5. PARALEL RUHLAR

💬

˚⊱🔮⊰˚

💬

🎧: Ekaterina Shelehova, Mist

💬

˚⊱🔮⊰˚

💬

5. BÖLÜM

💬

“Paralel Ruhlar”

💬

Bir Basilisk tanrısı gözyaşı döküyorsa gökten yağan kızıl yağmur, toprağı kana bular.

💬

Lior, kardeşine donmuş bir ifadeyle bakarken o bir damla gözlerinde asılı kaldı, yanağına düşmedi. Kan yağmuru yağdırıp insanları daha büyük bir paniğe sokmak istemediğinin farkındaydım. Bir adım atmak için ayağını kaldırdı ama isteğinden saniyesinde vazgeçip ayağını geri indirdi. Gördüklerine inanamadığı yüzünden okunuyordu. Harrison, kolundan tuttuğu Lance ile birlikte içeri girdiklerinde onlara baktım. Lance her şeyden habersizdi, korkulu gözlerle bize bakıyordu.

💬

Harrison, Lior’a göz ucuyla baktı. “Konuşma işini sonraya erteleyelim,” dedi temkinli bir sesle. O da Lior’un vereceği tepkilerden emin olamıyordu. “Onu bedenleştirmemiz gerek.”

💬

“Benden ne istiyorsunuz?” diye sordu Lance korkuyla.

💬

“Anlayacaksın, çocuğum,” dedi Harrison onu siyah mermerin üzerinde yatan bedene doğru çekerken. Boştaki elini kaldırıp salladığında ölü bedenin etrafındaki koruma kalktı. Onlar Lior’un yanından geçti fakat Lior onlara bakmadı, hâlâ donmuş bir şekilde ileriye bakıyordu.

💬

Harrison, Lance’e doğru dönüp, “Şimdi senden sadece bu bedene dokunmanı istiyorum,” dedi sakince. “Sonra her şey çözülecek.”

💬

Bir ruhtu ama başka evrende yaşamış olan bir insana aitti. Henüz tanrı olduğunu bilmiyordu, bedenleşmeden de bunu tamamıyla hissedemeyecekti. Bu yüzden şu an korkuyor oluşunu, tüm bunlara anlam verememesini anlıyordum. Başka çaresinin olmadığını bilmenin getirdiği çaresizlikle mermere yaklaştı. Elini mermerin kenarına bastırdığı sırada Lior hızla arkasını döndü ve gözlerini ona dikti.

💬

Lance titreyen elini kaldırıp öylece uzanan ölü bedenine dokunduğunda çakan şimşeğin kudreti sarayın duvarlarını titretti. Önce bedenden hafif bir ışık sızdı, sanki derisinin altında gezinen ateş böcekleri varmış gibi parıldadı. Daha sonra Lance’in ruhu gözlerimizin önünde kayboldu. Ruh, bedenle bütünleşti. Mermerin üzerinde uzanan Lance gözlerini yavaşça araladığında yanımda duran Lior’un omuzlarının sarsıldığını gördüm. Normal şartlarda onu bu şekilde görmek belki bana keyif verebilirdi ama şu an ne hissedeceğimi bilemiyordum.

💬

Lance yavaşça doğrulup oturur pozisyona geçerken avucunu başına vurdu ve acıyla inledi. Diğer evrenle ilgili bir şeyler hatırlayacağını sanmıyordum, bizlerin olduğu gibi onun da o evrende artık yaşayan bir tanıdığı kalmamıştı. Muhtemelen şu an bedenle uyuşmakta zorluk çekiyordu. Biz bedenlerimizden birkaç saat ayrı kalmıştık fakat Lance uzun süredir ölüydü.

💬

Tekrar acı içinde inledikten sonra, “Neredeyim?” diye sordu, sesi pürüzlü çıkmıştı.

💬

Lior öne doğru bir adım atarken, “Nasıl?” diye sordu şaşkınlıkla. “Bu nasıl olur?”

💬

Lance elini başından çekmeden gözlerini yavaşça abisine çevirdi. Ona bakarken bir an duraksar gibi oldu. Eli hızla boynuna kaydığında gözleri irileşti, sonra o irileşen gözlerini bana çevirdi. “Sen!” diye bağırdı bana doğru. Ardından bağırdığı için boğazı acımış olmalı ki yüzünü buruşturdu. “Bana ne yaptın?”

💬

Çatık kaşlarla ona bakarken Harrison hızlı adımlarla yanıma gelip elini dirseğime yerleştirdi. “Sanırım bizim gitme vaktimiz geldi,” diye mırıldandı.

💬

Lior hiddetle bize doğru dönüp, “Hiçbir yere gitmiyorsunuz!” diye bağırdı. Bu Harrison’ın da kaşlarını çatmasına neden oldu. “Bir açıklama yapmadığınız sürece bu saraydan bir adım uzaklaşamazsınız.”

💬

“Ne açıklamasından bahsediyorsun?” diye sorduğum esnada Harrison beni kolumdan çekerek onlardan uzaklaştırdı. “Senin yüzünden ruh göçü yaşamak zorunda kaldım ve aptal kardeşin de bizimle birlikte geri döndü.”

💬

“Morwenna!” diye gürlediğinde sesi sarayda deprem etkisi yarattı. Tavandaki mumlu, yuvarlak, büyük avize sallanmaya başladı.

💬

O bana doğru atıldığında ben de onun üzerine yürümek için hareketlendim fakat Harrison beni daha sıkı tuttu. “Kardeşinle ilgilen ve onu bir süre sakla, Lior. Annen ve diğerlerini buraya göndereceğim. Yeniden haberleşinceye dek bekle,” dedi Harrison ve elini kaldırıp parmağını şıklattı.

