4. CERBERUS ÇEMBERİ

💬

˚⊱🔮⊰˚

💬

🎧: I Will Never Be The Same, Skyhunter

💬

˚⊱🔮⊰˚

💬

4. BÖLÜM

💬

“Cerberus Çemberi”

💬

Bir şey olurdu ve sen hayatının o andan itibaren değişeceğinin farkına varırdın. Etrafımdaki kargaşayı izlerken sadece benim hayatımın değil, bütün tanrıların bu değişime maruz kalacağını görebiliyordum. Arianwen oğluna sarılırken, Lior gözlerini sunağa dikmiş öylece duruyordu. Tıpkı benim gibi.

💬

“Morwenna,” dedi Quincy ayaklanırken. “Neler oluyor?”

💬

“Bilmiyorum,” derken kekeledim, kelimeyi net bir şekilde telaffuz edemedim.

💬

İlk başta herkes tılsımların yok olmasıyla soylarının kuruyacağını sandı ama dakikalardır hiçbir şey olmadığından o aşamayı geçip olacaklardan endişe etmeye başladılar. Eğer şu âna dek bir şey olmadıysa bizi gerçekten büyük bir sorun bekliyor demekti. Daha önce böyle bir şey yaşanmadığına emindim, yaşanmış olsaydı en azından birinden duymuş olurdum. Diğerlerine bakılacak olursa onlar da böyle bir şeye ilk kez şahit olmuş gibi görünüyorlardı.

💬

Marcellus, “Boynuzumuz nerede?” diye bağırdığında babam, “Bağırmayı kes artık!” diye bağırarak karşılık verdi. “Hepimizin tılsımları yok oldu, sadece sizin değil!”

💬

Kargaşa büyürken Quincy’yle birlikte hızlı adımlarla ailemizin yanına gittik. Çoğu tanrı saçma bir istekle sunağın sağını solunu, etrafını arıyor, tılsımların orada olabileceğini düşünüyorlardı; bazıları ise doğan gerginlikle kavgaya tutuşmuşlardı. O an gözlerim kapalı olduğundan tam olarak ne olduğunu görememiştim. Tılsımlar adakların kanını almadan nasıl kaybolabilirlerdi? En önemlisi, ortadan kaybolmalarına rağmen biz nasıl hâlâ hayattaydık?

💬

“Nasıl olduğunu gördünüz mü?” diye sordum yanımda dikilen arkadaşlarıma.

💬

Lea, “Işıkları söndü ve birden gözlerimizin önünde kayboldular,” dedi, yüzündeki dehşetin izleri sesine de yansımıştı. “Şimdi ne yapacağız? Tılsımların kayboluşu sadece kendi aramızda değil, halkla aramızda da kaosa neden olacak.”

💬

Tanrı Cyril diğer tanrıların yanından ayrılıp hızla bana doğru gelirken, “Bununla ilgili bir şey gördün mü?” diye sordu. “Sana bir mesaj verildi mi?”

💬

“Hayır,” dedim öfkeli yüzüne bakarken. “Ne bugün ne de daha önceki günlerde bir şey gördüm.”

💬

Bethany ve Kael oğullarıyla ilgilendikleri için ortamdan soyutlanmışlardı, tılsımın kaybolması şu an umurlarında değil gibi görünüyordu. Tanrı Cyril, “Quincy,” diye seslendi. “Biz saraya dönüyoruz, yanına birkaç kişiyi al ve burada bekle. Belki tılsımlar bir süreliğine kaybolmuşlardır.” Quincy başını sallayınca gözleri bize çevrildi. “Biz de ne olduğunu öğrenmeye çalışalım. Harrison ve diğerleri belki bir şeyler biliyorlardır.”

💬

Bizim gibi diğer soylar da birkaç kişiyi sunağın başında bekçi olarak bekletmeye karar verdiler. Şu an ayrılmak iyi bir fikir miydi bilmiyordum fakat herkes kendi köşesine çekilmek ve bir çözüm aramak konusunda istekliydi. Toparlandık ve bıraktığımız yerde bizleri bekleyen kartallara doğru ilerledik. Gözlerim sık sık sunağa kaydığından diğerlerinin arkasında kaldım. Her an hissettiğim ve benimle bir bütün haline gelen, beni içten içe yiyen o felaketin kapıda olduğu düşüncesinin sebebi bu muydu?

💬

Hatırlıyordum. Günler önce bir görü zihnime sızmış, bana Lior ile ilgili bir şeyler göstermişti. Harrison’ın kapısına gittiğimi de hatırlıyordum. Sonra ne olmuştu? Öldükten sonra yeniden geri gelebilmek için Harrison’dan yardım istemiştim. Bana geri dönmem gerektiğini hissettiren felaket bu muydu? Öldüğümü, sonra o mağarada yeniden bedenimi bulduğumu hatırlıyordum fakat başka bir şey hatırlamıyordum. Bir anda gelen bu farkındalıkla kaşlarım çatıldı. Öldükten sonra neler yaşamıştım?

💬

Neyse ki arkadaşlarım öldüğümüzü ve sonrasında yeniden doğduğumuzu hatırlamayacaklardı.

💬

Tam adımlarımı hızlandıracakken biri kolumu sıkıca kavradı ve beni kendisine doğru çevirdi. Kırmızı elbisemin uzun eteği savrulurken siyah gözlerle karşılaştım. “Senin yüzünden oldu, değil mi?”

💬

Hiddet, aniden damarlarımdaki kanın akışını hızlandırdı. Kolumu hızla geri çekerken, “Ne saçmalıyorsun sen?” diye sordum yüksek sesle.

💬

“Ölmüş olmalıydın ama hayattasın ve tılsımlar bir anda kayboldular,” derken o da benim kadar öfkeli görünüyordu. “Gerçi neden şaşırıyorsam. Sen zaten tanrıların hayatına kıymet vermiyordun, değil mi?”

💬

Ona doğru bir adım atıp, “Düzene aykırı hareketlerde bulunan bir tanrıya karşı merhamet beslemem,” dedim, işaret ve orta parmağımı beyaz ipekten gömleğinin üzerinden göğsüne bastırıp onu sertçe ittim. “Ve sen de tam olarak öyle bir tanrısın. Hiç düşündün mü, ya mağaradan güç çalmaya çalıştığın için olduysa? Bunu diğerlerinin de bilmesini ister misin?”

💬

Dudaklarının kenarı alaycı bir tavırla yukarı bükülürken, “Bunun beni korkutması mı gerekiyor?” diye sordu. Bana yaklaştığında hâlâ havada duran elim yeniden göğsüne yaslandı. “Ne senin ne de diğerlerinin kudreti beni öldürmeye yeter. Bir çocuk gibi beni tehdit etmekten vazgeç ve sorularıma cevap ver.”

💬

“Sana hiçbir konuda cevap vermek zorunda değilim,” dedim sertçe ve geri çekilip ondan uzaklaştım. “Şu an senin değersiz canından daha önemli sorunlarımız var.”

💬

“Hâlâ bana saldırmadığına göre bu değersiz canıma kıymet verdiğini düşüneceğim,” derken burnundan sert bir nefes vererek güldü.

💬

Ona cevap vereceğim sırada Lea’nın, “Hadi, Morwenna!” diye bağırdığını duyunca dudaklarımı birbirine bastırdım ve ona tiksintiyle bakıp arkamı döndüm. Diğerlerinin çoktan kartalların sırtına yerleştiğini ve birkaç kartalın havalandığını görünce adımlarımı hızlandırdım.

💬

Tılsımların kaybolması ve bu aptal tanrının sürekli karşıma çıkıp durması o kadar sinirimi bozmuştu ki Quincy’nin kurtulmasına bile sevinememiştim. Evet, onunla ailelerin talebi üzerine evlenmiştik, bu evlilik aramızda sürekli gerginlik oluşturuyordu fakat o benim arkadaşımdı. Dediği gibi birlikte büyümüştük ve diğer arkadaşlarımla olduğu gibi onunla da güzel anılarım vardı. Bu saçma evlilik ona üzülmemi engelleyecek kadar beni öfkelendiremezdi.

💬

Kartalın sırtına atlayıp arkadaşlarımın yanına oturacakken kuvvetli bir rüzgâr esti ve uğultusu tüm vadi boyunca yankılanarak ilerledi. Elbisemin eteğine takılıp beyaz kartalın sırtında ellerimin üzerine düştüğümde Lea panikle bana doğru atıldı. Rüzgâr o kadar şiddetliydi ki bırakın hareket etmeyi, gözlerimi bile zar zor açık tutabiliyordum. Bu durum bizler gibi kartalları da huzursuz etti. Yerinden kıpırdayan kartalla dengem tamamen altüst oldu ve arkadaşlarıma doğru yuvarlanmaya başladım.

💬

“Tuttum seni,” dedi Edwin. Belimi kavrayarak beni kaldırmaya çalışırken, “Hemen buradan uzaklaşalım!” diye bağırdı. Kaida da kollarımdan tuttu ve oturmama yardım ettiler. Ben yanlarına oturup kartalın beyaz, büyük tüylerinden birini kavrarken kartal hareketlendi.

💬

Biz gökyüzüne yükselirken rüzgârın şiddeti azalmış olsa da tamamen kesilmedi. Diğer soy mensupları da toplanmış, hızla vadiyi terk ediyorlardı. Gökyüzü artık mor olmasa da bulutlarla kaplıydı, bulutlarda gezinen şimşekler, bunun hiç de iyi bir alamet olduğunu düşündürmüyordu. Gerginliğimizi kartallar bile hissediyordu, sırtında otururken kasılmalarını benim gibi herkes hissediyor olmalıydı.

💬

Lea bana yaklaşıp, “Lior sana ne dedi?” diye sordu. Rüzgârın sesi gürdü fakat kulağıma yaklaşıp sorduğu için ne dediğini anlayabilmiştim.

💬

Sorusunu, “Her zamanki gibi suçlayacak birilerini arıyorlar,” diyerek geçiştirdim. Arkadaşlarım mağarada olanları hatırlamıyorlardı, Harrison’dan ölümlerine dair her şeyi unutmalarını sağlamasını istemiştim. Ben de onlar gibi öldükten sonra ne olduğunu hatırlamıyordum ama o mağaraya neden gittiğimizi ve o mağarada neler yaşandığını unutmamıştım.

💬

Lior onlara bu konuda bir şey söyleyecek olursa ne yapacaktım?

