💬

˚⊱🔮⊰˚
💬
🎧: Ashley Serena, My Jolly Sailor Bold
💬
˚⊱🔮⊰˚
💬
2. BÖLÜM
💬
“Obscurora”
💬
Belki uçak düştüğünde beni ölüme sürükleyen acıyı hissedememiştim ama kesilen benim boğazım olmadığı halde kendi kanımın kokusunu almıştım.
💬
Başım su dolu kovanın içindeymiş ve son nefesimi de tüketmişim gibi bir can havliyle nefes nefese doğruldum. İrice açılmış gözlerim tam önümde duran, mor ışık yayan taşa saplandı. Panikle ellerime, kollarıma ve bedenime bakarken arkadaşlarımın da benim gibi oturur pozisyonda olduğunu fark ettim. Şimdi ben o boğazı kesilmiş bir şekilde yerde yatan kadının içinde miydim? Parmaklarımı boynumda gezdirdiğimde hâlâ sıcak olan kan parmaklarıma yayıldı. Birkaç saniye önce zihnime dolan görüntü ve sesler sanki bana aitmiş gibi yerine oturmuştu.
💬
Yaşlı adam haklı çıkmıştı. Artık ne olduğunu biliyordum.
💬
Elimi yere bastırıp doğrulmaya çalışırken diğer elimdeki taşın varlığını hatırladım. Panikle öne doğru atılıp enerji kaynağına dokunmadan elimdeki mor taşı kaynağa doğru fırlattım. Taş sert bir madde değilmiş gibi kaynağa yapıştı, eriyerek ona karıştı. Yaşlı adama doğru dönerken üzerimdeki uzun, beyaz elbise bacaklarıma dolandı. Artık onun da adını biliyordum.
💬
“Harrison,” diyerek ona doğru bir adım attığımda gülümsedi.
💬
Harrison, “Morwenna,” dedi sevecen tavırla. “Her şey yolunda mı?”
💬
Kollarımı öne uzattım ve kendimi inceledim. “Seni tanımıyorum ama aslında tanıyorum,” diye karmaşık bir cümle kurduğumda Harrison güldü.
💬
“Ruh özeldir,” dedi yüzümü izlerken. “Anılarını geri alabilirsin fakat bin kez de doğsan aynı hissetmezsin. Sen artık aynı görüntüye sahip yeni bir tanrıçasın. Tabii bir süreliğine.”
💬
Evet, tanrıça olduğumu biliyordum.
💬
Sandığım gibi cennette ya da cehennemde olmadığımı, bir önceki hayatımda neredeysem oraya döndüğümü biliyordum.
💬
Arkadaşlarımın yüzlerine baktım. Şaşkın bakışlarla birbirlerini süzüyorlardı. Sonra gözlerim köşede duran, bizimle aynı yaşlarda olan çocuğu buldu ve Harrison’ın neden onu gördüğünde paniklediğini, onun aslında kim olduğunu anladım. Ona olan bakışlarımı fark etti, bakışlarımdaki öfke onu duraksattı. Bu öfke içime istemsizce yerleşmişti. “Lance,” diye mırıldandım gözlerinin içine bakarken.
💬
Boğazımın kesilmesinin sebebi oydu.
💬
Harrison ona yaklaşıp, “Onun benimle gelmesi gerekiyor,” dedi ciddi bir sesle. “Bir bedeni olmasa da tanrılar onu hissedebilir, bu riske şu an giremeyiz, biliyorsun.”
💬
Lance, bir bana bir de yanındaki adama bakıyordu, gözlerinde korku vardı. Biz bilinçlenmiş olsak da o hâlâ eski zihninde tutsaktı.
💬
“Bu konuyu sonra halledebiliriz,” dedim gözlerimi Harrison’a çevirip. “Her şeyi hatırlıyor olsak da bu bedenler bizim için bir kılıf. Nasıl ayak uyduracağız?”
💬
“Gördün mü?” diye sordu Harrison bana manidar bir bakış atarak. “Şu an bile geldiğiniz evrende yaşanılanları unutup buraya nasıl ayak uydurabileceğini düşünüyorsun. Çok iyi bir başlangıç.”
💬
Aslında söylediği kadar kolay bir durumun içinde değildim. İçimde savaşan iki kadın vardı. Biri ağlayarak yas tutarken diğeri onu ayaklanması için sarsıyordu. Yaşadığım kimlik karmaşası, başımın patlamasına neden olacak bir ağrıya dönüşmüştü. Harrison elini bize doğru salladığında üzerimdeki beyaz ve kirli elbise yenilendi. Tenimdeki kan lekelerinden arındım, dağılmış görüntüm yok oldu.
💬
“Birileri sizi aramaya başlamadan önce saraya dönmelisiniz,” dedi Harrison. “Nereye nasıl gideceğinizi biliyorsunuz. Bir arada olacağınız için daha kolay olacak. Elimden geleni yaptım, Morwenna. Artık daha fazla size yardım edemem. Girdiğiniz bedenler size ait. Geldiğiniz yeri unutup bedenlerinize ayak uydurmanız gerekiyor. Zaten yavaş yavaş oradaki anılarınız silinmeye başlayacak, eski benliğinize ulaşacaksınız. Dikkatli ol, beni nerede bulacağını biliyorsun.”
💬
Harrison, konuşması bitince Lance’in kolunu tuttu ve ortadan kayboldular.
💬
“Şimdi ne yapacağız?” diye sordu Lea bana yaklaşırken. “Hiç kendim gibi hissetmiyorum.”
💬
“Buradan çıkıp saraya dönmemiz gerekiyor,” diye mırıldandım. “Biliyorum, çok saçma.” Sızlanarak kollarımı salladığımda üzerimdeki elbisenin askılarından kollarıma doğru uzanan tüller hareketlendi. “Kafamda yüzlerce yıllık bilgiler var, eski hayatımla ya da ailemle ilgili anılarımı bile bulamıyorum. Her şey birbirine karıştı.”
💬
Duane, arkamızda kalan enerji kaynağına bakıp, “Bence de çıkalım, başka yerde konuşalım,” dedi.
💬
Artık Harrison yoktu, bizi hareket etmeye zorlamıyordu ama biz mağaradan çıkmamız gerektiğini biliyorduk. Bir dağın tepesindeydik ve buradan bütün şehirleri, sarayları görebiliyorduk. Tanrıların ve insanların bir arada yaşadığı evren.
💬
Obscurora.
💬
Mağaradan uzaklaşırken zihnimdeki bilgilerin ve anıların arasında dolandım. Obscurora, bu evrenin adıydı. Evrene ülkeler ya da şehirler değil, tanrı soyları hükmediyordu. Her soyun bir sarayı ve sarayının etrafında yaşayan halkı vardı. İnsanlar, yaşadıkları toprakları yöneten soyların koruması altındaydı. Aynı soydan gelen tanrı ve tanrıçalar, düzeni korumak ve onlara bağlı olan insanların yaşamlarını güvence altına almak zorundalardı.
💬
Her yeni edindiğim bilgiye parmak bastığımda baş ağrım artıyordu. Kısık gözlerle yürümeye devam ettim, çoktan dağın eteklerine varmıştık. Bedenlerimizde dolanan yabancı güç, bize nerede olduğumuzu, artık normal bir insan olmadığımızı hatırlatıyordu.
💬
Arkadaşlarım ve ben aynı soydandık. Hepimizin bu mağarada olma sebebi de buydu. Buraya birlikte gelmiştik. Hayır, gelmemiş, getirilmiştik. Bıçağın soğuk yüzeyini boğazımda hisseder gibi olunca gözlerimi kıstım. Boğazıma bıçağı dayayan adamın kim olduğunu, benden ne istediğini biliyordum. Gerçekten ölmemi istemişti.
💬
Lior.
💬
Simsiyah gözleri olan kırmızı saçlı tanrının adı buydu.
💬
Lior, başka soydan olan bir tanrıydı. Bizi getirdiği bu mağara, tanrı ve tanrıçaların enerji kaynağının kalbiydi. Gücünü kullanarak arkadaşlarımı bir yanlışa inandırmış, enerji kaynağı olan taşa dokundukları an öleceklerini bildiği halde taşa dokunmalarını sağlamıştı. Beni onlardan ayırma sebebi ise kendi elleriyle öldürmek istemesindendi. Öldürmek istemişti çünkü onun kardeşini öldürmüştüm.
💬
Kardeşini öldürmüştüm çünkü o delice istekleri olan bir tanrıydı. Hepimizin koruması gereken kaynağı tüketmek istemişti.
💬
Elimi başıma bastırarak acıyla inledim. Zihnimi karıştırmaya devam ettikçe artan ağrıya artık dayanamayacağımdan düşünmemeye çalıştım. Kaida koluma dokunarak, “İyi misin?” diye sorduğunda başımı zorlukla salladım.
💬
“Adapte olmaya çalışıyorum,” dedim fısıltı şeklinde.
💬
“Başım çok ağrıyor,” dedi Lumi de benim gibi elini başına bastırırken.
💬
“Saray çok uzakta değil ama şurada biraz dinlenip kafamızı toplamaya çalışalım. Nasılsa mağaradan uzaklaştık,” dedi Callum ilerideki ağaçlık alanı işaret edip.
💬
Evrende o kadar temiz bir hava vardı ki ilk defa gerçekten nefes alıyormuş gibi hissediyordum. Normal insanlar için de böyle miydi yoksa ben tanrıça olduğum için mi böyle hissediyordum bilmiyordum. Sanki renkler bile daha canlı ve ışıl ışıldı. Çimlerde ilerleyip ağaçların arasına girdiğimizde etrafımızı hoş çiçek kokuları sardı. Hafifçe esen rüzgâr elbisemin eteğini geriye doğru savuruyordu.