💬

En son duyduğum parmak şıklatmasından sonra gözlerimi bir dağ yolunda araladım. Atımın üzerindeydim ve Harrison da hemen yanımdaydı. Bizi Basilisk sarayından uzaklaştırmıştı. Etrafıma bakındığımda uzaklaştırmakla kalmayıp neredeyse kendi sarayıma kadar getirdiğini fark ettim. Yaşlı adam dizginleri sıkıca tutup üzerinde olduğu kahverengi atı hareketlendirdiğinde ben de dizginlerimi sıkıca tuttum.

💬

“Lior’u kardeşiyle bırakmak sence doğru bir hamle miydi?” diye sordum ikilemde kalmış gibi. “Onu öylece kardeşiyle bırakmamalıydık.”

💬

“Emin ol yapacak daha önemli işlerimiz var, tanrıça,” dedi Harrison atıyla yavaşça ilerlerken. “Lior’un dediğimi yapmaktan başka çaresi yok. Lance’in nasıl geri döndüğünü ona anlatsak bile diğerlerine açıklayamayız. Şimdilik elimizden gelen bu. Gidip Lance’in dönmesinin durumu etkileyip etkilemediğini öğrenmemiz gerek.”

💬

Dizginleri yavaşça sallayıp atımı hızlandırırken gökyüzüne baktım. “Bu iş Lance’in dönmesiyle çözülecekmiş gibi görünmüyor, Harrison.”

💬

“Bir hata yaptık, güzel kızım. Yaratıcıları kızdırdık. Bu durumu bir şekilde düzeltmemiz gerekiyor.”

💬

İkimiz de atlarımızı hızlandırıp rüzgârı da arkamıza alarak son sürat ilerledik. Lior denileni yapıp Lance’i saklar mıydı bilmiyordum ama aksini yapacak olursa başka bir karışıklığı daha doğuracaktı. Rüzgâr kesilmiyor, hava resmen uğulduyordu. Gökyüzünde de kademsiz bir görüntü vardı. Sadece Lance’in geri dönüşüyle ilgili bir durum olsaydı bir şeylerin yoluna girmesi ya da en azından yoluna gireceğine dair ipucu vermesi gerekirdi. Hiçbir farklılık yoktu.

💬

Lior’a güvenmiyordum. Arkamızdan neler yapacağı, nelere sebep olacağı meçhuldü. Ölen kardeşinin geri dönüşü onu yeni bir deliliğe de sürükleyebilirdi. Onları öylece bırakmış olmamız içimi kasvetle dolduruyordu. Lance hiçbir şeyi hatırlamıyordu, en son hatırladığı onu öldürmemdi. O da bu durumu sorgulayacaktı ve tıpkı abisi gibi bana cephe alacaktı. Onların karşımda durması beni korkutmazdı fakat böyle bir felaketin ortasındayken bir de onlarla uğraşmak istemiyordum.

💬

Kalkanın etrafında devriye gezen tanrılar bizi gördüklerinde kenara çekildiler. Hızımızı kesmeden korumayı aşıp ormanın içine daldık. Şehirden çıkarken yanımda Lior vardı ve şimdi de Harrison’la dönmüştüm. Bu durum kesinlikle bizi gören tanrılar arasında bir dedikoduya neden olacaktı. Tabii önemli olan onların şahit olması değildi. Quincy de bizi görmüştü. Şu an sarayda dört gözle benim dönmemi beklediğine emindim. Ona nasıl bir açıklama yapacağımı bilmiyordum.

💬

Saraya uzanan mermer yolun başında atlardan indik. Gün doğmak üzereydi. Birkaç saate insanlar uyanacak, tuhaflığın farkına varacaklardı. Bunun için de bir planlama yapılması gerekiyordu. Harrison’la birlikte mermer yolu aşıp saraya girdik. Harrison nereye gideceğini biliyormuş gibi adımlarını sarayın arka kısmında kalan salona yöneltti. Daha doğrusu soy büyüklerinin toplandığı, önemli konuların konuşulduğu o odaya. Arianwen ve bizim soy büyüklerimizin orada olduğuna ben de emindim.

💬

Uzun koridoru aşıp çift kanatlı, büyük, ahşap kapının önünde durduk. Saraydaki diğer kapıların aksine bu kapı ahşaptandı. Soy büyükleri haricinde diğer tanrılar genelde içeri alınmazdı. Harrison kapıya dokunduğunda ahşap kapının iki kanadı da hareketlendi ve iki yana açıldı. Kapının açılmasıyla odanın içindeki sesler kesildi. Uzun, ıhlamur gövdesinden yapılma masanın etrafındaki yüzler bize doğru döndü. Tahmin ettiğim gibi Arianwen ve Basilisk’in soy büyüklerinden birkaçı da buradaydı.

💬

“Arianwen,” dedi Harrison içeriye doğru adımlarken. “Halkınız güvende. Zehirli duman da şehrinizi terk etti.”

💬

Arianwen sandalyesini hızla geriye itip ayaklandı. “Terk etti mi? Yani yok olmadı mı?”

💬

Tüm meraklı bakışlar Harrison’da olsa da babamın gözleri bendeydi. Ona bakamadım.

💬

“Onu yok edebilmemiz için ilk önce ne olduğunu anlamamız gerekir,” dedi Harrison ellerini önünde birleştirirken. “Diğer Bağımsız Tanrılarla birlikte bu konuyla ilgileneceğiz. Siz sarayınıza dönebilirsiniz. Lior kontrol etmek için gitti, şu an sarayda.”

💬

Oğlunun gittiğini duyan Arianwen’in kaşları çatıldı. “Buna sevindim. Böyle bir kargaşanın içinde halkı yalnız bırakmak doğru olmazdı.”

💬

Tanrı Cyril ellerini masaya bastırarak doğruldu ve “O zaman sizi yolcu edelim,” dedi. Bu cümlesi Arianwen’in ona yan yan bakmasına neden oldu ama babam önemsemedi.