💬

Hem bu konuyu hem de tılsımların kayboluşunu düşünürken gözlerim gökyüzünde toplanan bulutlardaydı. Harrison ve diğer Bağımsız Tanrıları vadide görmemiştim. Onların bizim gibi orada olma zorunluluğu yoktu. Gelmiş olsalardı kesinlikle bu yaşanan olayla ortaya çıkarlardı. Gerçi gelmemiş bile olsalar durumdan haberdar olurlardı. Ne diyeceklerini ben de merak ediyordum. Onlar bizlerden, hatta babamdan bile daha yaşlılardı, belki böyle bir olay karşısında mantıklı açıklamalar yapabilirlerdi.

💬

Ya onlar da böyle bir şeyi ilk kez yaşıyorlarsa?

💬

Saraya varış süremiz, vadiye gidiş süremizden daha kısa sürdü. Bunda rüzgârın da etkisi vardı. Hızlı gelmiş olsak da konforlu olduğunu söyleyemezdim çünkü resmen yolculuk boyunca savrulup durmuştuk. Kartallar araziye iniş yaptığında herkes seri hareketlerle kartalların sırtından indi. Babamın ve diğer soy büyüklerimizin adımları bizden daha hızlıydı, belirsizlik onları deliye döndürmüştü.

💬

“Yok mu olacağız?” diye sordu Kaida kollarıyla bedenini sardığı sırada. “Öyle olacak olsa şimdiye dek ölmüş olmamız gerekmez miydi?”

💬

“Bana bu işin içinde başka bir şey varmış gibi geliyor,” dedi Duane. Biz de hızlı adımlarla diğerlerini takip ediyorduk.

💬

Hızlı adımlarımdan ve rüzgârdan dolayı bacaklarıma dolanan elbisemin eteğini geriye doğru savururken, “Bir an önce bir çözüm bulunmazsa bütün dengeler bozulacak,” diye mırıldandım.

💬

“Quincy,” dedi Lea ama cümlesine devam edemedi. Ne söyleyeceğini az çok tahmin edebiliyordum.

💬

“Az kalsın ölecekti,” dedi Edwin soluk bir sesle.

💬

Adımlarımı hızlandırdım. “Ve öldüren ben olacaktım.”

💬

Arkadaşlarım sessiz kaldığında kulaklarıma dolan tek ses rüzgâr oldu. Yerleşim alanını çevreleyen kalkanı aştık, ormanı geçtik ve şehre adım attık. Şehir şimdilik sessiz görünüyordu, muhtemelen rüzgârın ve şimşeklerin bereket getirmek için şehrimize uğradığını düşünüyorlardı. Coşkuyla çıktığımız saraya, yenilgiye uğramış yorgun savaşçılar gibi girdik. Saraya girdiğimizde herkes ana salonda toplandı. Orada toplanmamız için birilerinin emir vermesine gerek yoktu, her tanrı ve tanrıça konuşulacak şeyler olduğunun bilincindeydi.

💬

Ana salon bomboştu, sadece bir köşesinde yüksek bir platform vardı. Bir duyuru ya da konuşma yapılacağında babam ve diğer bilge tanrılar o platforma çıkıyor, bizlerle konuşuyorlardı. Salon yine tıklım tıklımdı ve o kadar çok fısıltı vardı ki salonda gür bir uğultu oluşmuştu. Platformun üzerindeki tanrılar kendi aralarında hararetli bir konuşma içerisindelerdi. Ne açıklama yapacaklarını bilmediklerini hepimiz biliyorduk ama yine de birilerinin bir şeyler duymaya ihtiyacı vardı.

💬

Tanrı Cyril, diğerlerinden birkaç adım uzaklaşıp yüzünü bize doğru döndü. Göz ucuyla yanımda dikilen Ansel’a baktıktan sonra yeniden dikkatimi babama verdim. Ellerini önünde birleştirdiğinde salondaki herkes sessizleşti. “Bir cevap arayışında olduğunuzu biliyoruz fakat bizler de sizler gibi böyle bir hadiseyi ilk kez yaşıyoruz,” dedi gür bir sesle. “Soyumuz kurumayacak, bu konuda endişe etmeyin.”

💬

“Bundan nasıl emin olabiliriz?” diye sordu kalabalığın içindeki bir tanrı. “Şahit olmadığımız bir olaysa olacaklar konusunda da emin olamayız.”

💬

Konuşan kimdi bilmiyordum, kalabalığın içinde yüzünü görememiştim ama platformun üzerindeki Tanrı Cyril onu görmüş olmalıydı, gözlerini bir noktaya dikmişti. “Tılsımların, soydaki her mensupla arasında bir bağ vardır,” derken sesi bir öncekinden daha sert çıktı. “Tamamen yok olmuş olsalardı bizler de şu an burada duruyor olmazdık.” Bakışlarını kalabalıkta gezdirdi. “Bizi nasıl bir tehlikenin beklediğini bilmiyoruz, bu yüzden sorunu çözmek için en hızlı şekilde hareket edeceğiz. Sizlerden istediğimiz, her türlü tehlikeye hazırlıklı olmanız.”

💬

“Güç kaynağını da korumamız gerekecek mi?”

💬

Tanrı Cyril, sesimi duyduğunda gözleri yüzümü buldu. “Birkaçınızı mağaranın yakınlarında olması için göndereceğiz. Eminim ki diğer soylar da bunu düşünecek ve soylarından birkaç kişiyi görevlendirecektir.”

💬

“Harrison gelecek mi?” diyen Ansel’a baktım. Yüzü babamın yüzü kadar sert görünüyordu. Karşısındaki babamız olmasaydı düşmanına baktığını düşünürdüm.

💬

“Harrison olmasa bile diğerlerinden biri mutlaka gelecektir,” dedi Tanrı Cyril, ardından derin bir nefes aldı. “Şimdi görev dağılımı yapacağız, dinlenmeyi unutun.”

💬

Buna kimse itiraz etmedi. Zaten ölüm korkusu onları hiçbir şekilde uyutmazdı.

💬

Görev dağılımı yapıldı. Soyumuz resmen tüm şehre yayılmıştı. Bazıları mağaranın yakınlarına, bazıları ormanlara, bazıları kalkanın etrafına, bazıları yüksek tepelere konumlandırılırdı. Çoğunluğumuz şehrin içindeydi ve Tanrı Cyril, halkın korkmaması için birer gölge gibi hareket etmemizi emretmişti. O ve diğer soy büyükleri sarayda kalıp gelecek olan haberi bekleyecekti. Arkadaşlarım ve ben şehre inecek, halkı herhangi bir tehlikeye karşı korumak için tetikte bekleyecektik.

💬

Saraydan çıkmadan önce daha rahat hareket edebilmek için odama çıktım ve üzerimi değiştirdim. Giydiğim siyah etek göbek deliğimi açıkta bırakıyor, kasıklarımdan ayak bileklerime dek uzanıyordu. Tül tül ayrılan eteğin iki yanında da yırtmaç vardı. Üzerime ise siyah, askılı, göğüslerimin dört parmak kadar altında biten bir bluz giydim. Askılarından sarkan tüller uzundu. Uzun, kıvırcık saçlarıma topuz şeklini verip bir metal çubukla tutturdum. Ben hazırlanıp odadan çıktığımda koridorda koşarak ilerleyen Blizz beni gördü, kayarak önümde durdu.

💬

“Yanımdan ayrılmıyorsun, genç adam,” dedim elimi başının üstüne koyup. “Yapmamız gereken şeyler var.”

💬

Beni anladığını dikkatli bakışlarından anlayabiliyordum. Blizzard ile birlikte ana girişe indiğimizde arkadaşlarımı beni beklerken buldum, onlar da kıyafetlerini değiştirmişlerdi. Rüzgâr artık o kadar şiddetliydi ki sesi su perdesini aşıyor, sarayın içinde uğuldayarak ilerliyordu. Bu denli gürültülü olması normal değildi ve içimde büyüyen kötü bir his vardı.

💬

“Neredeyse herkes gitti, biz de gidelim artık,” dedi Callum önden ilerlerken. Haklıydı, geç bile kalmıştık ve babam bunu fark edecek olursa sorun çıkarırdı.

💬

Onlar sarayın büyük, su perdesi şeklindeki kapısından geçerken arkalarından ilerledim. Blizz yanımdan ayrılmış, hemen Lea’nın yanında yürüyordu. En son kapıdan çıkan ben olacaktım fakat su perdesine tenim değer değmez bir elektrik akımı tüm vücuduma dağıldı, donup kaldım. Hızla anın içinden çekilirken rüzgâr sesi kesildi, kulaklarıma bağırış ve kılıç sesleri doldu. Gelecekten bir görüntünün içine çekildiğimi fark edince kaskatı kesildim.

💬

Yıkılmış bir şehrin merkezindeydim. Tanrı ve tanrıçalar ellerindeki silahları savuruyor, düşmancıl bir ifadeyle karşısındakine saldırıyorlardı. Cesetler her yerdeydi, sadece tanrılara değil, insanlara ait cesetler de vardı. İlk başta bunun tanrılar arasında geçecek olan bir arbede olduğunu düşündüm fakat sonrasında gördüklerim, trans halinde olmama rağmen beni korkudan titretti.

💬

İlk önce yer sallandı, zemin resmen havalandı. Şehirdeki moloz yığınları hareketlendi. Sonrasında dev cüsseli yaratıklar şehrin her yanına yayıldı ve asıl savaşın tanrılar arasında olmadığını anladım. Korkulu gözlerle önümdeki manzarayı izlerken kendimi gördüm, tanrıları gördüm, yaralı insanları gördüm. Korku büyüdü ve beyaz bir ışık yüzümü aydınlattı. İrice açılmış gözlerim ışığın kaynağına çevrildiğinde beyaz geyik boynuzunun tam ayaklarımın dibinde durduğunu ve bir güneş gibi parladığını gördüm.

💬

Eğilip tılsıma dokunacakken görüntüler bir anda silindi ve ben gelecek olduğuna emin olduğum o anın içinden gölge gibi geri çekildim. Gerçekliğe dönen bedenim geriye doğru savruldu, kendimi bir anda yerde buldum. Arkadaşlarım dışarı çıkmıştı, benim ise iri iri açılmış gözlerim önümdeki su perdesindeydi. Yerde oturur pozisyondayken ellerimi zemine bastırdım. Gerçekten o anları yaşayacak mıydık? O canavarlar da neyin nesiydi?

💬

“Morwenna?”