💬
Edwin, üzerindeki ipek gömleği çekiştirirken, “Kendimi bir masalın içindeymiş gibi hissediyorum,” diye homurdandı. “Burada böyle şeyler mi giyiyorlar?”
💬
Duane çimlerin üzerine oturup, “Cehenneme gideceğimi zannederken tanrı olduğumu öğrendim,” dedi, yaşadığı şaşkınlık ses tonundan anlaşılıyordu.
💬
Lumi parmaklarıyla alnına masaj yaptığı sırada, “Çok tuhaf,” diye mırıldandı. “Başka bir evrende öldüm, ailemi geride bıraktım ve buraya geldim. Bir saat öncesine kadar yıkılmış haldeyken şu an hiçbir şey hissedemiyorum. Siz de aynı durumda mısınız?”
💬
“Evet. Harrison anılarımızın da silineceğini söyledi,” dedi Duane düşünceli bir sesle. “Ailemizi ve arkadaşlarımızı unutacak mıyız? Şu an bile sanki unutmuşum gibi onlar için üzülemiyorum, endişelenemiyorum.”
💬
Onlar kendi aralarında hislerini dillendirirken kalbimi yokladım. Parmaklarımı göğsüme bastırıp ailemi düşündüm. Onları son gördüğüm ânı hatırlıyor, ağlamak, yas tutmak istiyordum ama yapamıyordum. Gerçekten bir süre sonra onları tamamen unutacak mıydım? Unuttuğumda bu benim için bir sorun olmaktan çıkacaktı ama şu an bir şey hissedemiyor dahi olsam onları unutacak olmak benim için bir sorundu. Onlar beni ölene dek unutamayacak, benim için yas tutacaklardı. Ben neden unutmak zorundaydım? Bir tercih hakkım olması gerekmez miydi?
💬
Bunu ben yapmıştım.
💬
Anıların arasında gezindim. Zaman durmadan önce, yani dün sabah saatlerinde Harrison’la konuştuğum anları hatırladım. Onu çağırma sebebim, saraydaki büyük odamın terasında otururken gördüklerimdi. Gözlerimi birkaç saniyeliğine kapatmıştım ve o birkaç saniyede bir görünün içine çekilmiştim. Bugün yaşanacak olan olayı iki gün öncesinde gördüğümde, panikleyerek Harrison’a ulaşmıştım. Sadece onun bana yardım edebileceğini düşünmüştüm. Harrison’a gördüklerimi anlattıktan sonra, “Mağaranın üzerinde uçan mor, uzun kuyruklu bir kuş göreceksin. Bu kuş yere süzülmeden önce zamanı durdurmalısın. Aksi taktirde herkes yok olacak. Ölmemeliyim. Bizi bekleyen daha büyük sorunların olduğunu hissediyorum. Ölmemeliyim, geri dönmeliyim, Harrison. Halkımı korumak zorundayım,” demiştim.
💬
Yaşanacak olan bazı olayları önceden görebiliyor olsam da bunlara müdahale edemezdim. Ettiğim taktirde düzeni bozacak ilk hamleyi yapmış olurdum. Öleceğimi biliyordum, bunu engelleyemezdik. Bu yüzden tekrar doğmam gerekliydi. Sonuçta öldüğümü görmüştüm, ölmememiz için herhangi bir şey yapmamıştım. Olması gerektiği gibi ölmüştüm. Yeniden dirilmek düzenimizi nasıl etkilerdi bilmiyordum ama bu riski almak zorunda kalmıştım.
💬
“Morwenna,” diye seslenen Lea’yla irkilerek anıların arasından sıyrıldım. Gözlerimi arkadaşlarıma doğru çevirdiğimde bana baktıklarını gördüm.
💬
“Ne oldu?” diye sordum dalgın halimden sıyrılmaya çalışarak.
💬
Kaida çekingen bir tavırla, “Burada farklı bir hayatımız var,” dediğinde kaşlarım çatıldı. “Bizi bekleyen farklı yüzler…”
💬
Neden bunları söylediğini anlamadım ama anlamaya çalışırken gözlerimin önüne gelen görüntülerle yerimden sıçradım. İri gözlerle arkadaşlarıma bakarken neden bana o şekilde baktıklarını anladım. “Ben evliyim!” dedim dehşet içinde. “Ben burada evliyim!” Hepsi bundan haberdardı çünkü onlar da benim gibi bedenlere ait anılara sahipti. “Lanet olsun! Ne yapacağım?”
💬
Callum’ın, “Gidip boşanırsan çok mu dikkat çekeriz?” diye ortaya attığı saçma soruya herkes göz devirdi. “Ne? arkadaşımı kurtarmaya çalışıyorum.”
💬
Zihnimdeki onlarca anıya karşı, “İyi de ben bu adamı tanımıyorum!” diye yükseldim.
💬
“Yakışıklı bir tanrı aslı-“
💬
“Lea!”
💬
“Ne?” Lea kollarını iki yana açtı. “Onlara başka bir evrenden geldiğimizi, sandıkları kişi olmadığımızı söyleyemeyiz. Üstelik bunu biz bile unutacağız. Delirdiğimizi düşünürler!”
💬
“Birbirlerini severek evlenmemişler ki!” Sanki farklı birinden bahsediyormuşum gibi kurduğum cümleden sonra ellerimi yüzüme kapatıp öne doğru eğildim. “Daha bu bedenin sahibi onu sevmiyor, ben nasıl kabulleneceğim?”
💬
“Tamam,” dedi Edwin ellerini birbirine çarparken. Başımı kaldırarak ona baktım. “Hiç değilse buradakileri tanıyor, nasıl davrandığımızı biliyoruz. Anılarımızdaki kişiler gibi olacak, onlar gibi davranacağız.” Gözlerini yüzüme dikip parmağını bana doğru salladı. “Sen de ona normal bir şekilde davranacaksın. Yaklaşmaya falan çalışırsa bir bahane uydur ve kaç. Sonra sakin kafayla plan yapacağız.”
💬
Yanaklarımın içini havayla doldurdum, sonra o havayı yavaş yavaş dışarı bıraktım. “Aileler soy devamı için evlenmelerine karar vermiş,” dedim yine kendimden değil de başka birinden bahsediyormuş gibi. “Adamla ayrılmam zor görünüyor.”
💬
Kaida ellerimi avuçlarının arasına alıp, “Bir şekilde halledeceğiz,” dedi destek olma isteğiyle. “Zaten aynı saraydayız. Bir çatı altındayken daha kolay olacak. Harrison’la da konuşuruz bu durumu.”
💬
“Üzerimize yıktığı bunca sorun yüzünden o kırmızı kafalı tanrıyı öldüreceğim,” dedim öfkeyle. Arkadaşlarım sessiz kaldı. Kimden bahsettiğimi, başlarına gelen olayları onlar da biliyorlardı. Lior’un gücünü onların üzerinde kullanmış olmasına da öfkeli olmalılardı.
💬
Bir süre sonra artık gitmemiz gerektiğini fark ederek yeniden yola koyulduk. Nereye gideceğimizi, oraya nasıl ulaşacağımızı ve nasıl bir görüntüyle karşılaşacağımızı biliyorduk. Zihnimiz ayaklarımıza önderlik etti, bizi bir ormana soktu, o ormanı aştıktan sonra canlılığın hüküm sürdüğü bir yerleşim alanına adım atmamızı sağladı. Ormandan çıktıktan sonra yan yana durduk, karşımızdaki manzaraya baktık. Kocaman bir alanı kaplayan, masmavi ve berrak görünen göl, şehrin ortasındaydı. Gölün etrafına yayılan evler halka aitti. Gölün tam ortasında duran devasa saray ise bizim, tanrılarındı.
💬
Gölün üzerindeki beyaz mermerden yolun sonu sarayın kapısına çıkıyordu. Saray gibi devasa büyüklükteki kapıda bir su perdesi vardı. Kapının üzerindeki büyük beyaz geyik başı heykeli ise sarayın hangi soya ait olduğunu gösteriyordu. Her ne kadar bu görüntülere zihnimiz sayesinde aşina olsak da hepimizin yüzünde şaşkınlık vardı. Kıyıdan saraya doğru uzanan beyaz mermer yola doğru yürürken bizi görenler gülümsüyor, başlarını hafifçe eğerek selamlıyorlardı. Elinde kırlardan yeni topladığı belli olan bir demet çiçek ve yüzündeki kocaman gülümsemesiyle bana doğru koşan küçük kızı gördüm. Bana beni tanıyormuş gibi baktığında zihnimin kapısını bir kez daha araladım ve onun kim olduğuna baktım.
💬
Küçük kızın göle düştüğü, benimse tesadüfen orada olduğum bir anıyı anımsadığımda bana neden gülümseyerek baktığını anlamıştım. Onu kurtarmıştım, bana minnettardı. Elimde olmadan ona aynı şekilde gülümseyerek baktığımda gözlerinin parıldadığına yemin edebilirdim. Başımı önüme çevirip arkadaşlarımın arkasından mermer yolda ilerledim. Su perdesi gibi görünen kapıdan bir tanrı ve bir tanrıça çıktı, konuşarak bize doğru geliyorlardı. Onların yanından geçerken bizi fark ettiler, gülümseyerek başlarını salladılar. Kendi aralarında konuşarak yürümeye devam etmeleri işime gelmişti. Bu kadın onları tanıyordu ama ben tanımıyordum, gelir gelmez sorun yaratmak istemezdim.
💬
Burada, bu bedenin içinde olmak istemiyordum. Buraya aitmişim gibi görünse de öyle hissedemiyordum. Bu his de kendi anılarım gibi bir gün silinecek miydi? Yeniden doğmuş dahi olsam farklı bir hayat sürmüştüm. Şu an alışmaya çalışmaktan başka bir çarem yoktu, bu bedenden çıkıp gidemeyeceğimi biliyordum. Anılarımın silinecek olması da korkutucu geliyordu. O anılar bendeyken hep iki kişilik bir hayat yaşıyormuş gibi hissedecektim. Bununla nasıl başa çıkacaktım?