💬

Arianwen bize yaklaştığı sırada diğer soy büyükleri de ayaklandı. “Tılsımlarla ilgili herhangi bir gelişme yok mu?” diye sordu. “Kael’ın oğlu geri döndü ve tılsımların ortaya çıkmadığını söyledi.”

💬

Demek ki Quincy onlara rapor vermişti.

💬

“Henüz diğer Bağımsız Tanrılarla toplanıp konuşma şansım olmadı. Birazdan onların yanına gideceğim,” dedi Harrison nazik bir sesle. Arianwen’e bakarken yüzünde tuhaf bir ifade vardı. Sakladığı sır yaşlı kalbine ağır geliyor olmalıydı. “Bir şey bulursak sizleri de haberdar edeceğiz. Sizler de bir şey bulur ya da öğrenirseniz bizleri haberdar edin.”

💬

Arianwen yavaşça başını salladıktan sonra tam arkasında duran tanrılara baktı. “Gidelim.”

💬

Yanımdan geçerken gözleri yüzüme takıldı. Her zamanki iğneleyici bakışlarını attıktan sonra odadan çıktı. Babam diğerlerine başıyla işaret verdiğinde soy büyüklerimiz onları yolcu etmek için arkalarından gittiler. Şimdi odada sadece babam, ben ve Harrison kalmıştık. Annem burada değildi. Muhtemelen odasındaydı ve yaşanılanlar yüzünden panik içerisindeydi.

💬

“Hallettiniz mi?” diye sordu babam tekrar tahtı andıran sandalyesine otururken.

💬

Harrison masaya yaklaştı. “O geri döndü fakat henüz bir gelişme olmadı.”

💬

“Yalnızca onun geri dönmesi yeterli değil,” dedi babam gaddar bir ifadeyle. “Kızın da ortadan kaldırılması gerek.”

💬

İkizimden bahsederken yüzünü buruşturmuştu.

💬

“O konuda emin değilim, Cyril,” dedi yaşlı tanrı elini masaya bastırıp. “Bunun Morwenna’yı etkileyip etkilemeyeceğini bilmiyoruz. Şu an böyle bir riske girmek doğru olmayabilir.”

💬

Tanrı Cyril kaşlarını çattı. “O kız bizim evrenimize ait değil. Burada olduğu sürece daha büyük bir riske girmiş olacağız.”

💬

Harrison’ın itiraz etmek için dudaklarını araladığını görünce, “Boşuna kendini yorma, Harrison,” diyerek araya girdim. “Tanrı Cyril için benim bundan nasıl etkileneceğimin bir önemi yok.” Babamın gözleri bana dönse de Harrison’a bakmaya devam ettim. “Sen görüşmelerini yaptıktan sonra birlikte bu işi halledelim, uzatmanın anlamı yok.”

💬

Onlara sırtımı dönüp odadan çıktım. Nasılsa söylediklerimi reddetmeyecek, aksi cümleler kurmayacaktı. Daha fazla onu dinlememe, gözlerine bakmama gerek yoktu. Harrison da dahil olmak üzere herkes söylediklerimin doğru olduğunun farkındaydı. Belli bir döneme kadar bu benim için onur kırıcıydı, hayal kırıklığıydı ama gerçekler göz ardı edilemediğinde kabullenmeye başlıyordun.

💬

Ana girişe ulaştığımda yemek salonundan çıkan Quincy ile karşılaştım. Beni gördüğünde adımlarını bana doğru çevirdi. Gözlerindeki sorguyu, yüzündeki sert ifadeyi görebiliyordum ve sebebini biliyordum. Adımlarımı yavaşlatsam da tamamen durmadım ve sarayın büyük kapısına ilerledim. Bu işten sıyrılmanın en kolay yolu ona her şeyi anlatmaktı. Nasılsa bir gün herkes öğrenmiş olacaktı. Lance’in geri dönüşünden sonra yaşananları saklamak imkânsızdı. Saklamak daha farklı dedikodulara, düşüncelere ve söylentilere neden olurdu.

💬

Quincy yanıma geldiğinde birlikte saraydan çıktık. Benden bir açıklama beklediğini bildiğimde konuya ilk giren ben oldum. “Sana her şeyi anlatacağım,” dediğimde kaşları çatıldı ve tüm dikkatini bana verdi. Mermer yolda yavaş adımlarla yürürken görüyü gördüğüm andan itibaren yaşanan her şeyi ona anlatmaya başladım.

💬

Sessizce beni dinlese de yüzündeki değişen ifadelerden yaşadığı dehşeti görebiliyordum. Bazen adımları durdu, bazen şaşkınca yüzüme bakakaldı, bazense öfkeyle soludu. Ben ise olanları umursamaz bir tavırla anlatıyordum çünkü sürekli aynı şeyleri düşünmek, konuşmak ve birilerine anlatmak artık beni yormuştu.

💬

“Bu yüzden Lance’in geri dönmesi için Basilisk sarayına gittik,” dedim mermer yolun sonuna vardığımızda. “Tılsımlara bir etkisi olup olmadığını görmemiz gerekiyordu.”

💬

Quincy durup bana doğru döndü. “O gün tuhaf davranmanın sebebi buydu,” dedi farkındalık kazanmış gibi. Gözlerini öfkeyle yumup geri açtı. “Lior’u öldüreceğim.”

💬

Gözlerimi devirip, “Sıraya girmen gerekiyor,” diye söylendim. “Şu an yaşanılanlara şaşıracak, onları düşünecek zaman değil. Bir şeye sebep olduk ama neye sebep olduğumuzu bile bilmiyoruz. Bir an önce ne olduğunu çözemezsek hepimiz için felaket olacak.”

💬

Quincy çenesini ovalarken, “Aslında aklıma bir şey geliyor ama ne kadar işe yarar bilmiyorum,” dediğinde ona yaklaştım.

💬

“Aklına gelen ne? Her fikri değerlendirmeliyiz.”

