aktı.

💬

Tam hançeri Quincy’nin derisinde kaydırıp yaşamına son verecekken bir gürültü koptu. Tanrıların sesleri bir anda kesildi. Babamın bağırışını duyduğumda gözlerimi hızla açtım. Panik ve korku bir anda vadiye yayıldı. Şaşkın bakışlarım boş sunağa takıldığında dudaklarım aralandı, elimdeki hançer kayıp yere düştü. Herkes ne olduğuna anlam veremediğinden birbirlerine bakarken gözlerimi kırpıştırdım. Mor gökyüzünü bulutlar kapladı, şimşekler geri çekildi.

💬

Tılsımlarımız nereye gitmişti?

💬

˚⊱🔮⊰˚

💬

Instagram: aycannsariahmet

💬

Tiktok: artemisinuykusuu

💬

Instagram: aycansariahmetkitaplari

← Önceki Bölüm: 2. OBSCURORA
Sonraki Bölüm: 4. CERBERUS ÇEMBERİ

“3. YEŞİLBUDAK TÖRENİ” için 9 yorum

  1. [Paragraf: para-12] Ay birbirimizi gebertmek istediğimiz-asla mecazi değil- adamla ne yaşıcaz öldürcekler bunlar beni meraktan

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Scroll to Top