💬
Su perdesinden geçip saraya girdiğimizde yedimiz için de zaman mecazen durdu. İçeride hareket halinde olan insanlara baktık. İnsan mı? Onlar da bizim gibi tanrıydı. Lea, “Şimdi ne yapacağız?” diye sordu tedirgin bir sesle. Başka birinin duymaması için sesini alçaltmıştı.
💬
“Bu sarayda odalarımız var,” dedi Duane düşünceli gözlerle içeriyi incelerken. “Şimdilik birlikte bir yere oturalım. Nasılsa normalde de birlikte geziyorduk, bu göze batmaz.”
💬
Lumi, “İlk etapta birlikte hareket etmek daha mantıklı,” dedi başını sallayıp ona katıldığını belli ederek.
💬
Kaida birkaç kez dudaklarını aralayıp geri kapattı. En sonunda, “Diğerleri neyse de buradaki ailemizi nasıl bir şey olmamış gibi idare edeceğiz?” diye sorarak kafasındaki düşünceleri bizimle paylaştı.
💬
Evet, bir de bu vardı.
💬
“Onlar bizim ailemiz değil ki,” diye fısıldadı Lea kaşlarını çatarak.
💬
Hepimiz, “Teknik olarak bizim asıl ailemiz,” diyen Edwin’a ters ters baktık. “Ne? Farkındaysanız öldük, sonra asıl bedenlerimize geri döndük ve yaşadığımız hayatın sadece evrenimize geri dönmek için aracı bir yol olduğunu öğrendik.”
💬
Kaida onun omzuna vurup, “Kafamı daha çok karıştırma,” dedi homurdanarak. “Ailem kim bilir şu an ne durumda ama bu aptal beden yüzünden onlar için bile endişelenemiyorum, bir şey duygularımı engelleyip duruyor.”
💬
“Sanırım bu bir bakıma iyi bir şey,” dediğinde Callum, gözlerimi ona çevirdim. “Yoksa şu an hepimiz salya sümük olabilirdik ve herkes her şeyi öğrendiğinde kendimizi çok başka bir konumda bulabilirdik.”
💬
Arkadaşımı dinlediğim sırada bir hırıltı sesi duyunca başımı sağa doğru çevirdim ve hızla bize doğru koşan köpeği gördüm. Kar gibi beyaz olan doberman, buzu anımsatan gözlerini yüzüme dikmiş bana yaklaşıyordu. “Blizzard,” diye mırıldandım köpeğin gözlerine bakarken. Dudaklarımda oluşan şefkatli gülümsemeye ilk etapta anlam vermek zordu.
💬
Arkadaşlarım bize doğru hızla koşan köpeğe bakarken tek dizimi zemine bastırarak yere çöktüm. Bedenim de zihnim de onu tanıyor, ona olan bağını bana hissettiriyordu. Köpek yanıma geldiğinde üzerime atladı ve ön ayaklarını omuzlarıma koydu. Elimde olmadan kıkırdadığımda dilini yanağımda hissettim. Henüz bir çocukken onu bulduğum, benimle büyüdüğü anlardaki görüntüler zihnimde dolanmaya başladı.
💬
Ben elimi beyaz dobermanın sırtında gezdirirken, “Gençler,” dedi Lumi korkulu gözlerle ileriye bakarak. “Geliyor.”
💬
Korkusunu fark edince baktığı yöne bakmadan korkuyla doldum. Diğerleri gibi ben de gözlerimi Lumi’nin baktığı yöne çevirdim ve gördüğüm yüzle donup kaldım. Kahretsin. İşte şimdi çamura batmıştım.
💬
Yüzündeki gülümsemeyle bana bakan, gittikçe daha da yaklaşan adama bakarken kaçma isteğiyle doldum. Ben ayaklanırken köpek de benden uzaklaştı ama gözlerini yüzümden ayırmıyordu. Arkadaşlarım birer adım geriye çekilerek ona yol açtığı sırada, “Blizz seni benden önce bulmuş,” dedi adam, ardından yanıma gelerek ellerini kollarıma koydu. “Ben de seni arıyordum.”
💬
Quincy.
💬
Evli olmadığım ama aynı zamanda evli olduğum adam.
💬
Ona şaşkın, ürkek ve ne yapacağımı kestiremediğimi belli eden ifadeyle baktığımı fark etmiş olmalı ki “Bir sorun mu var?” diye sordu. Zihnimde onunla ilgili anılar ve bilgiler bir sarmal gibi dönerken sertçe yutkundum.
💬
“Hayır,” diye mırıldandım yeşil gözlerine bakarken. Gözleri su yeşiliydi, cam gibi parıldıyordu. Siyah saçlarının ön kısmı daha uzundu ve geriye doğru yatırılmış ön kısımdan birkaç tutam alnına düşmüştü. Üzerindeki beyaz ipekten gömleğin birkaç düğmesi açıktı, görünen göğsüne bakılacak olursa gömleğin altındaki beden de tanrısaldı. Lea’nın onun için söylediği şey aklıma gelince istem dışı yüzümü buruşturdum ve bu karşımdaki adamın daha dikkatli bir şekilde yüzüme bakmasına neden oldu.
💬
Lumi gülerek, “Balı bu kez biraz fazla tüketti,” dedi dudaklarını bükerek. “Ne kadar sevdiğini biliyorsun ve bazen yerken abartıyor.”
💬
Lumi’nin verdiği bu sahte ayrıntıyla Quincy’nin yüzündeki tuhaf ifade dağıldı, başını sallarken yeniden gülümsedi. “Onunla ben ilgilenirim,” dedi kolunu omuzlarıma dolarken. “Hiç sözünde durmuyor.”
💬
Baldan nefret etmeme rağmen neden ağzım sulanmış gibi hissediyordum?
💬
“Lumi büyütüyor sadece,” dedim arkadaşıma göz devirirken. Başka bir yalan bulamamış mıydı? Şimdi onlardan ayrılmam gerekecekti.
💬
“Nedense öyle düşünmüyorum,” dedi Quincy beni yürütmeye başladığında. “Neyse ki bu konuda idmanlıyız, çözümü biliyoruz.”
💬
Quincy’yle birlikte yürürken Blizz de bizi takip etti, omzumun üstünden arkadaşlarıma kocaman açtığım gözlerimle baktım. Onlar da nasıl müdahale edeceklerini bilmiyorlardı. Kaderime terk edilmiş gibi hissederken başımı önüme döndürdüm. Panikle onunla ilgili şeyleri kafamda toparlamaya çalışıyordum, normalden farklı davranacak olursam bu dikkatinden kaçmazdı. Sorgulamaya başlayacak olursa da daha büyük bir sorunla karşılaşırdık.
💬
Anılarda onunla ilgili kötü bir olay ya da an yoktu. Soy devamı için geçen sene evlendirilmiş bir çifttik, daha öncesinde de dostane bir ilişkimiz vardı. Aramızda derin bir bağ olmaması, birbirimize âşık olmamamız beni rahatlatmadı desem yalan olurdu. Aksi halde aşk üzerine bir birliktelik olsaydı işim daha zor olurdu. Sanırım ona normal bir arkadaş gibi davransam sorun yaşamazdık.
💬
“Annen saatlerdir ortada olmadığınızı söyledi,” dedi omzumdaki kolunu geri çekerken. Rahat bir nefes almamak için kendimi zor tuttum. “Neredeydiniz?”
💬
“Şehirdeydik,” dedim omuz silkerek. “Neden beni arıyordun?”
💬
“Unuttun mu? Yarın Yeşilbudak töreni var,” dediği sırada beyaz mermerden merdivenleri çıkıyorduk. Saray o kadar büyüktü ki üst kata çıkan onlarca merdiven vardı. Tabii bu merdivenler farklı noktalara ulaşıyordu fakat buna şu an kafa yoramazdım.
💬
Yeşilbudak töreni.
💬
“Tabii ki unutmadım,” dedim törenle ilgili bilgilere ulaşmak için zihnime dalarken. “Aksi bir durumda şu an yanımda sen değil annem olurdu.”
💬
Quincy bu söylediğime içten bir şekilde güldü. Yeşilbudak töreni, bahar ayının ilk günü yapılan bir törendi. Halkın ve tanrıların birlikte kutladığı bu törende, baharın herkes için verimli geçmesi dilenir, her soy bir adak verirdi. Tanrı soylarının, evren düzeni için barış halinde olması gerekse de birbirlerine düşmanlık besleyenler de vardı. Kargaşa çıkmıyorsa bunun sebebi soyların başında duran büyüklerimizdi.
💬
Akşamüzeri oluşan güneşin kızıl ışıkları, yürüdüğümüz bembeyaz koridorda bulunan metrelerce uzunluktaki camlardan içeri girerken, “Gerçekten başka bir sorun yok değil mi?” diye sordu Quincy. “Yine babanla mı tartıştın?”
💬
Babam.
💬
Benim babam, yanı tanıdığım o adam, oldukça nazik, sevecen ve samimiydi. Onun bahsettiği adamı düşündüm. Anıları parçalayarak gözlerimin önüne gelen masmavi gözlerinin bana aşıladığı ilk duygu öfke oldu. Fazlasıyla otoriter, sert mizaçlı ve kuralcı bir adamdı. Genel olarak nasıl bir adam olduğunu anlamam için bana onunla ilgili öğrendiğim gerçeği hatırlatan tek bir anı yetti. O gerçekte yanında annem değil, başka bir tanrıça vardı. Ona iki çocuk veren tanrıçayı gözü kapalı bir şekilde ölüme göndermişti. Sebebi ise tanrıçanın onun arkasından iş çevirmesiydi.