💬

“Yaratıcı Tanrılarla iletişime geçmeye çalışsak?” dedi sorar gibi. “Belki bize bir yanıt verirler ve ne olduğunu anlayabiliriz.”

💬

Umutsuzca omuzlarım çöktü. “Olanlardan dolayı bize öfkelilerdir. Hem onlarla normalde bile iletişime geçmek çok zordur. Bize öfkelilerken hiçbir dönüş alamayız.”

💬

“Denemeden bilemeyiz ki Morwenna,” dedi Quincy ve elimi ellerinin arasına aldı. “Görünen o ki bu sadece Lance ile ilgili bir durum değil.”

💬

“Diğerlerine haber vermeden böyle bir şeye kalkışmak doğru olmaz. Bir kez daha benim yüzümden sorun yaşansın istemem,” dediğimde Quincy bu söylediğimi reddeder gibi başını iki yana salladı.

💬

“Geri dönmek istemenin bir sebebi vardı,” dedi beni buna ikna etme isteğiyle. “Sana böyle bir güç verilmişken hata yaptığın bir kısım olduğunu düşünmüyorum. Bunu öğrenmeliyiz.”

💬

İkilemde kalarak onun su yeşili gözlerine baktım. “Ne yapacağız?”

💬

“Ormandaki ıhlamur ağacının özel olduğunu biliyorsun. Belki orada olursak ve içten dileklerimizle bize ulaşmalarını istersek bizi görmezlikten gelmezler.”

💬

Başımı yavaşça sallarken, “Tamam, deneyelim,” dediğimde gülümsedi. Elimi bıraktı fakat bu kez elini belime bastırarak beni ormana yönlendirdi.

💬

Ormana doğru yürürken hâlâ kararımızı sorguluyordum. Biz tanrılar ve güçlerimiz bile yıkıcı olabilecekken Yaratıcı Tanrıların sahip olduğu her şey yıkıcı, yakıcıydı. Uzun zaman önce kısa süreliğine de olsa onlarla iletişim kurabilen tanrıların olduğunu duymuştum. Yine de haklarında kesin ve net bilgiler olmayan Yaratıcı Tanrılar, beni korkutuyordu. Her şeyi daha da batırmak istemiyordum. Babamdan ya da diğer soy büyüklerinden yiyebileceğim azarlar, sözler beni korkutmasa da mevcut fırtınayı büyütmekten korkuyordum.

💬

Sessizce ormanın derinliklerine indik. Orman oldukça büyüktü ve tam ortasında bulunan büyük ıhlamur ağacına ulaşmak biraz zamanımızı almıştı. Diğer ağaçlardan daha uzun ve büyük olan ıhlamur ağacına yaklaşırken yaydığı güzel kokuyu derin bir nefesle içime çektim. Ellerimi önümde birleştirip parmaklarımı sıktım. Ihlamur ağacının diğerlerinden farklı olduğu, yaprakların arasındaki sarı tomurcuklarından etrafa yayılan altın parıltılardan bile belliydi. Yaklaştıkça enerjisi daha net hissediliyordu.

💬

Ihlamur ağacının önüne ulaştığımızda ikimiz de aynı anda dizlerimizin üzerine çöktük. Bundan sonrası sessizce durmak, onlara ulaşabilmek için enerjiye odaklanmaktı. Yaratıcı Tanrılarla iletişime geçmek için ıhlamur ağacına gelmek şart değildi. Biz sadece enerjisinden faydalanabileceğimizi, bu enerjinin bize yol gösterebileceğini düşünmüştük. Quincy’yle birbirimize kısa bir bakış attıktan sonra önümüze döndük ve gözlerimizi yumduk.

💬

Ellerimi kucağıma koydum, tatlı ve huzur veren kokuyu daha istekli bir şekilde solumaya başladım. İçimdeki o tanrı enerjisi, ağacın enerjisini hissettikçe titreşiyordu. Ne yapmam, ne düşünmem gerektiğini bilmesem de ne istediğimi biliyordum. Ağacın yaydığı kutsal enerjiyi bedenime kabul ederken isteğime odaklanmaya çalıştım.

💬

“Yaratıcı Tanrılarımız,” diye fısıldadım içimden. “Ben Tanrıça Morwenna.” Kucağımdaki ellerimi sıkarken kendi enerjim içimde dalgalandı. “Bizleri gördüğünüzü, her an izlediğinizi biliyorum. Yardımınıza ihtiyacımız var.” Kapalı göz kapaklarımın ardında parıldayan ışıklar vardı, sanki ağacın enerjisi gözlerim kapalıyken renkleniyordu. “Soylarımızı ve halkımızı koruyabilmek için rehberliğinize ihtiyacımız var.“

💬

Zihnim sahip olduğum tüm düşüncelerden sıyrıldı. Bir boşlukta süzülüyormuş gibi hissettim. Bulutların arasında çıplak bir şekilde süzülüyormuş, enerjim beyaz bir yılan gibi çıplak bedenime dolanıyormuş, hafifliyormuşum gibi. Tüm o sessizliğin içinde ıhlamur ağacının dallarının rüzgârla beraber sallanırken çıkardığı sesi duydum. Bu ses bir melodi gibi beni sardı. Huzur yavaş yavaş içime dolduğunda gülümsemek istedim.

💬

Bu süreçte onlara seslenmeye, dilekler dilemeye devam ettim. Sonra o huzurlu his kaybolmaya, huzurun yerini balçık gibi bir huzursuzluk kaplamaya başladı. Duraksadım ama dikkatimin dağılmaması için enerjime odaklandım. İşe yaramadı. Huzursuzluk içimdeki bataklığı büyüttü, bataklığın içine çekildiğimi hissettim. Kaşlarım çatılırken kucağımdaki elim hızla göğsüme uzandı ve gözlerim bir anda açıldı.

💬

Girdiğim evin içinden kovulmuş, kapı dışarı edilmiştim.