💬

Duyduğum sesle irkilerek arkama baktım. Babam, annem ve diğer soy büyükleri öylece durmuş bana bakıyorlardı. Gözlerim onların yanındaki diğer bir yüze çevrildiğinde bilge gözlerle karşılaştım. Tanrıça Lydia, bana karmaşık bir ifadeyle bakıyordu. O da Harrison gibi Bağımsız Tanrılardan biriydi. Sarı saçları ayak bileklerine dek dümdüz bir şekilde uzanıyordu, güneşle aynı renk olan gözleri de tıpkı güneş gibi parıldıyorlardı.

💬

Annem hızla bana doğru gelirken, “Neden yerdesin sen?” diye sordu.

💬

Annemin yardımıyla ayağa kalktığım sırada, “Bir şey gördün,” dedi Tanrıça Lydia. O bunu söylediğinde babam gözlerini hızla ona çevirmiş, ardından aynı hızla bana döndürmüştü. “Yüzün bu halde olduğuna göre iyi şeyler görmedin.”

💬

Güneşle eş parlaklığa sahip gözlerine bakarken sertçe yutkundum. “Bundan bahsetmem ne kadar doğru bilmiyorum.”

💬

“Morwenna!” diyerek sesini yükseltti babam. “Yaşananlarla ilgiliyse elbette bahsetmen gerekiyor. Onlar da bizim gibi bunu ilk defa yaşıyorlar ve elimizde hiçbir şey yok!”

💬

Annem, “Cyril,” dediğinde elimi koluna koyarak onu durdurdum.

💬

“Madem bilmek istiyorsun,” dedim babamın gözlerinin içine bakarken. “Bizi bekleyen bir savaş var. Belki bir değil birden fazla ve zarar gören sadece biz olmayacağız. İnsanlar da ölecekler.”

💬

Babamın ilk önce kaşları çatıldı, sonra yüzünü tuhaf bir ifade sardı. “Savaş mı?”

💬

“Evet,” dedim sertçe. “Üstelik savaş bizler arasında olmayacak. Yaratıklarla, canavarlarla savaşmak zorunda kalacağız.”

💬

Diğer tanrılar kendi aralarında fısıldaşmaya başladığında babamın yumruklarını sıktığını gördüm. Tanrıça Lydia yavaş adımlarla bana yaklaştı. “Yaratıklar neye benziyorlardı, Morwenna?” diye sordu nahif ses tonuyla.

💬

Gözlerim kısıldı, zemine bakarken gördüklerimi düşündüm. “Neredeyse üç insan boyundaydılar,” diye fısıldadım. “Şehir yıkılmıştı, ölüler vardı. Savaş devam ediyordu fakat o yaratıklar çok kudretli görünüyorlardı. Kafaları bedenlerine göre küçüktü, boynuzları vardı. Ağızları olmasa da garip, rahatsız edici bir ses yayıyorlardı. Onları gördüm ama sanki görmediğim başka şeyler de şehirdeydi. İçimden bir ses karşılaşacağımız tek tehlikenin o yaratıklar olmadığını söylüyor.”

💬

Tanrıça Lydia söylediklerimi düşünürken, “Boynuzlu, ağızları olmayan büyük yaratıklar,” diye mırıldandı. Arkalarından gelmediğimi fark eden arkadaşlarım içeri girdiğinde Tanrıça Lydia’nın gözleri bir anda irileşti. “Charyadlar olabilir mi?”

💬

“Onlar ne?” diye sordu annem şaşkınlıkla.

💬

“Diğerleriyle konuşmam gerek, tekrar geleceğim,” diyen Tanrıça Lydia’nın paniğini fark etmemek imkânsızdı.  “Şehri, içindekileri ve kendinizi koruyun. Gözlerinizi dört açın. Tahminlerim doğru çıkacak olursa bu iş savaşmaktan çok daha fazlası.”

💬

Bize yeni sorular sorma fırsatı vermeden bir anda ortadan kaybolduğunda herkes kaybolan bedeninin yarattığı boşluğa bakakaldı. Charyad neydi? Bahsettiğimiz yaratıkların adı bu muydu? Kafam tamamen karışmıştı. Gördüklerimin öylesine görüntüler olmadığını biliyordum, diğerleri de bunun farkındaydı. Ki sadece gördüklerimden ibaret olmayacağının da bilincindeydim, bu bir ön gösterim gibiydi.

💬

Tıpkı benim gibi kafası karışan Tanrı Cyril, “Gidin, şehrin kontrolünü elde tutun,” deyip elini bize doğru salladı ve ardından hızla arkasını dönüp uzaklaşmaya başladı.

💬

“Dikkatli ol,” dedi annem omzumu okşayıp, sonra o da babamın arkasından gitti.

💬

Herkes uzaklaşırken öylece durmuş arkalarından bakıyordum. Yanıma yaklaşan Lea, “Neler oluyor?” diye sorduğunda aldığım nefesle omuzlarım yükseldi.

💬

“Gidelim, yolda anlatırım,” dedim ve arkadaşlarıma doğru döndüm. Bu kez saraydan çıkarken hiçbir sorun yaşamadım. Mermer yolda ilerlerken arkadaşlarımın meraklı bakışları bendeydi. Onlara durumu tam olarak nasıl anlatacağımı bilmiyordum.

💬

Rüzgâr eteğimin tüllerini uçuştururken kollarımı göğsümde bağladım, gözlerimi yolun sonunda dikilmiş bizi bekleyen Blizz’e diktim. “Bir mesaj aldım sanırım,” dedim sakince. “Tılsımların yokluğu bizi bir savaşa sürükleyecekmiş gibi görünüyor. Bu savaşta ortaya çıkacak yaratıklar var ve insanlar da bizim kadar tehlikede.”

💬

Kaida dehşetle bana bakıp, “Yaratıklar mı?” diye sordu.

💬

Başımı yavaşça salladım. “Evet.”

💬

“Geçmişte yaratıklarla ilgili yaşanan birçok sorunla ilgili şeyler duymuştum ama hiç yaşamadım,” diye mırıldandı Callum.

💬

“Bu duyduklarımızdan biri değil,” dedim Callum’a bakarak. “Ne olduğunu bilmiyorum, ailelerimiz de bilmiyor. Ki tek sorun o yaratıklar değilmiş, başka tehlikeli şeylerle de karşılaşacakmışız gibi hissediyorum.”

💬

“Gerçekten içimizi çok rahatlattın,” dedi Edwin göz devirerek. “Şu son birkaç saattir yaşananların bir rüya olmasını diliyorum. Hiçbir şey gerçek değilmiş gibi geliyor.”

💬

“Halk durumdan haberdar olduğunda panik de artacak,” dedi Lumi düşünceli gözlerle gölü izlerken. “Öğrenmeme ihtimalleri yok, şu havanın haline bak. Bir de yaratıklardan bahsediyoruz.”

💬

“Biz kendimiz için bir şeyler düşünürüz de onlar için ekstra bir koruma yöntemi bulmamız gerekiyor,” dedi Duane ve başını salladı.

💬

Tam karaya ayak bastığımızda koşarak bize doğru gelen iki tanrı olduğunu gördüm. Yüz ifadelerine bakılacak olursa yolunda gitmeyen bir şeyler vardı. Bu da adımlarımın kesilmesine, durduğum için arkadaşlarımın meraklı bakışlarına maruz kalmama neden oldu.

💬

“Tanrıça Morwenna,” dedi tanrılardan biri. “Şehre gelenler var.”

💬

Kaşlarımı çatıp, “Gelenler mi?” diye sordum.

💬

Diğer tanrı başını sallarken, “Evet,” diye yanıtladı. “Tanrıça Arianwen ve soyun diğer üyeleri buraya geliyorlar.”

💬

Duyduğum isimle kaşlarım daha sert çatıldı. Lea, “Burada ne işleri var?” diye sordu. Bunun cevabını ben de merak ediyordum.

💬

“Tamam, siz gidip Tanrı Cyril’a da haber verin,” dediğimde ikisi de başını salladı. “Ben burada bekliyor olacağım.”

💬

“Biz de seninle bekleyelim,” dedi Edwin bana yaklaşırken.

💬

“Şehre gidip diğerlerine destek olsanız daha iyi olur,” dedim arkadaşıma bakarak. Biz konuşurken diğer iki tanrı da hızla saraya doğru ilerlemeye başlamışlardı. “Neden geldiklerini öğrendikten sonra yanınıza gelirim.”

💬

Duane birkaç adım geri çekilip, “Morwenna haklı,” dedi. “Diğerlerine destek olsak iyi olacak.”

💬

Lea, “Tamam öyleyse,” dese de bana endişeli gözlerle bakıyordu. Lior ve ailesiyle anlaşamadığımı biliyordu, bir huzursuzluk çıkarmalarından endişe duyuyordu. Ben de şu an onların Lior’la karşılaşmalarını istemiyordum. Gözlerimi yavaşça açıp kapattıktan sonra ona gülümsedim. “Gidiyorum öyleyse.”

💬

Gülerek, “Hadi, Lea,” deyip elimi salladım.

💬

Dudaklarını birbirine bastırıp diğerlerini takip etti. Onlar benden uzaklaşırken ormana doğru döndüm. Parmaklarım alnıma dokundu, sonra saçlarımın arasında gezindi. Saçımdan bir tel kopardım ve saç telini avucumun içine aldım. Hazırlıklı olmakta fayda vardı. Biz tanrı ve tanrıçaların sahip olduğu silahlar saç tellerimizde saklıydı. Bir saç telimizi istediğimiz an silaha çevirebiliyorduk. Tabii bu ne kadar saç teli o kadar silah anlamına gelmiyordu. Edindiğimiz silah kullanılamaz hale gelmeden bir diğerini elde edemezdik.

💬

Avucumdaki turuncu saç teline baktım. Bu zararsız ve faydasız görünen saç teli, ölümcül bir silaha dönüşüyordu. Yuvarlak kısmın üzeri işlemeliydi, yuvarlağın iç tarafı bıçak gibi keskindi ve dış tarafından diken gibi çıkan onlarca bıçak vardı. İki karış uzunluğundaki sapının çember şeklindeki bıçağa bağlı olan kısma, işlemelerin tam ortasına mor, değerli bir taş yerleştirilmişti. Düz inen sapının ucu ters bir su damlası şeklindeydi. O su damlasının içine ise yine mor bir taş gömülüydü. Ona Cerberus Çemberi adını vermiştim. Bıçağın genel görüntüsü bir tasmayı andırıyordu ve bu tür bir tasma ancak Cerberus kadar büyük, güçlü bir canavara yakışırdı.