💬
Tanrıça farklı ailedendi ama bizimle aynı soydandı. Tanrı soyları tek bir aileden oluşmuyordu, bizi aynı soydan yapan şey, tek bir çatının altında olmaktı. Yani saraydaki herkes akraba değildi. Tanrılar başka soydan biriyle birlikte olmamayı tercih ediyordu çünkü herkes kendi soyunu devam ettirmek istiyor, başka soylarla bağ kurmak istemiyordu. Birbirleriyle anlaşabilen soylar bu konuda çok da katı değildi, birlikte olmak isteyenlere saygı duyuluyordu. Fakat geçmişte kötü sonuçlanan, kargaşaya yol açan birliktelikler yaşanmıştı. Bu da soyların bu konuda daha dikkatli davranmaya başlamasına neden olmuştu.
💬
“Onu iki gündür görmüyorum,” diye mırıldandım düşüncelere dalmış bir halde. Başım ağrıyorken içinde olduğum yeni hayatı düşünmemeye çalışıyordum ama elimde değildi, zihnimi kurcalayıp duruyordum. “Böylesi daha iyi.”
💬
Quincy başını sallayıp, “Sen beni odada bekle, hemen geleceğim,” dedikten sonra omzumu okşadı ve benden uzaklaşmaya başladı.
💬
Birlikte kaldığımız odanın kapısında duruyordum. Kapıya bakmak bile bana yeni yeni anılar hatırlatırken nasıl düşüncelerimi durdurabilecektim? O bir ışık gibi aniden ortadan kaybolduğunda buna şaşıramadım bile. Beyaz kapıya dokunduğumda kapı kendiliğinden açıldı. Sakin adımlarım odanın içine düştü, Blizz de benim ardımdan odaya girince kapı arkamızdan kapandı. Odanın büyüklüğünü hesaplamaya çalışırken aklıma Rowena ile yaşadığım ev gelmişti. Rowena. Neden onu düşünürken kalbim ağrıyormuş gibi hissetmeme rağmen kalbim normal bir şekilde atmaya devam ediyordu?
💬
Kazayı öğrendiği anda attığı çığlıklar kulaklarımda yankılandı ama ne yüzüm üzüntüyle şekillendi ne de gözlerim doldu. Sanki salonda duruyordum, o anları tekrar yaşıyor ve boş gözlerle onlara bakıyordum. Arkamda kalan mutfak, hol ve merdivenlerin görüntüsü titreşiyor, yavaş yavaş silinmeye başlıyordu. Elimle kalbimi yokladım, parmaklarımı göğsümde gezdirdim. Haksızlığa uğramış gibi hissetmem normal mıydı?
💬
Göğsümde duran elimi indirip odayı inceledim. Geldiğim iki katlı evin iki katı yan yana dursa bile belki bu odanın yarısını kaplardı. Kapının tam karşısında kalan duvar, üst kısımları oval olan dört büyük camla kaplıydı. Camların ikisi sağda, ikisi soldaydı. Tam ortalarında ise terasa açılan bir cam vardı. Camlara yaklaşırken bir camdan çok akan suya benzediğini fark ettim. Sanki su incecik bir perde şeklinde yere iniyordu. Dışarıya açılan camın yüzeyine dokundum, görüntüsünün aksine yapısı sertti ve gölün üzerindeki yolu, şehri net bir şekilde görebiliyordum. Bu ilgi çekici görüntüden gözlerimi ayırıp tekrar odanın içini inceledim.
💬
Sol tarafın duvarına dikkatli bir şekilde bakılmadığı sürece o duvarın dolap olduğu anlaşılmıyordu. Devasa büyüklükteki dolap, odanın duvarları gibi bembeyazdı. Sağda kalan büyük yatak ise içimi rahatlatan bir detay olmuştu. Onunla aynı yatakta yatarken bu büyüklükteki bir yatakta kaçmak daha kolay olurdu. Odadaki eşyalar o kadar parıltılıydı ki göz alıyorlardı. Yatağın açık mavi başlığındaki parıltıların sebebi elmaslardı. Altın, gümüş ya da farklı bir taş yoktu, sadece elmaslar vardı.
💬
Kapı yavaşça açıldı ve Quincy elinde altından bir kadehle içeri girdi. O bana yaklaşırken kapı, hızla dışarı koşan Blizz’den sonra kendiliğinden kapanmıştı. “Bunu içtiğinde rahatlayacaksın,” dedi yanıma gelip kadehi bana uzattığında. “Sonra akşam yemeği için yemek salonuna inmemiz gerekiyor, yarınki kutlama hakkında konuşulacak.”
💬
Kadehi elime alıp sorgulamadan içindeki sıvıdan bir yudum aldım. Bal olayı yalan olsa da içtiğim şey beni etkilemezdi. Ki bir yudum aldığımda içtiğim şeyin ne olduğunu tadından anladım. Bu bitkisel suyun bana zararı olmazdı. Ben bir yudum daha alırken Quincy bana arkasını döndü ve gömleğinin düğmelerini açmaya başladı. Bu hareketiyle gözlerim irileşirken içeceği kadehin içine geri püskürttüm. Adımları durdu, omzunun üzerinden bana baktı. Kaşlarının çatıldığını görünce toparlanmam gerektiğini anladım.
💬
“Tadı biraz acı geldi,” diye saçma bir açıklamada bulundum. Elimin tersiyle dudaklarımı sildim.
💬
“Aksi halde bala buladığın mideni nasıl eski haline getirebilirdik?” Quincy düğmelerini açmaya devam ederken güldü. “Hazırlanmadan önce duşa girecek misin?”
💬
Sorusu beni öyle çok panikletti ki mimiklerime engel olamayacağımı bildiğimden sırtımı ona döndüm ve camdan dışarıya baktım. “Böyle iyiyim.”
💬
“Biliyorsun, söylemen yeterli. Rahatsız hissedersen seni dışarıda beklerim.”
💬
Beni sessizliğe sürükleyen şey kelimeleri oldu. Nasıl bir ilişkimiz olduğunu çok irdelememe gerek yoktu çünkü arkadaşça anılara sahiptik. Bir an bunun için üzüldüm. Bütün gün ailelerin yanında bir çift gibi davranıp akşam olduğunda ve odaya döndüğümüzde köşelerimize çekilmemiz üzücü bir tabloydu. O da bunun haksızlık olduğunu düşünüyor muydu? Sonuçta sevdiği biriyle olmak, onunla yaşamak en doğal haklıydı. Şikâyetçi gibi görünmüyordu fakat içten içe hiç mi isyan etmiyordu?
💬
Onun tanıdığı Morwenna isyan ediyordu. Quincy’yi bir arkadaş gibi seviyordu fakat kendi seçtiği bir hayatı yaşayamıyor oluşu onu öfkelendiriyordu. Sanırım bu, aynı hissettiğimiz ilk duyguydu. Ben de böyle bir hayatı yaşamak istemiyordum.
💬
Quincy üzerine kahverengi, ipek bir gömlek, altına ise siyah bir pantolon giymişti. Gömleğinin açık yakasından göğsüne uzanan gümüş kolyeyi gördüm. Saçlarını parmaklarıyla düzeltirken odadan sessizce çıkmıştı. Bunu rahatça hazırlanabilmem için yaptığını biliyordum. Ona eşlik etmekten, akşam yemeğine katılmaktan başka şansım yoktu. Bu yeni ortama ayak uydurabilmem için ilk şansımdı. Hem arkadaşlarımın da şu an ne yaptıklarını merak ediyordum. Başlarını derde sokmamış olmalarını umuyordum.
💬
Elmaslarla süslü beyaz dolabın önüne geldiğimde kapaklar bir anda iki yana açıldı. Bir perde gibi iki yana çekilen kapakların ardındaki kıyafetleri gördüğümde gözlerim şaşkınlıkla irileşti. Kıyafetler renklerine ve çeşitlerine göre dizilmişlerdi. Parmaklarımı askılardaki elbiselerde gezdirdim. Günlük elbiselerin yanı sıra taşlarla süslenmiş, özel olduğu parlak kumaşlarından belli olan elbiseler de vardı. Bu elbiselerden birini giyecek olursam kesinlikle kendimi bir prenses gibi hissederdim.
💬
Koyu yeşil bir elbiseyi askısıyla birlikte çıkardığımda elbise aniden yok oldu. Buna şaşırmak için vakit bulamadım çünkü bir saniye önce askıda olan elbisenin şu an üzerimde olması daha büyük bir şaşkınlık yaratmıştı. Sihirli, diye mırıldandı zihnimde yankılanan, benim sesime benzeyen bir ses. Ellerimi elbisenin saten kumaşında gezdirirken bedenimi sağ tarafımda duran büyük aynaya doğru çevirdim. İnce askılı elbisenin bel kısmı korse şeklindeydi ve uzun etekleri ayak bileklerime dek uzanıyordu. Eteğin iki yanında da uzun yırtmaçlar vardı. Mermer gibi parlayan tenim o kadar sağlıklı görünüyordu ki… Bunun tamamen şu anki bedenimle ilgili olduğunu biliyordum.
💬
Kıvrımlarım, ten rengim, bütün fiziksel özelliklerim aynıydı. Tenimin bu denli sağlıklı ve ışıl ışıl görünmesi gibi küçük farklılıkların tek sebebi de artık normal bir insan olmamam, asıl bedenimin sahip olduğu güçtü. Aksesuarların olduğu camdan şifonyere doğru merakla ilerlerken içimde dolanan gücü düşündüm. Beni tanrıça yapan şey sihirli dokunuşlarım değildi, bu özelliğe çoğu tanrı ve tanrıça sahipti, kimseye özel değildi. Herkesi birbirinden ayıran bir güç vardı ve beni onlardan ayıran güç ise zihinleri berraklaştırabiliyor olmamdı. Zihinlerinde sakladıkları sandıkları açabiliyor, gerçeğe ulaşabiliyordum. Gücüme karşı en yaşlı tanrıların bile engelleyici bir enerjisi yoktu, bu yüzden onlara dokunmamam için benden uzak dururlardı. Tabii bundan ziyade ilgi çekici buldukları şey diğer gücümdü.