💬

Başımı Quincy’ye doğru çevirdiğimde onun da göğsünü tuttuğunu, bana baktığını gördüm. “Bu da neydi?” diye sordu bana şaşkınlıkla.

💬

Ağlamak üzereymiş gibi hissettim. Elimi yere bastırıp zorlukla ayaklanırken, “İşe yaramadı,” diye mırıldandım. “Gidelim buradan.”

💬

Bir şey söylemesini istemiyordum. Neden şu an böyle hissettiğime anlam veremiyordum. Reddedilmiştim. Bu reddediliş nasıl babamın sözlerinden daha ağır hissettirebilirdi?

💬

“Morwenna?“

💬

Elimi yeniden göğsüme bastırıp sırtımı ağaca dönmüşken adımı duyunca, “Efendim?” dedim ve omzumun üzerinden Quincy’ye baktım.

💬

Quincy kaşlarını çattı. “Sana seslenmedim.”

💬

“Baksana,” dedim bedenimi ona doğru çevirip. “Sen saraya dön. Ben de hemen geleceğim.”

💬

“Sen ne yapacaksın?”

💬

“Küçük bir işim var,” demekle yetindim. Tereddütle baktığını görünce kaşlarımı çattım. “Lütfen.”

💬

“Pekâlâ,” dese de o tereddütlü ifadesi kaybolmadı.

💬

Bir süre Quincy uzaklaşana kadar bekledim, bekledim çünkü gözden kaybolana dek arasına bakıp durmuştu. Onun gittiğinden emin olunca da yüzümü ıhlamur ağacına doğru döndüm. Artık emindim, biri bana sesleniyordu ve bu ne çevremdekilerden biriydi ne de benim hayal ürünümdü. Ellerimi önümde birleştirip birbirine sürterken gözlerimi etrafta gezdirdim, görünürde kimse yoktu.

💬

Anlamsızca, “Kimsin?” diye sordum. Başka ne söyleyeceğimi ya da soracağımı bilemedim. Gözlerimi ıhlamur ağacının yaşlı gövdesine diktim. “Delirmedim. Biri bana sesleniyor.”

💬

O ses yeniden, “Morwenna,” dedi ve ılık bir rüzgâr ayak bileklerimden yukarı doğru döne döne esti. “Dinle beni.”

💬

Farklı bir söz duymak beni irkiltse de yerimden kıpırdayamadım. O rüzgâr hâlâ bedenimin etrafında dolanıyordu ve beni olduğum yere sabitlemiş gibiydi. Kekelememeye çalışarak, “Kimsin sen?” diye sordum yeniden. “Bana bir şey mi söylemek istiyorsun?”

💬

“Dinle beni,” dedi tekrar, sonra bedenimde gezinen o ılık rüzgâr hırçınlaştı. “Ne olursa olsun ölmesine izin verme.”

💬

Gözlerimi kırpıştırarak etrafıma bakınırken, “Kimin?” diye sordum sessizce. “Kimin ölmesine izin vermemeliyim?”

💬

Hırçınlaşan rüzgâr saçlarımı uçuşturarak gökyüzüne yükselirken, “Ölmesine izin verme,” dedi nahif ses. Sanki bu son sözleriymiş gibi rüzgâr da o uğultu da anında yok oldu.

💬

“Kimin?” Yükselttiğim sesim ormanda yankılandı. “Lütfen cevap ver!”

💬

Ona seslenmeye, bir cevap alabilmek için konuşmaya devam etmek istedim fakat bedenimin çözülmesi de artık o sesin kaynağının ortadan kaybolduğunu belli ediyordu. Omuzlarım çökerken gözlerimi yumdum, ardından derin bir nefes aldım. Her şey bir bilmeceye dönüşmüşken yeni bir bilmecenin daha ortaya çıkması hiç iyi olmamıştı. Kimin ölmesine izin vermemem gerekiyordu? Ya da bana bunları söyleyen, iyi niyetli biri miydi?

💬

Parmaklarımla kaşlarımın ortasını ovarken sırtımı ağaca dönüp yürümeye başladım. Şu an en önemli olan şey tılsımlardı, onları bulamazsak felaketten de kaçamazdık. Fakat gördüğüm o savaş görüsü umudumu köreltmişti. Tılsımları bulamayacak mıydık? Yorgun adımlarla ormandan çıkıp saraya doğru ilerledim. Tılsımlar olmazsa ne soyumuzu ne de halkımızı koruyabilirdik. Hiçbir şey bilmiyorken de her adımımız boş bir arayış gibi geliyordu.

💬

Mermer yolun başında durdum, gözlerimi gölün etrafında, insanların yaşadığı şehirde gezdirdim. Sabah olmuştu, insanlar evlerinden çıkmaya başlamıştı ve sokaklarda gezinen tanrılara garip bakışlar atıyorlardı. Normalde de tanrılar insanların arasında dolanırdı, bu tuhaf bir durum değildi ama tanrıların gerginliği ve bir asker gibi tetikte dolanmaları dikkat çekiyordu. Ki çoktan bazı insanların evrendeki garipliği de fark ettiklerini düşünüyordum.

💬

Bir tanrı mermer yolda koşarak bana gelirken çökmüş omuzlarımı dikleştirdim. Yanıma ulaştığında, “Tanrı Cyril büyük salonda sizi bekliyor,” dediğinde yavaşça başımı salladım. “Arkadaşlarınızı da bulmamı söyledi.”

💬

Kaşlarım çatılırken, “Tamam ama onlara babamın çağırdığını değil, benim çağırdığımı söyle,” dediğimde duraksadı. “Herkes yeterince gergin, daha fazla gerilmesinler.”

💬

Hızla başını sallayıp yine koşar adımlarla yanımdan uzaklaştığında ben de mermer yolda adımladım. Bizi bir araya toplamasının tek bir nedeni olabilirdi, o da o gün yaşananlardı. Yine de neden onları çağırma ihtiyacı duyduğunu anlayamadım. Sonuçta daha önemli konular vardı, olup bitmiş bir şeyi bu kadar irdelemesi bana mantıksız gelmişti ama yine de Tanrı Cyril’ı düşünce fazla sorgulayamıyordum.