💬

Her tanrının silahı eşsizdi ve bir benzeri yoktu. Örneğin birden fazla kılıca sahip tanrı ve tanrıça olsa da şekilleri ya da görünüşleri açısından hepsi farklıydı. Benim onlarca keskin ucu olan çemberimden kimsede yoktu, diğer soylarda bile. Bir gün bir benzerine rastlayacak mıydım bilmiyordum ama şu an için bu bana kendimi eşsiz hissettiriyordu.

💬

Ormandaki hareketlilik dikkatimi dağıttı. Arianwen ve Lior’un en önde yürüdüğünü, arkalarında da elliden fazla tanrı olduğunu gördüm. Bizim soyumuzdan olan yaklaşık on tanrı da onların yanındaydı, saraya öylece yaklaşmalarına izin vermemişlerdi. Avucumdaki saç telini sıkarken gözlerimi Lior’un yüzüne diktim. Vadiden ayrılalı çok olmamışken neden burada olduklarını anlamıyordum. Sarayımıza en yakın olan onların sarayıydı fakat yine de onlardan bu kadar hızlı bir dönüş beklemiyordum. Kafalarından geçen neydi?

💬

Yüzüme eklediğim sahte bir gülümsemeyle, “Rüzgâr sizi buraya getirecek kadar mı kuvvetliydi?” diye sordum.

💬

Lior’un gözleri beni baştan aşağı süzdü, sonra o siyah gözler gözlerimle buluştu. “Büyüklerin nerede? Kapıya gardiyan olarak bir çocuğu mu diktiler?”

💬

Ses tonundaki alayla gülümsemem büyüdü. “Bu çocuğun seni sarayına kadar uçurmasını istemiyorsan susmayı dene.” Arianwen beni görmezlikten gelip konuşmalarımıza kulak asmayarak yanımdan geçecekken bir adım yana kaydım ve önüne geçtim. “Ne için buradasınız?”

💬

“Şu an seninle uğraşacak havamda değilim, bunu sonraya sakla,” dedi gözleri gözlerime dikerek. Gözleri mavimsi bir griydi.

💬

“Saraya bu şekilde giremezsiniz,” dedim ciddi bir tavırla. “Babam geldiğinizi öğrenmiştir, birazdan dışarı çıkar.”

💬

Yanımdan tekrar geçmeye çalışınca elimi hareket ettirdim fakat ben saç telini bir silaha çeviremeden Lior ne yapacağımı anlamış gibi bileğimi tuttu ve beni durdurdu. “Onu kışkırtma,” dedi sertçe. “Önemli bir konu olmasa senin yaşadığın saraya adım atmaz.”

💬

“Atmaması akıllıca bir hareket olurdu,” deyip ona dik dik baktım ve hızla bileğimi elinden kurtardım. Bu sırada Arianwen saraya uzayan yolda yürümeye başlamıştı. “Neymiş bu önemli konu?” Soyun diğer tanrıları da Arianwen’i takip etti. Aslında bu kadar az değillerdi, diğerleri neredeydi? “Yoksa oğlunun ne kadar aptalca bir hareket yaptığını öğrendi ve tüm bunlara sebep olduğu için özür dilemeye mi geldi?”

💬

Lior’un yüzüne yayılan o yırtıcı ifade beni keyifle gülümsetti. “Seni öldürmek için mağaraya geldiğimi bilmiyor fakat bilseydi de emin ol sinirleneceği tek şey onu çağırmamış olmam olurdu.” Bana doğru bir adım attığında avucumdaki saç telini sıktım. “Peki senin baban olanları bilseydi ne olurdu? Bence bunu da bir düşün.”

💬

“Acınası bir haldesin,” dediğimde elini göğsüne götürerek, “Aynı durumda olman için elimden geleni yapacağım,” deyip alayla güldü. Onunla yüz yüze olduğum müddetçe öfkemi kontrol edemeyeceğimi fark edince hızla arkamı döndüm ve adımlarımı saraya doğru attım. Arianwen ve diğerleri bir hayli yol katetmişlerdi.

💬

Onlara yetişmek için hızlı adımlar atarken Lior’un da arkamdan geldiğini duyabiliyordum. Arianwen saraya girmeden önce annem ve babam dışarı çıktı, bu Arianwen’in adımlarının yavaşlamasına neden oldu. Benim aksime onlar bu duruma şaşırmış gibi görünmüyorlardı. Ya da sadece umursamadılar. Elimi kulağıma bastırıp rüzgârın rahatsız edici esintisini engellerken hızlı adımlarla yürümeye devam ettim.

💬

Onlara yaklaştığımda, “Arianwen,” dediğini duydum babamın. Lior da uzun bacakları sayesinde beni çoktan yakalamıştı, hemen yanımda yürüyordu. “Neden buradasınız?”

💬

“Çünkü en yakında siz vardınız,” dedi Arianwen yüzünü buruşturarak. “Sarayımız yoğun bir duman altındaydı ve içeri girmeye çalışan birkaç tanrı giremeden yere yığıldı.”

💬

Kaşlarım havalanırken gözlerimi onun yüzünden çekip babama çevirdim. “Duman mı?” diye sordu babam da kaşlarını kaldırarak. “Ne dumanı?”

💬

Arianwen, “İçeri girebilseydik bunu bilebilirdik,” dedi sertçe.

💬

Tanrılardan biri, “Celfern kokusu aldım,” derken sesinde korku vardı.

💬

Kaşlarımı çatıp, “Celfern mı?” diye sorduğumda tanrı başını salladı. “İyi de o bitki zararlı değil ki?”

💬

“Nasıl kullanıldığına bağlı,” dedi Tanrı Cyril bana bakmadan.

💬

“Tüm soy mensuplarını buraya getirmek zorunda kaldım. Duman sarayı aşıp etrafa yayılmaya başladı ve sizin gibi kalkan oluşturmak için fırsatımız yoktu,” dedi Arianwen.

💬

Babam gözlerini tanrı ve tanrıçalarda gezdirdi. “Diğerleri nerede?”

💬

“Kalkanın dışındalar, haber bekliyorlar,” dedi Lior. Kollarımı göğsümde bağlarken onları inceledim. Saraylarından zehirli bir duman yayılması bana biraz tuhaf gelmişti. Sonuçta tüm soy vadideydi, saraya da öylesine insanlar ya da tanrılar giremezdi.

💬

Peki bu dumanın kaynağı neydi?

💬

“Halkınızı öylece bıraktınız mı?” diye sorduğumda tüm gözler bana döndü. “Bir tanrıyı öldüren o duman onlara kim bilir nasıl bir acı verir.”

💬

Arianwen gözlerindeki nefreti gizlemeden, “Yerleşim alanı saraya yakın değil. Birkaç tanrıyı onlar için koruma oluşturması adına orada bıraktık,” dedi.

💬

Dilimi ağzımın içinde döndürürken gözlerinin içine baktım. “İşe yarayacağından emin değilsiniz.”

💬

Arianwen, “Harrison da orada,” dedi dişlerinin arasından. Bomboş gözlerle ona bakmaya devam ettim.

💬

Tanrı Cyril, bize haber getiren tanrılardan birine dönüp, “Diğer tanrıları da içeri alın, saraya getirin,” diye emir verdi. “Kalkanımızı herhangi bir şey aşamaz. Biz de oturup şu duman işini konuşalım.” Gözleri bana döndüğünde göğsümdeki kollarımı ayırdım. “Morwenna, sen şehre dön.”

💬

“Tamam,” dedim ve arkamı döndüm. Zaten onlarla aynı yerde kalmaya niyetli değildim. Ki onlar da zor durumda kalmamış olsalardı buraya adım atmazlardı.

💬

Söz konusu soyu olduğundan Arianwen gururunu ve kişisel hislerini bir kenara atmıştı. Aslında sadece o ve oğlu değil, tüm soy bizden hazzetmezlerdi. Bizim soyumuzun onlarla bir problemi yoktu, babam ve ben hariç. Babamın mesafeli olma nedeni ise karşı tarafın her konuda olan uyumsuz tavırlarıydı. Tanrı Cyril, ailevi konularda sorunlu bir adam olabilirdi ama iyi bir tanrıydı. Soyuna, halkına, geleneklerine ve geçmişine bağlıydı. Güçlüydü, daha fazla güce ihtiyaç duymuyor, bu konuda açlık çekmiyordu.

💬

Arianwen ve soydaki diğer tanrılar öyle değillerdi. Hep daha fazlasını arzuluyorlardı. Bunun en büyük örneği de oğlu Lance’ti. Güç hırsı onu ölüme sürüklemişti. Her şey için beni suçluyorlardı ama ben sadece bu durumdan diğer soyların da etkilenmesini engellemiştim. O gün Lance’e durmasını, vazgeçmesini ve hatasını telafi etmesini söylesem de beni dinlememişti. Onu o mağaradan ancak bir şekilde uzak tutabilirdim ve ben de gerekeni yapmıştım. Onlar haricindeki altı soy da bana minnettar olurken onların sadece nefretini kazanmıştım.

💬

Her ne kadar onlara aksini gösteriyor olsam da içten içe bir tanrının yaşamını elinden almak benim için hiç de kolay olmamıştı.

💬

Soyun diğer üyeleri de bir ordu gibi sarayımıza ilerlerken adımlarımı şehre çevirdim. Sarayımız onların da kalabileceği kadar büyüktü, bu konuda bir sorun yaşanmazdı fakat onları kimsenin sarayda görmek istemeyeceğini biliyordum. Bir an önce sorunun çözülmesi ve onların geri dönmesi gerekiyordum. Ayrıca bu olay kafamı karıştırmıyor da değildi. Tılsımların kaybolmasından sonra yaşanması meşkûk bir durumdu. Sebebi tılsımların kaybolması olabilir miydi?

💬

Şehirde arkadaşlarımı ararken olabildiğince sessiz olmaya özen gösterdim. Gecenin bir vakti sokaklarda tanrıların gezinmesi çok da normal bir şey değildi. Halktan biri görecek olursa kuşkulanır, bu kuşkusunu diğerleriyle de paylaşırdı. Şu an bir şeyleri saklamaya çalışıyorduk fakat yarın garipliği sezmeleri olasıydı. Yaşanacak kargaşayı düşünmek bile karnımı ağrıtıyordu. Onlar gibi halkımızı geride bırakmamız gereken bir durum yaşamak istemiyordum. Soy bile yeterince kalabalıkken tüm halkı da beraberimizde başka bir yere taşıyamazdık. Bu olası bir durumda vereceğimiz kaybı dörde katlardı. Arianwen’i her ne kadar sevmesem de bu konuda başka çaresinin olmadığını biliyordum.