💬
Aniden gördüğüm görüler, haber verici nitelikteki mesajlar.
💬
Adı Lior olan kırmızı kafalı tanrının yapacaklarını da bu sayede öğrenmiş, Harrison’dan yardım istemiştim. Aldığım bu mesaj bize felaketi önceden bildirmiş olsa da mesajın hissettirdikleri daha büyük bir felaketin yaşanacağını aşılamıştı. Burada olmam, yaşamam gerektiğini hissetmiştim. Bunun sebebini ne Tanrıça Morwenna ne de ben biliyorduk. İkimiz için de sadece bir histi.
💬
Şifonyerin üstündeki cam kapağı kaldırdığımda mücevherlerin parıltısı güneş ışığı gibi yüzüme çarptı. Kolyeler, küpeler, bileklikler ve saç aksesuarları eşsiz görünüyordu. On tane cam çekmece vardı ve hepsi de doluydu. Tereddütle elimi cam tarağa uzatırken zihnim bana onun cam değil, elmastan olduğunu fısıldadı. Tarağı elime aldığımda yüzeyinde küçük, mavi parıltılar oluştu. Tarak uzun, kıvırcık saç tellerimin arasında kayarken kendimi değerli hissettim. Bedenim bu değere alışkın olsa da ruhum ilk kez tadıyor gibi heyecanlıydı. Elmastan tarağın uç kısmıyla buklelerimi belirginleştirdikten sonra şakak kısımlarımdan kavradığım birer kalın tutamı başımın arka kısmında birleştirdim. Birleştirdiğim noktaya yeşil taşlarla süslü bir toka takıp saç tutamlarını sabitledim. Alın kısmımdan iki ince saç tutamını serbest bırakıp yanaklarıma serilmelerine izin verdim. Saçlarım da tıpkı tenim gibi ışıl ışıldı.
💬
Boynuma taktığım elmas kolyeye ait olan küpeleri de kulaklarıma taktığımda artık hazırdım. Görüntü olarak bende bir farklılık sezemezlerdi çünkü tam da beni tanıdıkları şekilde görünüyordum. Terleyen avuçlarımı birbirine sürtüp kapıya yöneldim. Kapıya dokunduğumda ve kapı açıldığında Quincy’yi karşımda buldum. Su yeşili gözleri beni baştan aşağı süzdü, en son gözlerime baktı.
💬
“Yeşil sana yakışıyor,” dedikten sonra kolunu bana doğru uzattı.
💬
“Farkındayım,” deyip zoraki bir gülümsemeyle koluna girdim. Quincy güldü fakat bir şey söylemedi.
💬
Koridorda yürürken, merdivenden inerken ve yemek salonuna ilerlerken yanımızdan geçen tanrı ve tanrıçaların neredeyse hepsi bizi başlarıyla selamlamışlardı. Bu tür şeylere şaşırmam sadece birkaç saniye sürüyordu çünkü o birkaç saniyenin sonunda zihnim bana gerekli cevapları veriyordu. Hiyerarşik düzen sadece insanlar arasında değil, tanrılar arasında da vardı. Birilerinin beni selamlamasından ziyade bunu en net kavradığım an yemek salonuna girdiğimiz andı.
💬
Uzun, dikdörtgen şeklinde onlarca masa vardı. Salona girmemizle birlikte herkes oturdukları sandalyelerden kalktı. Ayağa kalkmayanlar, ortada duran büyük masada oturanlardı. Diğer masalar düz bir şekilde dururken ortadaki masa yan duruyordu. Sağ taraftaki uçta oturan çift, Quincy’nin anne ve babasıydı. Sol taraftaki ise… Bana yabancı olan ama bir o kadar da tanıdığım bu iki yüz, anneme ve babama aitti. Buradaki ebeveynlerim. Yüzler farklı olsa da onlara yabancı gözlerle bakamıyordum. Annem gülümseyerek bana bakarken babam gözlerini bir kez bile yüzüme değdirmedi, yemeğini yemeğe devam etti.
💬
Ben böyle bir babayla büyümemiştim ki.
💬
Kalbimin sızladığını hissettim. Sızı bana değil, bedenin asıl sahibine aitti.
💬
Bize ayrılan sandalyelere oturduğumuz sırada, “Geç kalmanızın sebebi ne?” diye sordu Tanrı Cyril. Babamın adı buydu. İlk kez başını kaldırıp bize baktı. Daha doğrusu benim gözlerimin bir kopyası olan mavi gözlerinin hedefi bendim. Üç yüz küsur yaşındaki bir adama göre oldukça dinç görünüyordu. Normal insanlar onu gördüğünde kırklı yaşlarının başında olduğunu sanırdı. Simsiyah saçlarının arasında tek tük beyaz tel vardı. Karizmatik bir yüze sahipti.
💬
Quincy hafifçe öksürüp boğazını temizledikten sonra, “Morwenna’nın midesi biraz rahatsızdı,” diye yanıtladı fakat o mavi gözler yüzümden ayrılmadı.
💬
“Şimdi iyi misin? Neden haber vermedin? Seninle ilgilenebilirdim,” diye telaşlanan da Tanrıça Rosalba’ydı. Annemin adı buydu. Babamın soğuk bakan gözlerinin aksine kahverengi gözleriyle bana gülümseyen güzel tanrıça. Gözlerimiz farklı renkte olsa da saç renklerimiz aynıydı. Saçları benimkiler gibi kıvırcık, uzun ve güneş gibi parıldıyordu. O da neredeyse yüz elli yaşında olmasına rağmen yaşının çeyreği kadar gösteriyordu.
💬
“İyiyim, önemli bir şey değildi,” diye mırıldandım. Gözlerim karşımda oturan Lea’yı buldu ve Lea bana hafif, beni anladığını gösteren bir gülümseme gönderdi. Sandalyeleri yan yana olmasa da arkadaşlarım da benimle aynı masadaydılar. Onlar da kıyafetlerini değiştirmiş, buraya uyan ama geldiğimiz evrende tercih etmedikleri türden kıyafetler giymişlerdi. Arkadaşlarımla yalnız kalmak, konuşmak için can atıyordum.
💬
Tanrı Cyril, “Yeşilbudak töreni için her şeyin hazır olduğunu varsayıyorum,” dedi sesini yükselterek. Sesini yükseltmesinin sebebi herkesin onu duymasını istemesindendi. Ki onun sesi yükseldiğinde çatal bıçak sesi de anında kesilmişti. “Halkımızın her sene olduğu gibi bu sene de mutlu ve memnun olduğundan emin olun.”
💬
Herkesin ağzından bir onay cümlesi dökülürken mavi gözleri yeniden yüzümü buldu. Bu kez gözlerimi kaçırmadım, tam gözlerinin içine baktım. Neden onunla ilgili anıların hepsi kalp kırıyordu? Benim babam hiç kalbimi kırmamıştı. Yoksa bu evrende kalbim bu kadar kırıldığı için mi o evrende böyle güzel bir şans elde etmiştim? Bu daha üzücü değil miydi? Ruhum böyle bir hediyeyle onurlandırılmışken yeniden aynı çukura düşmem daha büyük bir burukluk yaşatmaz mıydı? Kendi anılarım silindiğinde bir rüyadan uyanmış gibi hissedecektim.
💬
Köklü bir soya öncülük ediyordu fakat konu babalığa geldiğinde tam bir fiyaskoydu.
💬
“Umarım akşamki törende de bir sorun çıkmaz,” dedi Tanrı Kael, yani Quincy’nin babası. “Arianwen hiç uslu durmuyor.”
💬
Arianwen. Lior’un annesi.
💬
Bana karşı olan düşmanca bakışlarını hatırladım. Gümüş saçlı tanrıçanın en büyük isteğinin bir kılıç olup bana saplanmak olduğunu biliyordum.
💬
“Başına dert almak istiyorsa devam edebilir.” Aniden dudaklarımdan dökülen bu cümleyle masada bir sessizlik oluştu. Bakışlarımı tabağımdan ayırmadım çünkü bütün gözlerin üzerimde olduğunu biliyordum. Açıkçası bu cümleyi bu denli büyük bir öfkeyle söylemeyi ben de beklemiyordum.
💬
Sessizlik uzun sürünce bakışlarımı tabaktan ayırdım ve gözlerimin ilk bulduğu yüz, babamın yüzü oldu. Dudaklarındaki yamuk gülümsemeyle bana baktığını görünce dilimi ısırdım. Bakışları bana Lance’in öldüğü günü hatırlattı. Sanırım ilk kez o gün bana gururla bakmıştı. Onun gözünde soyunu ve diğer soyları koruyan gerçek bir tanrıçaya dönüşmüştüm. Tabii bu gururlu bakışlar birkaç saniye sürmüştü.
💬
“Sorun çıkmayacak,” dedi babam gözlerini benden ayırırken.
💬
Yemeğin kalan kısmında sadece yarınki tören konuşuldu. Soyumuz bir adak verecek, halka yemek ve hediyeler dağıtılacaktı. Adaktan akan kandan her toprak sahibine verilecek, toprak sahipleri bu kanı arazilerine dökecekti. Bir damla kan bile tüm topraklarının veriminin artmasına yetiyordu. Bize düşen kısım bittiğinde halktan ayrılıyor, Starlume Vadisi’nde diğer soylarla toplanıyorduk. Obscurora evrenindeki yedi soy birleşiyor, her soy ortaya bir adak koyuyor, günün sonunda kendi yeminlerini ediyorlardı.
💬
Fakat tanrıların ortaya koydukları adak, halk arasındaki törende verilen adaktan çok daha farklıydı.