💬

Saraya girdiğimde adımlarımı direkt genelde toplandığımız o büyük salona çevirdim. Salonda beklediğimin aksine kimse yoktu, sadece babam vardı. Tavana dek uzanan büyük camın önünde durmuş gölü izliyordu. Ona yaklaştığımın farkında olsa da dönüp bana bakmadı. Gün doğmuştu, gökyüzü hâlâ aynı şekilde tuhaf bulutlarla kaplıydı ve tılsımlar ortaya çıkmamıştı. Tüm bunları düşününce onun ne kadar gergin olabileceğini anlayabiliyordum.

💬

Yavaş hareketler bana doğru döndüğünde gözlerim onda olduğundan göz göze geldik. Bir elinde mavi, camdan bir küre vardı. O küreyi parmaklarının arasında çeviriyor, avucunda sıkıyor, öfkesini dindirebileceği bir aletmiş gibi onunla oynuyordu. Sessizce geçen onca dakika boyunca gözlerini benden ayırmadı, herhangi bir harekette de bulunmadı; öylece durup birbirimize baktık. Bana bakarken ne düşünüyordu? Ona dokunmak, aklından geçenleri görmek istedim. Ara sıra gelen bu isteğimi bastırmak zor olmuyordu çünkü her defasında göreceklerimden korkup o düşünceden uzaklaşıyordum.

💬

En sonunda susmaktan vazgeçip, “Orada söylediğim şey,” dedi ama cümlesine devam edemedi, bu kez de arkadaşlarımın salona girmesiyle sessizliğe gömüldü. Kimse gelmemiş olsaydı bana ne söyleyecekti? Orada söylediğim şey demişti, benim ölmeme olan isteğinden mi bahsedecekti?

💬

Gözlerini yüzümden ayırıp arkadaşlarıma baktı ve “Yaklaşın,” dedi. Arkadaşlarım yanıma gelirken onlardan yayılan tuhaf enerji, bedenlerinden önce yanıma ulaştı. Tek sıra halinde yan yana dizildiğimizde onlara baktım, hepsinin yorgun bakışları endişeyle parıldıyordu.

💬

“Olanlar hakkında mı konuşacağız?” diye sordum gözlerimi babama çevirip.

💬

Tanrı Cyril elini öne uzattığında gözlerim kısıldı. İlk başta ne yaptığını anlayamasam da “Bir süre böyle kalacaksınız,” demesiyle gözlerim hızla arkadaşlarıma çevrildi. Altısının da elleri önündeydi, bilekleri siyah bir halkayla birbirine tutturulmuştu ve şaşkın bakışları babamdaydı.

💬

Babamın yaptığı şeyle şaşkınca, “Onların ne suçu var?” diye yükseldiğimde bomboş bakan mavi gözlerinin hedefi oldum.

💬

“Kızımı tanıyorum,” dediğinde dişlerimi sıktım. “Sen ikiz konusunu halledene kadar gözümün önünde olacaklar. Unutma ki bu işi halletmezsen, hepimiz gibi onların da başı yanacak.”

💬

Ona doğru birkaç adım atarken, “Beni bu şekilde tehdit etmene gerek yoktu!” diye bağırdığımda gözlerini kıstı. “Ne yapacaksın? Onu ortadan kaldırmazsam bunun cezasını arkadaşlarıma mı keseceksin?”

💬

“Kimin karşısında olduğunu, kiminle konuştuğunu unutuyorsun.”

💬

“Unutuyor muyum?” Onun birkaç metre önünde durup gözlerine baktığımda göğsüme soğuk bir his yayıldı. “Hayır, unutmuyorum çünkü sen unutmamam için elinden gelen her şeyi yapıyorsun.”

💬

Birkaç saniye sessizce yüzüme baktıktan sonra, “İşi erteleme, Harrison kızı Oldex Vadisi’ne getirecek,” derken ses tonu bir köleye emir verir gibi donuktu. “Kimse görmeden, sorgulamadan halledin.”

💬

Ellerimi yumruk yapıp sıktım. “Neden sen yapmıyorsun?”

💬

“Bu pisliği bulaştıran ben değilim,” dedi ve sırtını döndü. “Hallet ve zaman kaybetmeden geri dön.”

💬

“Sen,” dedim ama devam edemeden Lea, “Morwenna,” diyerek bana seslendi. Omzumun üzerinden ona baktım. “Bizim için sorun değil fakat yapılması gereken bir şey varsa bunu yapmalısın.”

💬

İkiz konusundan haberleri yoktu, zihinlerinden her şey silinmişti. Duane de ona katılarak, “Bir yanlışa sebep olmuşuz demek ki, düzeltmeliyiz,” dediğinde gözlerim kısıldı.

💬

Biri kulağıma, “Lance’i evren düzeni için gözden çıkarmamış mıydın, Morwenna? Şimdi seni durduran şey ne?” diye fısıldadığında sertçe yutkundum. Bu fısıltı, kılavuzu mantık olan yanıma aitti.

💬

Omuzlarımı dikleştirip, “Üzerimi değiştirdikten sonra gideceğim,” dedim kararlı bir tavırla. “Döndüğümde arkadaşlarımı aynı şekilde bulmak istiyorum.”

💬

Arkamda kalan altılıya kısa bir bakış attıktan sonra hızlı adımlarla salondan çıktım. Reenkarne aşamasında neler olmuştu hatırlamıyordum, unutmuş olmam normaldi. Bu yüzden ikizime karşı hissettiğim bir duygu da yoktu. Beni tereddüde düşüren tek şey onu ortadan kaldırmanın bize ne gibi getirileri olacağını bilmememizdi. Bana benziyor muydu? Adı neydi? Beni gördüğünde nasıl davranacağını merak ediyordum.