💬

Arkadaşlarımı dar, ara bir sokakta buldum. Adım seslerini duyduklarında hepsinin bakışları bana döndü. Yanlarına ulaşıncaya dek tek kelime etmediler, ses çıkarmak istemiyorlardı. Beraber sokağın sonuna doğru yürürken, “Neden gelmişler?” diye sordu Lea fısıltıyla.

💬

“Saraylarına girememişler,” diye fısıldadığımda diğerleri de Lea gibi kaşlarını çattı. “Saraydan zehirli bir duman yayılıyormuş, içeri giren birkaç tanrıyı kaybetmişler. Bu yüzden en yakın saray bizimki olduğu için buraya gelmişler.”

💬

Kaida, “Peki ya insanlar?” diye sordu endişeyle.

💬

“Harrison ve orada kalan tanrılar, insan için koruma oluşturacakmış,” dedim ve derin bir nefes aldım. “Burnuma kötü kokular geliyor.”

💬

“Sen de yaratıklardan bahsettin,” dediğinde Duane, gözlerimi ona çevirdim. “Ya bu tılsımların kaybolmasıyla gelişen bir olaysa?”

💬

Dudaklarımı yalarken başımı salladım. “Ben de öyle düşünüyorum,” diye mırıldandım. Şehrin sokakları tanrısal ateşlerle aydınlatılıyordu. Ateşin yaydığı ışık, taş evlerin gölgelerini sokaklara düşürüyordu ve bizim gölgelerimizi gizleyen de buydu. Gölgelerde bir hayalet gibi sessizce ilerliyorduk.

💬

Callum, “Bu rüzgâr bana iyi şeyler hissettirmiyor,” dedi sallanan ağaç dallarını izlerken.

💬

Lea başını kaldırıp gökyüzüne baktı. “Bana da bulutlar.”

💬

“İnanabiliyor musunuz, içimden gülmek bile gelmiyor,” dedi Edwin sızlanır gibi. “Her an bir şey olacakmış hissi içimi kemiriyor.”

💬

“Sarayı boş bıraktık. Birkaçımız papirüsleri karıştırsa iyi olabilirdi,” dedi Lumi rüzgârın savurduğu kızıl saçlarını düzeltirken. “Belki bir şeyler bulabilirdik.”

💬

“Eminim bunu babam da düşünmüştür,” diye mırıldandım. “Binlerce kil tablet var, yüzyıllar öncesinden kalma olduklarını düşünecek olursak içlerinden birinde küçük de olsa bir bilgi olabilir.”

💬

Morwenna.

💬

“Efendim?” Gözlerimi arkadaşlarıma doğru çevirdiğimde bakışlar bana döndü. Yüzlerindeki şaşkın ifadeyi görünce duraksadım. “Ne oldu?”

💬

“Neden efendim dedin?” diye sordu Kaida karmaşık bir yüzle bana bakarken.

💬

Kaşlarımı çatıp, “Bana seslenmediniz mi?” diye sormam, arkadaşlarımın birbirine kaçamak bakışlar atmasına neden oldu.

💬

“Hayır,” diye fısıldadı Lea tedirginlikle.

💬

“Bana öyle geldi sanırım,” diye mırıldanıp önüme döndüğüm sırada yeniden adımın söylendiğini duyunca irkildim.

💬

Morwenna.

💬

Başımı iki yana sallayıp, “Ben gidip etrafa bakayım, diğerlerini de kontrol etsem iyi olacak,” dedim ve hızla arkadaşlarımın yanından ayrıldım. Dar sokakta ilerlerken arkamdan vuran ateş, sokakta gölgemi devleştiriyordu.

💬

Duyduğum ses de neyin nesiydi?

💬

Tek kolumu çıplak karnıma sararken sokaktan çıkıp sağa döndüm fakat fazla ilerleyemeden biri kolumdan tutarak beni çekti. Tam bağırmak üzereydim ki sessiz olmam gerektiğini hatırladım ve karşımda gördüğüm yüz de bağırma isteğimi köreltti. Harrison’ı görünce içim rahatlamıştı. Burada olduğuna göre Basilisk halkını korumaya almıştı.

💬

“Bana sen mi sesleniyordun?” diye sordum şaşkınca.

💬

Harrison kaşlarını çatıp, “Ne seslenmesi?” diye sorunca kaşlarım çatıldı. O değilse kimdi? “Neyse, seninle konuşmam gerekiyor.”

💬

“Bir sorun mu var.”

💬

“Sanırım yaptığımız şey dengeleri bozdu, Morwenna,” dedi içimdeki şüpheleri dile getirerek. “Özellikle Lance’in burada olması.” Gözlerini etrafta gezdirip yakınımızda biri var mı diye kontrol etti. “Bunu çözmeli ve tılsımlarım kaybolmasına sebep olup olmadığımızı anlamalıyız.”

💬

Söylediği isimle afallarken, “Lance mi?” diye sordum. “Lance burada mı?”

💬

Harrison elini alnına vurup, “O kısmı da mı unuttun?” diye sordu ama bunu daha çok kendine sormuş gibiydi. “Beni dinle. Geri döndüğünüzde yanınızda Lance de vardı. Yeniden doğduğunuz evrende o da sizinleydi fakat neden onun da geldiğini bilmiyorum.” Duyduklarıma inanamadığım için öylece ona bakıyordum. “Sizin gibi bedenleşemedi, henüz hâlâ bir ruh.”

💬

“Onu bedenleştirmeyi düşünmüyorsun değil mi?” Sesim istem dışı yükseldiğinden etrafıma tedirgince baktım. Sesimi alçaltıp, “Bunu diğerlerine açıklayamayız, Harrison,” dedim.

💬

Harrison kısa bir süre gözlerini kapatarak bekledi. “Şu an başka bir şansımız yok, Morwenna,” dedi yeniden gözlerini açtığında. “Ayrıca bir sorun daha var.”

💬

“Ne sorunu?”

💬

Harrison ne diyeceğini bilemiyormuş gibi bakınca duyacağım şeyin çok daha karmaşık olduğunu anladım. “Yeniden doğduğunuz evrende, arkadaşların ve sen anne karnında tek değildiniz,” demesi beni dehşete düşürdü. “İkizlerle ilgilenmem gerekiyordu çünkü sizler tanrısınız ve yeniden doğmadan önce ikizlerle bağınızın koparılması şarttı. İkizlerin varlığı, sizin gücünüzü emebilirdi. Sen buraya döndüğünde, her şeyi unutmadan önce bir ikizin olduğunu söyleyene kadar tüm ikizlerin öldüğünden emindim.”

💬

Geriye doğru sendelediğimde sırtım arkamdaki evin taş duvarına çarptı. “Yaşıyor mu?”

💬

Başını sallarken çaresizlik yüzünü sardı. “Arkadaşların her şeyi unutsa da sen hatırlıyordun. Bunun sebebi de ikizinin hâlâ o evrende yaşıyor olmasıydı,” derken yaşlı adamın sesi sertleşmişti. “Zihnindeki karmaşanın son bulması, her şeyi unutman için de onu buraya getirmek zorunda kaldım.”

💬

Elimi dudaklarımın üzerine kapatıp ona irileşmiş gözlerle baktım. “Onu nasıl,” dedim kekeleyerek. “Onu nasıl buraya getirirsin?”

💬

“Seni büyüten aile ölmüştü, tanıdığın çoğu insan artık yoktu ama ikizin hâlâ seninle aynı yaşta görünüyordu,” dedi dişlerinin arasından. “Bunca şeyi öğrenmişken onu nasıl orada bırakabilirdim?”

💬

“Harrison,” dedim elimi dudaklarımdan çekip. “Bunu nasıl çözeceğiz?”

💬

“Babanla konuşmamız gerekiyor,” dediğinde hızla başımı iki yana salladım ama bana aldırış etmedi. “Zorundayız. Evet, ben yeterince güçlü bir tanrıyım, hatta babandan bile güçlüyüm ama bu sadece güç gerektiren bir mevzu değil. Tüm soylar ve insanlar tehlikedeyken tek başımıza hareket edemeyiz.”

💬

“Delirecek,” dedim çünkü babam olanları öğrendiğinde gerçekten delirecekti, hatta delirmekle kalmayıp şu anki rüzgârdan daha kuvvetli bir rüzgâr gibi üzerimize esecekti.

💬

“Göl kenarında bekle,” dedi Harrison geri çekilirken. “Cyril’ı getireceğim. Saray şu an yeterince kalabalık ve bu konuyu şimdilik babanla konuşsak daha iyi.”

💬

Harrison’la yollarımız ayrıldı. Ben ara sokaklardan geçerek göl kenarına doğru ilerlerken o da sarayın yolunu tutmuştu. Tüm olanları babama nasıl anlatacaktım bilmiyordum ama Harrison haklıydı, yaşananlardan sonra ondan daha fazla gizleyemezdik. Bir ikizim olduğunu ve hâlâ yaşadığını söylemişti. Bu nasıl olabilirdi? Obscurora evreninde tanrıydık, burada hayatımız son bulduğunda başka bir evrende yeniden doğma şansımız vardı fakat tanrı olarak değil, insan olarak var oluyorduk. Tanrıların uzun yaşamını ve evrenler arasındaki zaman farkını düşünecek olursak bu çok sık rastlanan bir şey değildi.

💬

Arkadaşlarımın ve benim ikiz doğma sebebimiz, bu yeniden doğuşun planlı oluşuydu. Bir annenin karnına zamansız misafir olmuştuk. İkizimin anne karnında büyümeden ölmüş olması gerekirdi. Onun varlığı beni nasıl etkileyecekti? Bunu düşünmeden edemiyordum. Harrison’a kızmış olsam da doğru olanı yapmıştı. Onca yıl hiç yaşlanmadan aynı şekilde görünen biri, insanların hükmettiği bir evrende normal karşılanmazdı. Peki burada nasıl karşılanacaktı?

💬

Gölün kenarında durmuş suyu izlerken rüzgâr tenimi sürekli sert fiskeleriyle kamçılıyordu. Mavi ışık saçan böcekler bile gölün üzerinde uçuşmuyordu, rüzgârdan korkup kaçmış, bir yere sığınmış olmalılardı. Ayağımın önündeki taşlardan birine tekme atarak göle doğru savurdum. Lance geri dönmüştü. Onunla ne yapacaktık? Ne onu ne de ikizimi sonsuza dek saklayabilirdik. Hislerime güvenirsem bir adım önde olacağımızı düşünmüştüm ama bizi asıl felakete sürükleyen ben miydim?