💬
Yemek salonundaki o sessiz, hafif bir rüzgâr gibi aramızda dolanan gerginliğin asıl sebebi de buydu. Gerginlerdi çünkü adakları belirleyen bizler değildik.
💬
Her soyun kendine ait tılsımı vardı. Bizim soyumuzun tılsımı, beyaz geyik boynuzuydu. Starlume Vadisi’nde toplandığımızda her soy kendi tılsımını da yanında getirirdi. Adakları belirleyen bizler değil, tılsımlardı ve adaklar hayvan değil, tanrı ya da tanrıça olurdu. Tılsımlar yere dizilir, bir ateş çemberinin içine alınırdı. Sonra her tılsım farklı bir renkte parlar, seçtikleri tanrının alnında da kendisiyle aynı renkte bir ışık ortaya çıkardı. Seçilen tanrı ya da tanrıçanın kanı tılsıma akıtılmazsa tılsım söner, ait olduğu soyu kuruturdu.
💬
Henüz bir çocukken buna gözlerimle şahit olmuştum. Tılsım, soy öncüsünün kızını adak olarak seçmiş, tanrı buna karşı çıkmıştı. Kızının ölümüne göz yummayan tanrı ve koca bir soy, birkaç dakika içinde gözlerimizin önünde ruhlarını alınmış birer bedene dönüşmüş, cesetler yere yığılmıştı.
💬
Biri koluma dokunduğunda irkilerek daldığım düşüncelerden sıyrıldım. Başımı sağa çevirince Lea’nın endişeli yüzüyle karşılaştım. Onun hangi ara yanıma geldiğini bile anlamamıştım. Yemek salonu neredeyse tamamen boşalmıştı. Quincy bile yanımdan kalkmış, bir köşede anne ve babasıyla konuşuyordu.
💬
“İyi görünmüyorsun,” diye fısıldadı Lea. “Babanın masadan kalkarken sana attığı bakışları görmediğin için şanslısın.”
💬
“Düşüncelerimi zapt edemiyorum,” diye mırıldandım şakağımı ovarken. “Hiç durmuyorlar.”
💬
Lea, “Biliyorum,” dedi anlayışlı bir sesle. “Sanırım bu duruma bir süre daha katlanmalıyız.”
💬
Sertçe yutkunup, “Diğerleri nerede?” diye sordum.
💬
“Edwin’ın odasına gittiler, orada toplanırız diye planladık. Senin kendine gelmeni bekledim ama uzun süredir odaklanamadığını fark edince müdahale etmek zorunda kaldım.”
💬
Arkadaşımın omzunu okşayıp, “Teşekkür ederim,” dedim fısıltıyla. “Etmeseydin bu düşüncelerden çıkmam zor olacaktı.”
💬
Lea gülümsedi. Ne zamandır elimde tuttuğumu bilmediğim kumaş peçeteyi tabağımın kenarına bırakıp sandalyeden kalktım. Yemek salonundan kimsenin, özellikle Quincy’nin radarına takılmadan kaçmayı düşünüyordum fakat yine hiçbir şey istediğim gibi olmadı.
💬
Tam yanlarından geçeceğimiz sırada Tanrıça Bethany, “Morwenna,” diye seslendi. Onun adımı seslenmesiyle Quincy ve babasının da gözleri bana döndü. “Solgun görünüyorsun tatlım. Eğer vaktin varsa senin için bitki karışımı hazırlayabilirim.”
💬
Yüzümdeki dağılmış ifadeyi hızla toparlayıp gülümseyerek onlara yaklaştım. “Merak etme, Bethany, gayet iyiyim.”
💬
Quincy elini sırtıma bastırıp, “Seni odaya götüreyim, biraz dinlen,” dediğinde onu reddetmedim çünkü şu an bu ortamdan kurtulmalıydım. Kael ve Bethany’yi selamladıktan sonra yanlarından uzaklaştık. Lea da bizi takip etti.
💬
Ana girişteki diğer tanrı topluluğunun arasına karıştığımızda Quincy’ye dönüp, “Lea, Edwin’ın benimle bir şey konuşmak istediğini söyledi,” dediğimde Quincy gözlerini yüzüme indirdi. “Onun yanına gidecektim. Edwin’la konuştuktan sonra gelirim.”
💬
“Pekâlâ,” dedi dikkatli bakışları yüzümü incelerken. “Benim de babanla konuşmam gerekiyordu.” Başımı yavaşça salladım. “Fakat konuşmanız bittiğinde odaya dönüp dinlen. Çok geç kalmam.”
💬
Son cümlesi içimi ürpertirken yeniden başımı salladım. Gülümseyerek elini yüzüme uzattı, yüzümün iki yanından sarkan tutamlardan birini kulağımın arkasına itti. Bana göz kırptıktan sonra arkasını dönüp uzaklaşmaya başladığında nefesimi sesli bir şekilde dışarı bıraktım. Neyse ki onun bu hareketlerinin tamamen bir formalite olduğunu, sarayda yaşayanların arasındayken böyle davranmaya kendini zorunlu hissettiğini biliyordum.
💬
Lea, “Bence bir kere daha düşünebilirsin,” deyince karnına dirseğimle hafifçe vurdum. “Ah! Neden vuruyorsun? Aklının karışmadığını söyleyebilir misin?”
💬
Gözlerimi devirip Lea’nın koluna girdim ve onu çekiştirmeye başladım. “Daha önemli konularımız var, saçmalama artık.”
💬
O söylenmeye devam ederken onu duymazlıktan geldim. Gündüz saray ne kadar hareketli oluyorsa akşam da bir o kadar sakinleşiyordu. Tabii bu akşam ekstra bir sessizlik vardı çünkü yarın akşam için herkes gergindi. Kendi aralarında fısır fısır konuştukları konuları istemeden duyuyordum, kulaklarımın bu kadar keskin olması rahatsız ediciydi.
💬
Edwin’ın odasının önüne geldiğimizde Lea kapıyı tıklatmak için elini kaldırdı fakat o daha kapıya dokunmadan kapı yavaşça açıldı. Bu saraydaki kapılar, tıpkı sarayın her noktası gibi enerjiyle doluydu. Odanın sahibi dışında ya da sahibinin izni olmadan kimse kapıları açamazdı. Kapılar biz onlara dokunmadan enerjimizi hissediyor, kendiliğinden açılıyordu. Açılan kapıdan içeri girmemizle kapı arkamızdan kapandı. Gözlerim geniş odanın ortasında bulunan yatakta ve koltuklarda oturan arkadaşlarımı buldu.
💬
“Hiç gelmeyeceksiniz sandım,” dedi Lumi küçük yastığa kollarını sarıp karnına bastırırken.
💬
Edwin, “Başımın ağrısı geçmiyor,” dedi ve parmaklarını alnına bastırdı. “Ayak uydurmanın bu kadar zor olacağını bilmiyordum ve tanrım, babanın sesini duydukça tansiyonum düştü, Morwenna.”
💬
Adımlarımı koltukta oturan Duane ve Kaida’ya doğru attım. Onların yanındaki boşluğa otururken, “Hatırlatma,” dedim. “O adamla bunca sene nasıl yaşayabilmişim? Şimdiye dek birimizin ölmesi gerekirdi.”
💬
Duane keyifsizce gülüp, “Teknik olarak sen öldün,” dediğinde, “Öyle oldu değil mi?” diye soruyla karşılık verdim.
💬
“Gel buraya,” dedi Lumi, Edwin’a yaklaşıp. Yatağın kenarına oturdu ve parmaklarını Edwin’ın şakaklarına bastırdı. Edwin, Lumi’nin ona dokunmasıyla gevşerken gözlerimi onlardan ayırmadım.
💬
Sihirli parmaklar.
💬
Lumi’nin bir insana iyi gelmesi için ilaçlara ya da bitkilere ihtiyacı yoktu. Parmaklarıyla, ölümcül olmadığı sürece her yarayı iyileştirebilirdi, ağrıları dindirebilirdi. Ölüm döşeğinde bir insana yardım edemese de onun ağrılarını azaltabilirdi. Birini ölümün kollarından alması imkânsız değildi, bunu da yapabilirdi fakat bu onun ölümsüzlüğünü ve güçlerini kaybetmesine neden olurdu. Biz tanrıların yirmi beş yaşından sonra yaşlanmaları oldukça yavaşlardı. Bize bahşedilen sonsuz bir yaşammış gibi görünse de bu ayrıcalığın ellerimizden alınması tek bir hatamıza bakabiliyordu. Lumi şimdiye dek hiç böyle bir hata yapmamıştı. Onun gibi şifacı tanrılarla birlikte halktan insanlara her zaman yardım etseler de ölümün kapısına dayandığı insanlara el uzatamıyorlardı.
💬
Kaida, hayvanlarla konuşabiliyor, iletişim kurabiliyordu. Onlarla olan bağı, insanlarla olan bağından daha güçlüydü. Duane, adım attığı her yere bereketi ve bolluğu taşırdı. Ağaçtan bir elma koparıyorsa, o ağaç ona minnettar olur, dalları elmalarla dolup taşardı. Edwin etrafına neşe ve mutluluk yayar, aynı zamanda cisimleri de hareket ettirebilirdi. Callum rüzgârı arkasına alarak yürür, Lea ise avuçlarında her zaman yağmur suyu taşırdı.
💬
“Umarım yarın kanı akıtılan ben olmam,” deyince Callum, hepimiz ürperdik.
💬
Kaida, “Biz daha yeni ölüp geri geldik,” diye sızlanarak kendini geriye doğru attığında oturduğumuz koltuk sallandı.
💬
“Şaka yapmanın sırası değil,” dedi Duane ciddi bir tavırla. “Zaten yeniden dirilmekle kalmayıp bir de erkek kardeşim olduğunu öğrendim, kafam hiç yerinde değil. Bir saat boyunca küçük boy tanrıyla uğraştım!”