💬

Odaya döndüğümde içeride yalnız olduğumu sansam da banyodan gelen su sesiyle yalnız olmadığımı anlamam uzun sürmedi. Quincy’ye görünmeden gitmem daha iyiydi, şu an birileri tarafından sorgulanmak istemiyordum, ki ona çoğu şeyi de anlatmıştım. Muhtemelen bir görev için gideceğimi söylersem benimle gelmek isterdi ve şu an yanımda birileri olsun istemiyordum, onu da daha fazla bu işin içine sokamazdım.

💬

Giydiğim beyaz, straplez elbise uzundu, kumaşı kalın ipektendi. Göğüs kısmından omuzlarıma ve boynuma doğru uzanan, boynumun etrafına dolanan altından bir aksesuarı da vardı. Bunun haricinde elbisenin kendisi sadeydi. Yaka ve kol kısımları kürkten beyaz pelerinimi giymeden önce dağılmış saçlarımı taradım, tepeden sıkı bir atkuyruğu yaptığımda kıvırcık, uzun saçlarım sırtıma döküldü. Ben pelerini giymiş yaka kısmındaki elmastan iki düğmeyi iliklerken Quincy beline sardığı lacivert havlusuyla banyodan çıktı.

💬

Beni görmeyi, özellikle hazırlanmış bir şekilde bulmayı beklemediğinden birkaç saniye şaşkınca bana baktı. Bense gözlerimi saniyesinde ondan ayırmış, pelerinimin kollarını düzeltme gayretine tutulmuştum. Quincy bana yaklaşırken, “Bir yere mi gidiyorsun?” diye sorunca başımı hareket ettirmeden gözlerimi kaldırarak ona baktım.

💬

“Küçük bir işim var, halledip hemen döneceğim,” dedim ve eğilip çekmecelerden birini açtım. Ben çekmeceden aldığım beyaz, uzun eldivenleri parmaklarımdan geçirirken gözlerini üzerimden ayırmadı.

💬

“Seninle gelmemi ister misin, Wenna?”

💬

Başımı iki yana sallarken eldivenleri pelerinimin geniş kolundan içeri sokup dirseklerime kadar çektim. “Sana burada daha çok ihtiyaçları var. Hem benim de işim uzun sürmeyecek.”

💬

İşim bittikten sonra kapıya doğru hızla yürüdüm. Yeterince vakit kaybetmiştim. Ben odadan çıkarken Quincy’nin de başka bir şey söylememesi işime gelmişti. Elbisemin eteklerini avuçlarımda toplayıp dikkatli ama hızlı adımlarla merdivenlerden indim. Babamın sesini duyabiliyordum, gerçi bağırarak konuştuğu için sarayda yankılanan sesini duymamak imkânsızdı. Merdivenlerin sonuna ulaşacağım sırada bakışları bana döndüğünde adımlarım yavaşladı.

💬

Kaşlarını çatıp, “Sen hâlâ burada mısın?” diye sorduktan sonra kolunu kaldırdı. Ben dudaklarımı aralayıp ona bir cevap vermeden kaldırdığı elini salladığında kaşlarım çatıldı. “Hızlı ol.”

💬

“Sen beni durdurana kadar gayet hızlıydım,” dedim kaba bir tavırla. Cevabım bedenini tamamen benim olduğum yöne çevirmesine neden olsa da onunla yeniden tartışmaya tutulmak istemediğimden kalan merdivenleri hızla inip saraydan ayrıldım.

💬

Atım mermer yolun sonunda, göl kenarında duruyordu. Muhtemelen onu getirten babamdı. Mermer yolu hızla aşarken pelerinimin etekleri mermerde yılan gibi sürtünerek ilerliyor, sert ve hızlı adımlarım üzerinde olduğum gölün suyunu dalgalandırıyordu. Neden Harrison gelip beni almamıştı? Onu da alıp gelmesi zaman açısından bize avantaj sağlardı. Durum o kadar karmaşık bir hâl almıştı ki artık yaşadığımız şeyleri kimlerin bildiğini bile bilmiyordum. Belki de Harrison konuyu diğer Bağımsız Tanrılarla konuşmuştu, bununla ilgileniyordu.

💬

Atın boynunu okşadıktan sonra ayağımı üzengiye koyup bedenimi havalandırdım ve hızla atın üzerindeki yerimi aldım. Dizginleri elime alıp zaman kaybetmeden yola koyuldum. Oldex Vadisi uzak bir yerde değildi, en fazla yirmi dakikaya orada olurdum. O vadiyi seçmelerinin nedeni daha sakin, gözden uzak bir yer olmasıyla alakalı olabilirdi. Babam her şeyin farkındaydı. Şu an yaşananları diğer soyların da öğrenmesi demek, bütün okların üzerime çevrilmesi demekti. Elbette bir şekilde herkes öğrenecekti ama ne kadar geç olursa bizim için o kadar önemliydi. Belki de o kız bu evrenden silindiğinde kimsenin bir şeyleri öğrenmesine gerek kalmadan her şey düzelirdi.

💬

Düzelir miydi?

💬

Dört nala koşan atımla koruma duvarını aştığımız sırada gözlerimi gökyüzüne çevirdim. Güneş neredeydi? Yeniden gökyüzünü saran koyu mor bulutlar her şeyi ardına saklamıştı. Bulutları düşündüm. Dünden bugüne yoğunlaşan bulutlarda bir patlama gerçekleşirse yağacak olan yağmur yeryüzünü mahşer alanına çevirmez miydi? Bunu hayal bile etmek istemiyordum. Bulutlara yüklenen o huzursuz enerjiyi hissedebilmek için tanrı olmaya gerek yoktu, normal bir insan da bunu anlayabilirdi.