💬

Sanırım Yaratıcı Tanrıları kızdırmıştım.

💬

Yaratıcı Tanrılar, biz tanrıların var oluş sebebiydiler. Güç kaynağımızın ana noktası Baş Tanrı’ydı ve Yaratıcı Tanrılar, Baş Tanrı’nın emrindelerdi. Tanrıları, insanları, evreni var ediyorlardı. Bilgi kaynaklarımızda onlarla ilgili olan her şey sınırlıydı. Bir görünüşleri var mıydı, varsa eğer nasıl görünüyorlardı bilinmiyordu. Onlarla iletişime geçebilmek de oldukça zordu. Elbette böyle bir düzeni ve üst varlıkları inkâr edenler de oluyordu fakat yanıldıklarını anlamaları uzun sürmüyordu. İnsanlar için aynı şey geçerli olmasa da biz tanrıların inançsızlığı, ölümümüze sebep oluyordu. Kendilerini göstermeseler de kudretlerini göstermekten çekinmiyorlardı.

💬

Tanrı Cyril ve Harrison bir anda yanımda belirdiklerinde irkilerek geri çekildim. Normal şartlarda bu gibi durumlarda çok tepki vermezdim ama düşüncelerimin arasında çok derine inmiştim. Onlara doğru döndüğümde babamın bana sorguyla baktığını gördüm. Harrison başını sallayıp bir adım geri çekildiğinde her şeyi anlatması gerekenin ben olduğumu anladım. Babam uzun boyluydu ve yapılı, güçlü bir bedeni vardı. Karşımda bu şekilde dururken bile beni ürküttüğü gerçeği yadsınamazdı.

💬

Sözlerime, “Birkaç gün önce bir görü aldım,” diye başladığımda babamın kaşları çatıldı. “Lior’un beni ve arkadaşlarımı mağaraya götürdüğünü gördüm.”

💬

Çatık kaşlarla bana bakarken, “Tılsımlarla ilgili bir durum mu?” diye sordu.

💬

Derin bir nefes aldıktan sonra, “Mağarada Lior’un benim boğazımı kesip arkadaşlarımın da güç kaynağına dokunarak ölmesini sağladığını gördüm,” diyerek devam ettim. “Biz öldükten sonra kaynaktan kendi dokunmadan bizi kullanarak bir enerji taşı alıyordu. Biliyorsun, direkt temas etmemen dışında bir sorun olmuyor.” Babam konunun nereye varacağını merak ediyormuş gibi dikkatle bana bakıyordu. “Gördüklerimi Harrison’a anlattım ve olaya müdahale edemeyeceğimi ama biz öldükten sonra bizi yeniden geri getirmesini söyledim.”

💬

Şimdi babamın yüzündeki o sarsılmaz ifade dağılmıştı. “Geri getirmek mi?”

💬

Başımı yavaşça salladım. “Çünkü bir şey olacağını hissediyordum, geri dönmem gerekliydi. Bu yüzden ben ve arkadaşlarım başka bir evrende yeniden doğduk, zamanı geldiğinde de bedenleşebilmemiz için Harrison bizi yeniden buraya getirdi.” Babam şaşkınca bir bana bir Harrison’a baktı. “Sorunsuz atlattığımızı düşünmüştük ama iki adet sorunumuz var.”

💬

“Tılsımların kaybolması dışında mı?”

💬

Bakışlarımı yere indirdim. “Arkadaşlarımın ikizleri öldü fakat benimki hâlâ yaşıyor.” Kurduğum cümleyle birlikte babamın bir adım geri çekildiğini gördüm. “Ve biz geri gelirken Lance de bizimle birlikte geldi.”

💬

Yaşanan sessizlik beni korkuttu. Şimdiye dek sesini yükseltmesi, ben cümle kuramadan bağırıp çağırmaya başlaması gerekiyordu. Bakışlarımı yavaşça yerden kaldırıp ona baktığımda donup kalmış bir şekilde yüzümü izlediğini gördüm. Korkulu gözlerle Harrison’a baktığımda onun da tedirgince bize baktığını fark ettim. Konuşması gerekiyordu. Konuşmadıkça tedirginliğim artıyordu. Normal şartlarda onun karşısında ne olursa olsun ezilip bükülmezdim ama şu an durum farklıydı. Benim yüzümden tüm evren tehlikede olabilirdi.

💬

Tanrı Cyril sol kolunu sola doğru dümdüz bir şekilde uzattığında irkilerek geri çekildim, o ise gözlerini gözlerimden ayırmadı. Parmaklarını araladığı anda Lior yanımızda belirdi. Babamın aralanan parmaklarının arasında Lior’un boynu vardı. Yavaş hareketlerle gözlerini benden ayırıp boynunu sıkıca tuttuğu Lior’a döndü ve “Benim kızımı mı öldürdün?” diye sordu.

💬

Lior da bizim gibi anın şaşkınlığını yaşıyordu fakat o üzerindeki şaşkınlığı saniyesinde atabilmişti. “Demek sana anlattı.”

💬

Babamın boynunu sıkıyor oluşunu umursamadan dik dik ona bakıyordu. Babam bedenini de ona doğru çevirdi ve boynunu daha sıkı kavrayıp onu kendisine doğru çekti. “Kızımın boynuna nasıl bıçak dayarsın?” diye sorarken sesi sakin çıksa da beni ürküttü. Beklediğim tepki kesinlikle bu değildi. “Üstelik bununla da yetinmeyip nasıl hain kardeşin gibi güç peşine düşersin?”

💬

Öylece babama bakan Lior, kardeşinden bahsedilince kaşlarını çattı. Elini babamın bileğine koyduğunda babamın beyaz teni anında kızardı. Panikle öne atılınca babam diğer eliyle beni durdurup yaklaşmamı engelledi. Lior’a kardeşinden bahseder miydi? Korkuyla babama baktım.

💬

“Kızın da senin gibi ölmeyi hak ediyordu,” dedi Lior sertçe ve babamın bileğini sıkarak kendinden uzaklaştırdı. Birkaç adım geri çekilip boynunu esnetti. “Ne o, yoksa beni de mi cezalandıracaksınız?”

💬

Babam, “Seni küçük velet,” deyip Lior’a doğru atıldığında kolunu tutarak onu çekmeye çalıştım. Harrison da paniklemiş, babamı diğer kolundan tutmuştu. Lior ise öylece durmuş babama bakmaya devam ediyordu. “Sen ve senin gibi düşünen herkes, kardeşinle aynı sonu paylaşacak.”

💬

Lior’un sakinliğini bozan cümle bu oldu.

💬

Parmaklarının hangi ara saçlarının arasına girip bir tel kopardığını anlayamamıştım. O tel saniyeler içinde kesici bir alete dönüştü. Baltanın keskin yüzeyi sap kısmına doğru yay gibi gergin, oval duruyor, Basilisk kuyruğunu andıran ucu kıvrılarak baltanın baş kısmına doğru uzanıyordu. Baş kısmındaki Basilisk’in başı bıçağa doğru eğilmişken mavi taşlar karanlıkta ay gibi parlıyordu. Ona ait olan bu baltayı ilk kez görmüştüm ve şimdiye kadar bir benzerine de rastladığımı hatırlamıyordum.

💬

Baltanın parlak yüzeyini gördükten sonra her şey bir anda gerçekleşti. Kendi eşsiz bıçağımın sapını avucumda hissettim, sapını sıkıca kavradım. Lior baltasını hızla ileri doğru savurduğunda öne doğru atıldım ve Cerberus Çemberi’nin etrafından diken gibi uzayan bıçaklarımdan biri onun baltasına çarptı. Bu çarpışmayla baltanın üzerindeki mavi taşlar ve Cerberus Çemberi’nin üzerindeki mor taşlar parıldamaya başladı.

💬

“Geri çekilsen iyi edersin,” diyerek çemberimle onu ittiğimde balta geri çekilse de kendi bir adım geri atmamıştı. Şimdi babamın önünde, onun tam karşısındaydım.

💬

“Ya çekilmezsem?” diye sorarken baltasına kısa bir bakış attı. Siyah gözlerinin de elmas gibi parıldadığını gördüm. “O zaman ne yaparsın, Morwenna?”

💬

Sorusunun ardından baltasını bana doğru savurduğunda yeniden Cerberus Çemberi’ni onun baltasıyla çarpıştırdım, balta çemberimdeki iki keskin bıçağın arasına girdi. “Kesin şunu,” diyen Harrison’ı duymazlıktan gelip ona doğru bir tekme savurdum. Tekmem koluna çarptığında çemberimle baltasını ittim. İkimiz de yeni bir atakta bulunacakken beyaz bir şimşek gürültüyle gökyüzünde patladı. Şimşeğin ışığı tüm şehri beyaza boyarken bakışlarımız aynı anda gökyüzüne çevrildi.

💬

Harrison, “Size kesmenizi söyledim,” dedikten sonra elini bize doğru savurdu ve ben de Lior da donup kaldık. Sanki zaman sadece ikimiz için durdu.

💬

“Yargılanması gerekiyor,” dedi babam öfkeyle Lior’a bakarken.

💬

Lior, gözleri hariç hareket edebilen tek organı olan dudaklarını hareket ettirerek, “Kızının ve arkadaşlarının nasıl hâlâ hayatta olabildiğinden de bahset,” dedi alaycı bir tavırla. “Sahi, nasıl hayattalar? Sen biliyor musun?”

💬

“Papağan gibi aynı şeyi tekrarlayıp durma!” diye bağırdığımda göz ucuyla bana baktı. “Kalplerimiz tartıldığında bakalım hangimizinki daha ağır gelecek.”

💬

Kalp tartmaktan bahsedince gözleri kısıldı. Kalp tartmak, tanrıların yargılanma sürecinde kullanılan bir yöntemdi. Bağımsız Tanrılardan biri, yargılanacak olan tanrının kalbini tartardı. Sorulan sorulara verilen cevap ve hisler, biz tanrıların kalbini etkilerdi. Bir tanrı, yargılandığı sırada yalan söylüyorsa eğer kalbi ağırlaşırdı. Buna normal zamanlarda değil, sadece yargılanma sırasında bakılabilirdi. Her yalanında biraz daha ağırlaşan kalbin, ruhuna beş kırbaçlık acı ve hasar verirdi.

💬

Yüzüme bakmaya devam ederken, “Bırak beni, Harrison,” dedi bir anda sakinleşmiş gibi.