💬
“Harrison da yarın akşam gelecektir,” deyip kollarımı karnıma sardım. “Şu akşamı sağ salim atlatıp onunla konuşmamız gerek.”
💬
“Ya seçilen içimizden biri olursa?”
💬
Lumi’nin sorusu herkesi aynı tedirginliğe itti. Zihnim bu ihtimali reddediyordu. Eğer o ışık içimizden birinin alnında yanacak olursa, işte o zaman gerçek bir kaosun ortasına sürüklenirdik. Ne kadar engel olmak istesek de buna izin vermezlerdi, tüm soyun kurumasına hiç kimse göz yummazdı. Asıl çaresizlik bu noktadaydı. Tek istediğim, böyle bir sorunla karşı karşıya kalmamaktı.
💬
“Anılarımız silinmeden önce ailemizi ve arkadaşlarımızı tekrar görebilseydik keşke,” dedi Lea ve öne doğru eğilip dirseklerini bacaklarına yasladı, yüzünü avuçlarının arasına aldı.
💬
“Çok tuhaf, değil mi?” diye sordu Kaida yanımdan kalkarken. “Burada oturmuş yarın olacakları konuşuyoruz. Bu evren, içinde olduğumuz bu bedenler her şeyimizi engelliyor.” Başımı yavaşça sallayarak ona katıldığımı belirttim. “Anılarımızın silinecek olmasından bahsediyoruz ama biz bu bedenlere geri döner dönmez zaten eski duygularımızın çoğunu kaybettik.”
💬
“Aile bağı en kuvvetli olan Morwenna,” dediğinde Edwin, gözlerimi onun yüzüne çevirdim. “Geldiğimiz andan bu yana Rowena’dan ya da anne ve babandan hiç bahsetmedin.”
💬
Sertçe yutkunup gözlerimi yumdum. “Onları son gördüğüm anı hatırlıyorum. Mağaradayken hem yüzlerini hem de seslerini hatırlıyordum ama şu an o görüntüler zihnimde canlansa da Rowena’nın sesini duyamıyorum.”
💬
Kaida odanın içinde yavaş adımlarla dolanırken, “Annem için ağlayamıyorum,” diye mırıldandı.
💬
“Harrison buradaki zamanı sadece birkaç saatliğine dondurduğunu söylemişti ve biz o süreçte o evrende doğduk, büyüdük,” diye fısıldadım bu gerçeği yeni fark ediyormuş gibi. “Öyleyse orada çoktan yıllar geçmiş olmalı.”
💬
Bu hepimiz için eşit derece bir dramdı. Şu an ne durumdalardı? Ölüm haberimi almalarının üzerinden ne kadar zaman geçmişti? Onları düşünmek istedikçe kafamın içinde bir engele takılıyor gibiydim. Geri dönemezdik, yaşanılanları geri alamazdık, kabullenmekten başka çaremiz de yoktu. Bu yüzden içten içe anılarımın, eski benliğimin bir an önce silinip yok olmasını istiyordum. İstesem de istemesem de tamamen bu bedenle bütünleşecek, bir önceki hayatıma kaldığım yerden devam edecektim. Ağlayamıyor, üzülemiyor, korkamıyor ya da zihnimdeki anıların arasından kendi anılarımı bulamıyor olsam da içimdeki o boşluk hissi çok netti. Bu bütünleşme ne zaman tamamlanırdı bilmiyordum ama sandığımdan hızlı ilerliyordu.
💬
“Sizde bir farklılık sezen olmadı değil mi?” diye sorarak sessizliğe son verdim. Vermeseydim herkes kendi içinde boğulacaktı.
💬
Duane başını iki yana sallayıp, “Bende olmadı,” dedi. “Zaten normalde kişiliğimizin ya da buradaki hayatımızın nasıl olduğunu bildiğimiz için aynı şekilde davranması kolay oluyor.”
💬
“Sanırım Quincy’nin dikkatini çektin,” dedi Callum bana bakarak.
💬
“Biraz ama sorun çıkacağını sanmam,” diye mırıldandım. “Tek tesellim aramızda bir sevginin olmaması. Aksi halde duygularım daha karmaşık olurdu ve daha çok gözüne batardım.”
💬
Lumi ellerini Edwin’ın başından ayırıp yatağın kenarına oturdu. “Bence senin dikkat etmem gereken asıl kişi Cyril,” dediğinde babamın adını duyunca yüzümü buruşturdum. “Diğerlerinin aksine onun bir şeyleri anlama olasılığı daha yüksek.”
💬
“Söylesek ne olacak ki?” diye sordu Edwin.
💬
“Lior’un bu yaptığı öğrenilirse işler karışır,” dedim arkadaşıma bakarak. “Özellikle zamanın durdurulduğunu ve bizim başka bir evrende yeniden doğduğumuzu bilirlerse soylar arasında büyük bir kaos yaratılabilir.”
💬
“İyi de bu bizim isteyerek yaptığımız bir şey değil ki,” diye sızlandı Lea. Uzun ve kıvırcık olan siyah saçlarını geriye attı. “Lior bizim yaşadığımızı öğrendiğinde ne yapacak merak ediyorum.”
💬
“İsteyerek yapmadık ama yeniden doğma fikri benden çıktı,” dedim. “Ve evet, o kırmızı kafalı tanrının yüzünün alacağı şekli ben de merak ediyorum.”
💬
Yanımda oturan Duane, bana doğru dönerek, “Peki neden doğmamız gerekti, Morwenna?” diye sorunca duraksadım. Bunu onlara nasıl açıklayabilirdim?
💬
Gözlerimi zemine indirip, “Açıkçası bunu ben de tam olarak bilmiyorum,” dediğimde arkadaşlarım sessiz kaldı. “Öyle olması gerekiyormuş gibi hissettim. O mağarada yaşanacak olan şeyleri iki gün öncesinde görmüştüm. Ölmemem gerekiyordu ama buna müdahale de edemezdim. Tek seçeneğim yeniden doğmaktı.”
💬
“Bu da müdahale etmek anlamına gelmez mi?” diye sordu Lea, kafası karışmış gibi görünüyordu.
💬
Çıplak omzumda parmaklarımı gezdirdim. “Bilmiyorum. Sonuçta mağarada yaşanacakları gördüm ve gördüğüm kadarına müdahale etmedim.”
💬
“İçimden bir ses bu olay başımızı ağrıtacak diyor,” diye mırıldandı Callum.
💬
“Kimseye söylemezsek ve anlamamaları için uğraşırsak bir sorun çıkmaz,” dedi Kaida ama hepimiz biliyorduk ki hiçbir sır sonsuza denk gizli kalmıyordu.
💬
Derin bir nefes aldım ve ayağa kalkıp elbisemin eteğini düzelttim. “Daha fazla Quincy’nin dikkatini çekmeden odaya döneyim.”
💬
“Biz de gidelim,” dedi Duane de ayağa kalkarken. “İstemesek de yarın için bize verilen görevler var. Gidip geçtiğimiz yıllardaki törenlerde neler olduğunu falan düşünelim de yarını sorunsuz atlatalım.”
💬
Edwin kendini geriye doğru atıp yatağına uzandı. “Tabii o boynuz bizi seçmezse ve ölmezsek.”
💬
Kapı bizim için açıldığında art arda odadan çıktık. Duane ve Callum ters istikamette ilerlerken kızlarla birlikte ana girişe ilerledik. Sarayın büyük ana girişine geldiğimizde Kaida ve Lumi ile de yollarımız ayrılmıştı. Kızlarla vedalaştıktan sonra Lea’yla merdivenlere yöneldik. Lea’nın babası o küçükken tanrı soyları arasında oluşan bir savaşta öldürülmüştü. Annesi ve ondan üç yaş küçük bir kız kardeşi vardı. Annesi Tanrıça Orla ve annem, Lea ve benim gibi iyi anlaşıyorlardı.
💬
Farklı koridorlara sapmadan önce durduk. “Her şey düzelecek,” dedim arkadaşımı teselli etme isteğiyle. Koluna dokunup yavaşça okşadım. “Kendini endişelere kaptırma.”
💬
Lea buruk bir ifadeyle gülümseyip, “Beni düşünme,” diye mırıldandı. “Eminim senin kafan benimkinden daha karışıktır.”
💬
Dudaklarımı birbirine bastırdım. Kolunu tekrar okşadıktan sonra geri çekildim ve birbirimize sırtımızı döndük. O sağdaki koridora girerken ben uzun koridorda ilerlemeye başladım. Olanlar için kendimi sorumlu hissetmeden de edemiyordum. Bütün bunları yaşamalarına sebep olan bendim. Benim yüzümden ölmüşlerdi, benim yüzümden farklı bir evrende hayat sürmüş, sonra da o hayattan koparılmışlardı. Sadece ben geri dönebilirdim, döndüğümde onların ölümlerini bir şekilde açıklar, kendi ölümümün üzerini kapatabilirdim. Ama yapamadım. Benim yüzümden ölmüşlerken onları o şekilde bırakmak, döndüğümde arkadaşlarım olmadan bir hayat sürmek istemedim.
💬
Zaten zihnim hiç susmuyorken odaya gidene kadar vicdanım da ona eşlik ederek beni daha derin bir boşluğa sürüklemişti. Önünde durduğum kapı açıldı, sakin adımlarla içeri girdim. Oda boştu, Quincy henüz gelmemişti. O gelmeden önce üzerimi değiştirip bir kenara kıvrılmalıydım. Koltuklar yeterince genişti, odaya ait terasın zeminde de kocaman yastıklar vardı. Uyumak için iki seçenekten birini seçebilirdim. Quincy’nin bunu yadırgayacağını sanmıyordum. Zihnimde terasta uyuyakalmama ait birçok anı vardı. Bazen o da koltukta uyuyakalıyordu.
💬
Odadaki banyoya girip ılık suyla kısa bir duş aldım. Odaya geri döndüğümde adımlarım direkt dolabı buldu. Geceliğimi giyip köşeme çekilmeliydim. Uyuduğumu görürse benimle konuşmak için de uğraşmazdı. İç çamaşırlarımı giydikten sonra krem rengi, saten geceliği giydim. Gecelik ayak bileklerime dek uzanıyordu. İnce askılarından kollarımın iç kısımlarına doğru tüller sarkıyordu. Nemli saçlarımı elmas tarakla taradım. Normalde taraması zor olan saçlarım, elmas tarakla tararken bana hiç zorluk çıkarmamış, tarağın dişlerinden su gibi akmıştı.
💬
Uzun, belime dek bukleler şeklinde inen turuncu saçlarım, geceliğimin sırtı açık olduğundan tenime yapıştı ama bu his bana rahatsız edici gelmedi. Çıplak ayaklarla terasa açılan, ince bir su perdesi gibi görünen cama doğru ilerledim. Odadaki diğer camlar kadar sert bir yapıda değildi, dışarı çıkarken sanki suyun içinden geçmiştim ama ıslanmamıştım. Oval şekildeki terasa adım attığımda gözlerim göle indi. Gölün yüzeyi buz tutmuş gibi parıldıyordu fakat bu parıltının saraydan yansıyan ışıklardan kaynaklı olduğunu biliyordum. Arkamı dönüp camlara baktım, içerisi görünmüyordu. İllüzyon gibiydi.
💬
Kendimi açık mavi renkteki büyük yastıklardan birinin üzerine bıraktım. Köşedeki yastıklardan birinin üzerinde uyuyan Blizz, ben terasa çıktığımda gözlerini açmış, mavi gözleri gelenin ben olduğumu görünce sakince geri kapanmıştı. Yastıklar bacaklarımı karnıma çekerek rahatça uzanabileceğim kadar büyüklerdi. Küçük yastıklardan birini başımın altına koyup gözlerimi korkulukların arasından görünen şehre çevirdim. Şehrin bir kısmı bu açıdan görünebiliyordu. Şehrimizdeki insanlar, mutlu ve huzurlu bir hayat sürüyordu. Onlar için tüm tanrılar elinden geleni yapıyordu. Geri dönmek istememin bir sebebi de buydu çünkü içimdeki o huzursuz hissin sebebi her neyse, sonucunda insanlar da zarar görecekti.
💬
Keskin kulaklarım sayesinde duyduğum adım sesleriyle anlık panikledim ve gözlerimi sıkıca yumdum. O adım sesleri büyük odanın içinde yankılanıp dışarı kadar taştı. Sonra sesler durdu, onun terasa çıktığını anladım. Uyumadığımı anlamışsa da pek umurumda değildi açıkçası. Kendimi diyalog kurabilecek kafada hissetmiyordum. Bunu anlamış olacak ki üzerime ince bir örtü örtüp sessizce terastan ayrıldı. Onun için üzüldüğümü hissettim. Benim için onunla evlenmek sorun olmamıştı, sadece bir formaliteydi. Tek öfke duyduğum kendi karar yetkimin elimden alınmış olmasıydı. Onun böyle bir şeye maruz kalmamasını, kendi istediği biriyle birlikte olmasını isterdim.
💬
Gözlerimi açmadan gölün sesini, sarayın dışında sohbet eden tanrıları ve şehirden yükselen sesleri dinledim. Dakikalar geçtikçe sesler azaldı. Gözlerimi açtığımda ise artık sadece gölün sesini duyuyordum. Ne kadar uyumak için çabalasam da olmayacağını anlayınca uzandığım yerden doğruldum. Küçük yastığı kenara bıraktıktan sonra odaya döndüm. Bakışlarım ilk olarak yatakta uyuyan adamın yüzünü buldu. Yatağın sol kısmında kıvrılmış uyurken yüzünde sakin bir ifade vardı, huzurlu görünüyordu. Huzursuz olan tek kişi ben miydim?
💬
Biraz dolaşmak istediğimden ve gecelikle dışarıda rahat edemeyeceğimden üzerime kahverengi, uzun bir pelerin aldım. Ayakkabılarımı giydim ve pelerinin iplerini bağlarken sessizce odadan çıktım. Neyse ki Quincy uyanma belirtisi göstermemişti. Ya da o da uyuyormuş gibi görünmeyi tercih etmişti. Odadan çıkıp koridorda ilerledim, duyduğum birkaç ses vardı fakat genel olarak saray sessizdi. Merdivenlerden inerken etrafı kontrol ettim. Ana girişte kol kola ilerleyen iki tanrıça beni fark etti ama selam verdikten sonra yollarına devam ettiler.
💬
Girişi ya da sarayı koruyan birileri yoktu. Sarayın kapısından yalnızca tanrı ve tanrıçalar girebilirdi. Normal insanlar girmek istese de kapı onları geri püskürtürdü. Soy öncülerinin izni olması gerekirdi. Ki böyle anlar da yaşanmıştı. Halk her zaman bu şekilde huzur içinde yaşamamıştı, çatışmaların olduğu zamanlar da olmuştu. Tepkilerini göstermek için saraya gelseler de içeri girememişlerdi. Girebilselerdi de bir sorun yaşanmazdı çünkü tanrılara ait bir sarayda insanların kargaşa çıkarması zordu.
💬
Kıyıya doğru uzanan uzun yolda ilerlerken küçük, mavi ışık saçan böceklerin seslerini dinliyordum. Bir kısmı gölün üzerinde uçuyor, mavi ışıklarını göle yansıtıyorlardı. Burası geldiğim yerden daha sakin ve huzurluydu. İnsan ya da taşıt gürültüsü yoktu. Hava derin bir nefes aldığımda ciğerlerimi yakacak kadar temizdi. Yeniden doğmadan önce bu evrenin tüm güzellikleri tatmıştım fakat gördüklerim, duyduklarım karşısında ne hissedeceğimi merak ediyordum. Dünyadaki yaşantım toz olup uçmadan önce ne kadar zamanım olduğunu bilmesem de bu şekilde birkaç şeyi tatma şansım olacaktı.
💬
İnsanlara karşı saygıyı, koruma içgüdüsünü ve sorumluluğu hissediyordum. Bu, bu bedenin sahip olduğu anılardandı. Peki yarın insanların arasına karıştığımda farklı hissedecek miydim? Bunu merak ediyordum. Saraya gelmeden önce karşılaştığım, hayatını kurtardığımı hatırladığım o küçük kızı düşündüm. Yarın yine böyle bir durumla karşılaşsam, yine aynı koruma güdüsüyle mi hareket ederdim? Aslında bunun cevabını biliyordum ama kendi gözlerimle görmek, tatmak istiyordum.
💬
Toprağa ayak bastığımda sola dönüp adımlarımı ormana çevirdim. Şehrimizde vahşi hayvanlar yoktu, onları şehirden uzak tutuyorduk çünkü yerleşim alanlarına sızmaları büyük sorun yaratırdı. Bu yüzden şehirdeki insanların her ayak bastığı alan koruma altına alınmıştı, vahşi hayvanlar koruma kalkanını aşıp içeri sızamıyorlardı. Güvenli olduğunu bildiğim ormanlık alana girdim. Ormanın bir kısmında, şehirde ve tarım alanlarında olduğu gibi meyve ağaçları vardı. Bu ormanı saran ne meyve kokusuydu ne de çiçek kokuları. Ormanın kalbindeki büyük ıhlamur ağacının kokusu ormanı sardığı yetmezmiş gibi şehre kadar uzanıyordu. Büyüleyici bir ağaçtı.
💬
Yürürken saten geceliğimin uçları bileklerimin üstüne dek sıyrılıyor, nemli çimler ayak bileklerime sürtünüyordu. Bu his bana o kadar rahatlatıcı geldi ki bedenim bir anda gevşedi. Kollarımı pelerinin altından göğsümde bağlayıp yürümeye devam ettiğim sırada serin bir rüzgâr ağaçların içinden uzanarak bedenimi çevreledi. Birkaç saniye önce bedenimde hissettiğim o gevşeme yok oldu, huzursuzluk yeniden göğsümde toplandı. Gözlerim meyve ağaçlarının arasında dolanırken kısıldı. Mavi ışık saçan böcekler ormanda uçuşuyor, yemyeşil ormana gökyüzü renginde bir ışık yayıyordu.
💬
Fazla uzaklaştığımı fark edince adımlarımı durdurup geri döndüm. İleri doğru bir adım atamadan bedenim kontrolüm dışı savruldu. Bu ani hareketle gözlerim irice açılırken sırtım geniş bir ağacın gövdesine yaslandı. Ben daha ne olduğunu anlayamadan biri kollarımı kavradı. Kollarımı kavrayıp beni ağaca yaslayan adamla göz göze geldim ve bu kez dudaklarım da aralandı. Onun burada ne işi vardı?
💬
Göz göze geldiğimizde, “Sen!” dedik aynı anda, ikimizin de sesinde hem öfke hem de şaşkınlık vardı. Sonra ben sustum ve o yeniden konuştu: “Sen nasıl hâlâ hayattasın?”
💬
˚⊱🔮⊰˚
💬
Instagram: aycannsariahmet
💬
Tiktok: artemisinuykusuu
💬
Instagram: aycansariahmetkitaplari

[Paragraf: para-19] İnanılmaz heyecanlandım şu an
[Paragraf: para-36] Ayyyy intikammm vaaarrr
[Paragraf: para-43] MALZLSLSLSLXÖŞSKZMSLXLWÖÖX
[Paragraf: para-54] Neeeeeeeeee
[Paragraf: para-136] O kadar üzüldüm ki çok üzüldüm çok
[Paragraf: para-147] Kocasına bişi olcak hissi bölüm başından beri benle bu adakta hissimi artırdı ya nolcak nolcakkk