💬

“Hayır, bırakmıyorum,” dedi Harrison ve ona yaklaştı. “Sen benimle geliyorsun. Bu konu kapanmış değil ama şu an daha önemli bir konumuz var.”

💬

Harrison ona konuşma fırsatı vermeden kolunu tuttu ve bir anda gözden kayboldular. Onların gitmesiyle benim bedenim de çözüldü. Burnumdan sert bir nefes verirken elimi salladım ve Cerberus Çemberi yeniden bir saç teline döndü. Oysa onun başını tam çemberin ortasındaki boşluğa sokmayı çok istemiştim.

💬

Babam, “Bunu bana hemen anlatmalıydın,” dediğinde gözlerimi ona çevirdim. Dalgın gözlerle göle bakıyordu. “Geri dönemeyebilirdin, işler istediğin gibi gitmeyebilirdi. Ki gitmedi de.”

💬

Ona yaklaşırken sertçe yutkundum. “Lance ve,” durdum, gözlerim zemine indi, “ikizi ne yapacağız?”

💬

“Lance geldiyse onu bedenleştirmekten başka şansımız yok, sizinle gelmesi tesadüf olmaz,” dedi ve gözlerini bana çevirdi. “İkize gelecek olursak…” Gözlerimi kaldırdığımda göz göze geldik. “O buraya ait değil. Onu yok etmek zorundayız.”

💬

Afallarken gözlerimi kırpıştırdım. “Ama o benim ikizim…”

💬

“Ama benim kızım değil,” deyip sırtını döndü. “Bunu en başında düşünecektiniz.”

💬

“Öldürülmek benim suçummuş gibi davranıyorsun!”

💬

Uzaklaşacaktı fakat bağırdığımı duyunca durdu. “İlk önce bana gelmiş olsaydın bunların yaşanmasına izin vermezdim.”

💬

“Senin de engel olamayacağın, müdahale edemeyeceğin şeyler var, Tanrı Cyril,” dediğimde geniş omuzlarının gerginleştiğini gördüm.

💬

“O halde bir ölü olarak kalsaydın, Morwenna,” dedi sırtı bana dönük şekilde. Cümlesiyle donup kaldım. “Belki o zaman Obscurora böyle bir durumla karşı karşıya kalmazdı.”

💬

O halde bir ölü olarak kalsaydın, Morwenna.

💬

Benden uzaklaşmaya başladığında donmuş bir yüzle arkasında kaldım. Beni suçluyordu. Beni suçluyor olsa dahi böyle bir şey söylemese olmaz mıydı? Gözyaşım hızla yanağıma kaydı fakat fazla ilerleyemeden elimin tersiyle onu yok ettim. Arkamda birinin varlığını hissetsem de dönüp bakmadım. Harrison’ın geri döndüğünün farkındaydım. Bir şey duymuş muydu bilmiyorum ama umurumda da değildi. Nasılsa ben duymam gerekeni duymuştum.

💬

“Lance’in bedeninin nerede olduğunu öğrenebildin mi?” diye sordum arkama dönmeden.

💬

Bir süre sessiz kaldıktan sonra, “Basilisk sarayında,” dedi. “Arianwen oğlunun bedenini mühürlü bir odada saklıyor.”

💬

“Saraydan yayılan dumanın kaynağı neymiş?” Yavaşça ona doğru döndüm, göz göze geldik. Yüzümü inceledi, bir şeylerin yolunda gitmediğini gördü fakat yorum yapmadı.

💬

“Henüz çözemedik ama duman sarayı ve şehri terk edip bir bulut gibi başka yöne ilerledi,” dediğinde kaşlarımı çattım. “Diğer tanrıları bu konuda uyarıp kendilerini ve halkı korumaya almalarını söyledim.”

💬

“Öyleyse saray şu an temiz,” dediğimde başını salladı. “Bunu Arianwen ve diğerlerine söyledin mi?”

💬

Derin bir nefes aldığında omuzları hareketlendi. “Direkt senin yanına geldim,” dedi. “Az önce de Lior’u bırakıp döndüm, Arianwen’i göremedim.”

💬

“Tamam, söylememen daha iyi olmuş,” dediğimde durumu anlamlandıramadığından kaşları çatıldı. “Lior’u da alıp Basilisk sarayına gideceğim. Sen de Lance’i oraya getir.”

💬

Tereddütle yüzüme bakıp, “Yapmak istediğin şeyden emin misin?” diye sordu.

💬

Başımı yavaşça salladım. “Bir tanrıyı daha fazla bedensiz saklayamayız ve saraydan biri olmadan da bedene kolayca ulaşamayız.” Ellerimi yumruk yaparken tırnaklarım avuç içlerime battı. “Beni öldürdüğü için resmen ona hediye vermiş olacağım.”

💬

Harrison bana yaklaştı, elini omzuma koydu. “Her şeyin bir zamanı vardır, Morwenna,” dedi bilge bir tavırla. “Önceliğimiz tılsımları bulmak ve halkımızı korumak olmalı.”

💬

“Lance’i bedenleştirmek, tılsımları bulmamız konusunda etkili olur mu?”

💬

“Bilmiyorum,” deyip elini yavaşça omzumdan çekti. “Belki tılsımların kaybolmasıyla bu konunun hiçbir alakası yoktur ama denemeden bunu da bilemeyiz.”

💬

“Umarım her şey daha da kötüye gitmez, Harrison.”

💬

“Umarım, Morwenna.”

💬

Harrison, Lior’u göndermek için saraya giderken ben de yerleşim alanının kuzeyinde bulunan büyük ahırdan at getirmeleri için haber gönderdim. Saraydan şehre uzanan yolun önünde Lior’un ve atların gelmesini beklerken bu durumu nasıl açıklayacağımı düşünüyordum. Muhtemelen Harrison ona hiçbir şey söylemeden direkt yanıma gönderecekti. Hiçbir sebep sunmadan onu saraya götüremeyeceğime göre geçerli bir sebep vermeliydim.

💬

İyi mi yapıyordum yoksa kötü mü bilmiyordum ama şu an için başka seçeneğim yoktu. Kesin bir çözüm olup olmadığını bilmesek de denemeliydik. İkiz konusuna gelecek olursak… Onu gerçekten ortadan kaldırmam gerekecek miydi? Büyük ihtimalle o beni hatırlıyordu fakat ben onunla ilgili hiçbir şey hatırlamıyordum. Benim ikizim olmasaydı zaten şimdiye dek ölmüş olurdu ama yine de yaşayan birini, özellikle başka bir evrenden dahi olsa benimle bağlantılı olan birini kolayca ortadan kaldırabileceğimi düşünmüyordum.

💬

Lior’un saraydan çıktığını fark edince dikkatimi ona verdim. Beni görmüştü, bakışlarını benden ayırmadan sert adımlarla bana doğru geliyordu. Ona karşı hissettiğim nefret midemi altüst ediyordu. Her şey onun başının altından çıkmıştı ama bu işten kazançlı çıkacak olan yine oydu. Eğer bu olay yaşanmasaydı, tılsımlarımız kaybolmasaydı kesinlikle Lance’i ortadan kaldırırdım ve onun ruhu bile duymazdı.

💬

Aramızda birkaç metre kalmışken, “Neden çağırdın?” diye sordu sert bir sesle. Gözlerimi devirmemek için kendimi sıktım. Harrison haklıydı, şu an önceliğimiz tılsımlar olmalıydı ve onunla tartışmanın sırası değildi.

💬

“Sarayınıza gitmemiz gerekiyor,” dediğimde yüzünde oluşan ifadeden bunu beklemediği anlaşılıyordu.

💬

“Hayatta kalmanın bir yolunu bulmuşsun, neden tekrar ölüme gitmeye niyetlendin?”

💬

Alaycı tavrı karşısında daha fazla dayanamayıp gözlerimi devirdim. “Duman şehrinizi terk etmiş, başka yöne ilerliyormuş,” dediğimde kaşlarını çattı. Harrison bunu da ona söylememiş olmalıydı. “Kimse yokken orada halletmemiz gereken bir şey var.”

💬

Bana daha da yaklaşırken, “İkimizin mi?” diye sordu. “Şimdi farklı bir iş peşindesin ve ben de sana beni kullanma izni vereceğim, öyle mi?”

💬

Tanrılardan biri yularlarını tuttuğu atlarla bize yaklaşırken Lior’un bakışları atlara kaydı. Konuştuğumuz konuya kulak misafiri olmaması için getirdiği atların iplerini elime alıp, “Teşekkürler, sen görev yerine dönebilirsin,” dedim. Tanrı gülümseyerek başını sallayıp arkasını döndü. O sesimizi duyamayacağı mesafeye ulaşana dek sessizce bekledim.

💬

“Artık bu durum canımı sıkmaya başladı, Morwenna,” dedi ciddi bir tavır takınarak. “Konuşmaya başlasan iyi edersin.”

💬

Bana ait olan beyaz atın kırmızı deriden dizginlerini sıkıca tutup, “Kendi başıma halledebilecek olsam seninle konuşmaya tenezzül etmem, kırmızı kafa,” dedim sertçe. Sol ayağımı üzengiye yerleştirip bedenimi çevik bir hareketle yukarı ittim ve atımın üzerine atladım. “Bin, yolda anlatırım.”

💬

Lior üzerinde dövme olan kaşını kaldırarak diğer atı inceledi. “Benim için bir eşek mi getirttin?” Dişlerimi birbirine sürterek gıcırdattım.  “Ne olursa olsun karşında bir soyun öncüsü var, Tanrıça Morwenna,” dedi burnundan sert bir nefes vererek gülerken. “Saygı duymalısın.”

💬

“Kes sesi-” Ben cümlemi bitiremeden ayağıyla ayağımı itti, ayağım üzengiden ayrılınca kendi ayağını yerleştirip uzun bedeniyle yukarı sıçradı ve önümdeki boşluğa yerleşti. Onun bu ani hareketiyle atın sırtında geriye doğru savruldum. Panikle gömleğini avuçlayarak bedenimi öne çekmeye çalıştım. “Sen ne yapıyorsun?”

💬

Kırmızı deriden dizginleri eline alıp, “Hem seninle gelmemi istiyorsun hem de bana bir eşek getiriyorsun,” derken omzunun üzerinden bana baktı. “Bakalım atın bu tanrıyı memnun edebilecek mi?”

💬

Dizginleri sıkıca tutup bacaklarını atın gövdesine çarparak atımı hareketlendirdiğinde telaşla gömleğini daha sıkı kavradım. “Senin canına okuyacağım!” diye bağırdığımda bunu umursamadı. Gömleğini tutmak pek işe yaramadığından ellerimi belinin iki yanına yerleştirip tırnaklarımı tenine geçirdim. Tırnaklarımın baskısını yok saydı.

💬

Hiç sorgusuz bir şekilde kardeşini öldüren tanrıçanın isteğini kabul etmesinin tek nedeni vardı. Merak. O, kurnaz bir tanrıydı. Bana olan nefretini her saniye belli ediyor olsa da içten pazarlıkçıydı, ortadaki bu tuhaf durumu didiklemek, kendi lehine çevirebilecek bilgiler edinmek istiyordu. Normal bir zamanda bırakın benimle bir yere gelmeyi, sırf ben de gidemeyeyim diye atımı bile yok edebilecek biriydi.

💬

Hızla dörtnala koşan at sayesinde ormanı çabucak aşmış, yerleşim alanını koruyan kalkanımıza yaklaşmıştık. Kalkanın etrafında gardiyan gibi bekleyen tanrı ve tanrıçalar nal seslerini duyduğunda gözlerini bize çevirdiler. Bize dehşete düşmüş gibi bakmalarına şaşırmadım çünkü aynı atın üstünde iki düşman vardı. Lior durmadı, tanrılar kenara çekildiğinde hızla kalkanı aştı ve ilerlemeye devam etti.

💬

Sert rüzgâr yüzüme çarparken saçlarımı topladığım için şükrettim. Fakat bu uzun sürmedi çünkü kartalın sırtından yere atlayan, bakışlarını bize çeviren Quincy’yi gördüm. Yüzünde öyle bir şaşkınlık oluşmuştu ki, “Küçük bir işim var, hemen döneceğim!” diye bağırdım panikle. Tabii söylediklerimin ne kadarını anlayabildi bilmiyordum. Hem aramızda biraz mesafe vardı hem de esen rüzgâr uğultuluydu.

💬

Başımı yana çevirip arkamızda kalan Quincy’ye bakarken, “Evet, şu işten bana da bahset,” dedi Lior. Önüme dönüp ona çatık kaşlarla baktığımda başını bana doğru çevirdiğinden neredeyse burun buruna gelmiştik.

💬

“Kardeşinin bedenine ihtiyacımız var!” diye bağırdım öfkeyle. Bu cümlem onun sertçe dizginleri çekmesine, atı şahlandırmasına neden olmuştu. Atın çıkardığı ses kulaklarımda yankılanırken bedenim geriye doğru savruldu. Gözlerim irileşirken tüm kuvvetimle ona tutundum.

💬

Atı tekrar dört ayağının üzerine indirdiğinde, “Ne saçmalıyorsun?” diye sordu dişlerinin arasından.

💬

Dirseğimi sırtına vurup ondan uzaklaşabildiğim kadar uzaklaştım. “Devam et, anlatacağım.”

💬

Bir süre duygusuz gözlerle yüzümü izledi. Sonrasında konuşmayacağımı anlamış olmalı ki atı yeniden hareketlendirdi. Bu kez daha yavaş ilerliyorduk. Az önceki ani duruşumuzdan dolayı panikle çarpan kalbim hâlâ sakinleşememişti. Ellerimi ikimizin arasındaki boşluktan atın sırtına bastırıp, “Senin aptallığın yüzünden başka bir evrende yeniden doğmak zorunda kaldım,” dedim, dilimi ağzımın içinde döndürdüm. “Ayrıntıları bilmene gerek yok. Bilmen gereken tek şey, geri dönerken kardeşinin de bizimle döndüğü.”

💬

Omzunun üzerinden bana baktığında donmuş bir yüzle karşılaştım. “Sizinle mi döndü?”

💬

“Evet. Bir ruh olarak,” deyip simsiyah gözlerine baktım. “Bu olaydan sonra tılsımlar kayboldu, bir ilgisi olabilir. Onun yeniden bedenine ulaşmasını sağlamalıyız.”

💬

“Beni kandırmaya çalışıyorsan-“

💬

“Lior, sadece sür,” dedim sinirle. “Gidince görürsün.”

💬

Sonra at bir kez daha hızlandı. Basilisk sarayı, bizim sarayımız gibi kolay ulaşılabilir bir yerde değildi. Saray bir dağın tepesinde, şehri gözleyen akbaba gibi dikiliyordu. İnsanların yaşadığı yerleşim alanı ise o dağın eteğini çevreliyordu. Arianwen bu yüzden haklın saraydan uzak bir yerde olduğunu söylemişti. Tam onun burnu büyüklüğüne yakışacak bir yerdi. Herkese tepeden bakıyor, insanları bir gölge gibi izliyordu.

💬

Dağ yoluna girdiğimizde atı yavaşlattı. Dar ve taşlı yollardan ilerlemek bir at için zordu. İnsanların saraylara girmesi yasaktı ama zaten bir insanın bu yüksekliğe rahatça çıkması ve rahatça nefes alması zordu. Tanrıça olduğum için havadaki basıncı hissedemiyordum fakat onlar kolaylıkla bunu fark edebilir, boğuluyormuş gibi hissedebilirlerdi. Gözlerimi şehre indirdim. Şehrin üzerindeki korumayı görebiliyordum ve sokaklar aydınlıktı. Bunun şafağın sökmesiyle ilgisi yoktu, halk yaşananlardan haberdardı ve tetikteydi.

💬

Sarayın büyük girişine ulaştığımızda başımı kaldırarak sivri kulelere baktım. Giriş dağın zirvesinde değildi fakat sarayın uzun kuleleri zirveye dek uzanıyordu. Sanki dağın çıkıntılarına uyan bir yapboz parçasıymış gibi dağla birleşmişti. Saray da dağ gibi karanlık ve kasvetli bir havaya sahipti. Kendimi burada yaşarken düşünemiyordum. Siyah taştan duvarları her an üzerime geliyormuş gibi hissederdim.

💬

Lior, duran attan zıplayarak indi. O geri çekilirken ben de ayağımı üzengiye geçirip dizginleri tutarak dikkatlice indim. Lior hiçbir şey söylemeden büyük demir kapıya doğru ilerlerken birkaç saniye öylece arkasından baktım. Üzgün müydü? Onun için üzülmüyordum. Sevinmeliydi, hata yapmasına rağmen ödüllendiriliyordu. Gözlerimi kısarak atımla birlikte onun arkasından ilerledim. Atımı burada yalnız bırakmak istemiyordum.

💬

Demir kapı eski görüntüsüne rağmen gıcırdamadan açıldı. Kapının ardı direkt saraya açılmıyordu, geniş bir bahçe vardı. Atı daha fazla ileri taşımayıp ipini bahçedeki geniş gövdeli ağaçlardan birine bağladım. Atımın başını yavaşça okşadıktan sonra dinlenebilmesi için onu bıraktım. Sarayın asıl kapısı dağla bitişik duruyordu. Lior, çift kanatlı, üst kısmı oval olan ve zırh gibi duran kapının bir kanadını iterek açtı. Sessizdi ama bu sessizliği büyük bir gürültüye dönüşebilirdi.

💬

Onun ardından içeri girerken, “Harrison birazdan gelir,” dedim ama beni duymazlıktan gelip sessizce yürümeye devam etti. Büyük pencerelerden içeri giren ışık sarayı aydınlatmaya yetmiyordu. Meşalelerin hepsi yanıyordu, sönmemiş olmasının sebebi hepsinin tanrı ateşiyle alev almasından kaynaklıydı.

💬

Lior taş merdivenlerden çıkarken bir gölge gibi onu takip ettim. Merdivenlerin kenarına yerleştirilmiş olan meşaleler ikimizin de gölgesini arkaya doğru büyüttü, geniş alanı kaplamasını sağladı. İkinci kata çıktığımızda bu katın daha aydınlık olduğunu fark ettim. Merdivenlerin hemen karşısındaki pencereler doğmak üzere olan güneşin ışığını içeri yansıtıyordu. Hava hâlâ bulutlarla kaplı olsa da güneş kendini göstermeye çalıyordu.

💬

Uzun, dar bir koridor boyunca yürüdük. Koridorda yalnızca dört kapı görebildim. Yürüdüğümüz yolu düşünecek olursak kapıların ardındaki odalar oldukça büyük olmalıydı. Lior bizi koridorun sonundaki bir kapının önüne getirdiğinde durdum, demir kapıya baktım. Elini gömleğinin içine sokup boynuna bir iple astığı anahtarı çıkardı. Anahtarı sertçe çektiğinde ip koptu. Yumruklarımı sıkarak sırtını izledim.

💬

Önümüzdeki demir kapının açılması, kızıl bir ışığın da koridor boyunca uzanmasını sağladı. Kapıyı ardına dek açıp içeri girdi. Bir süre odanın içinde ilerleyip sonra kenara çekildiğinde onu gördüm. Siyah bir mermerin üzerinde yatan bedenine baktım. Bedenin etrafını saran şeffaf korumayı görebiliyordum, titreşiyordu. Lance’in bedeninin bugüne dek ilk günkü gibi kalmasını sağlayan şey bu koruma olmalıydı. Boynundaki kesiği görmek bana kendi boynumdaki kesiği gördüğüm anı hatırlattı. Aynı yerde aynı şekilde bir iz. Şu an benim boynumda o iz yoktu ama Lance’in izi taze görünüyordu.

💬

Lior bana doğru döndüğünde konuşacağını anladım fakat uzun koridorda yankılanan ayak sesi onu durdurdu. Nefretle bakan gözleri benden ayrılıp koridora çevrildi. Onun yüzünün yavaş yavaş bin bir ifadeyle şekillenişini izledim, ardından omzumun üzerinden koridora doğru baktım. Harrison, yanındaki Lance ile birlikte açık duran kapının önünde durup bize baktı. Sonra Lior’un gök gürültüsünü andıran sesini duydum.

💬

“Kardeşim?”

💬

˚⊱🔮⊰˚

💬

Ig: aycannsariahmet
Tiktok: artemisinuykusuu
Ig: aycansariahmetkitaplari

💬

← Önceki Bölüm: 3. YEŞİLBUDAK TÖRENİ
Sonraki Bölüm: 5. PARALEL RUHLAR

“4. CERBERUS ÇEMBERİ” için 6 yorum

  1. [Paragraf: para-171] Oraya mı getirdin neeeeğğğğ ama zaman olarak çok yaşlanıp ölmeleri gerekmiyo muydu ya

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Scroll to Top