💬

Yolculuğumun onuncu dakikasında aklıma düşen isimlerle yüzümü buruşturdum. O aptal kardeşlerin şu an ne yaptığını, saraylarındaki atmosferi merak ediyordum. Yeterince derdimiz varken bir de onlarla uğraşmak istemiyordum. Lance’in yüzünü gördüğümde midem ne kadar bulanıyorsa abisini, yani Lior’u gördüğümde de o kadar bulanıyordu. Birkaç gündür onların varlığına yeterince maruz kalmıştım. Eminim ki kardeşinin geri dönmesi onu durdurmayacak, yine her fırsatta o manipülatif kişiliğiyle karşıma dikilecekti. Lior, dikenli bir bumeranga benziyordu.

💬

Rüzgârın uğultusunun çöktüğü vadiye ulaştığımda atı yavaşlattım. Vadideki çiçekler de kuvvetli rüzgârın gazabına uğramış, boyunlarını bükmüşlerdi. Bu görüntüyü izlerken içim ezildi, baharı büyük bir umutla beklerken böyle manzaralarla karşılaşacağımızı, beklenmedik olaylar yaşayacağımızı hiçbirimiz tahmin edemezdik. Halkımız ne durumdaydı? Döndüğümde her sokağı tek tek gezmeli, insanları bir de kendim kontrol etmeliydim. Onları şu an göremesem bile korkularını hissedebiliyordum. Korkarak yaşamalarını istemiyordum.

💬

Nehre doğru ilerlerken gözlerim nehrin kenarında duran iki bedene kilitlendi, ikisinin de sırtı bana dönüktü. Onun saçları benimkinin aksine sarı mıydı? Harrison’ın yanındaki duruşumu anımsadığımda boyu da hemen hemen benimle aynı olmalıydı. Onu bir an önce görmek için tuhaf bir arzuyla kuşatıldığımda atı hızlandırdım ve sesleri duyan ikili yavaşça bana doğru döndü. Uzun, kıvırcık saçları rüzgârla geriye doğru savrulduğunda ve yüzünü gördüğümde sıkıca tuttuğum ipleri aniden geri çektim, atım bu ani hareketimle bocalayıp şaha kalktığında bedenim arkaya doğru meyletti.

💬

At ağır çekim hareketlerle dört ayağının üzerine inerken gözlerimi onun yüzünden ayırmadım. Mor bulutların arasında ilerleyen şimşek gür bir sesle patladı ve bulutları daha açık bir mora boyadı. Aramızda yalnızca on metre kadar bir mesafe vardı. Benim yüzümün bir kopyası olan yüzünde öyle bir ifade vardı ki atın gövdesine yaslı duran bacaklarım titredi. Nasıl bu kadar ben olabilirdi? Neden bana öyle bakıyordu, beni hatırlıyor muydu? Onu hatırlayamıyordum ama kalbimde oluşan sızı göğsüme yayılmaya başladı.

💬

“Wenna,” dedi fısıltıyla, rüzgâr onun fısıltısını benim kulaklarıma kadar taşıdı. “Sen… Nasıl?”

💬

Gözlerimi çimlere indirip anlamsızca titreyen bacaklarımla attan inmeye çalıştığım sırada, “Seni hatırlıyor,” dedi Harrison.

💬

Ayaklarımı sağlam bir şekilde yere bastıktan sonra başımı kaldırarak gözlerimi bir kopyam olan yüzüne diktim. “Ama ben onu hatırlamıyorum.”

💬

Onlara doğru yavaş adımlarla yürüyordum fakat sanki yer ayaklarımın altında sarsılıyordu. Üzerindeki şaşkınlığı geri plana atıp aniden bana doğru koşmaya başladığında duraksadım, adımlarım durdu. Bedeni öyle sert bir şekilde bedenime çarptı ki geriye doğru sendeledim. Kollarını sıkıca boynuma sardığında gözlerim şaşkınlıkla irileşti, Harrison’la göz göze geldim.

💬

“Neredeyim, neden buradayım bilmiyorum,” dedi hıçkırıklarının arasından. Beni mümkünmüş gibi daha sıkı sardığında nefes alamadığımı hissettim. “Şu an umurumda değil. Seni çok özledim.”

💬

Bedenim kasılırken kaşlarımı çatıp, “Ben,” dedim ama cümleme devam edemedim. Sıkıca boynuma sarılmış hıçkırarak ağlarken bir an ne yapacağımı bilemedim. Göğsüme yayıldığını hissettiğim o sızı tüm bedenimi kapladı, buna anlam veremiyordum.

💬

Burnunu çekerken, “Seni çok özledim,” dedi tekrardan.

💬

İki yanımda duran ellerimi yumruk yapıp sıktım. Harrison bana bakarken başını yavaşça iki yana salladı, yaşlı yüzünde garip bir ifade vardı. Elimi aniden onun koluna koyup kendimden uzaklaştırdığımda afallamış bir yüzle bana baktı. Ağladığı için beyaz teni kızarmıştı, kıvırcık sarı saçları rüzgâr yüzünden dağınık duruyordu. Üzerinde kahverengi, eskimiş kumaşa sahip bir pelerin vardı. Bunu ona Harrison vermiş olmalıydı.

💬

“Adın ne?” diye sordum içimdeki meraka yenik düşerek.

💬

Elinin tersiyle çenesinde biriken gözyaşlarını silip, “Adım mı?” diye sordu. Bir süre hiçbir ifade barındırmayan yüzüme anlamsızca baktı. “Rowena.”

💬

Başımı yavaşça sallarken, “Rowena,” diye fısıldadım. İsmini duymak sertçe yutkunmama neden oldu. “Ben senin sandığın o kişi değilim, Rowena.” Cümlem ona bir adım geri attırdı. “Ben özlediğin o kişi değilim.”

💬

“Sensin,” dedi söylediklerimi reddederek. “Sensin. Sen olmasan hissederdim.”

💬

Gardımın düştüğünü fark etmek beni öfkelendirirken kaşlarımı çattım. “Hayır, değilim,” dedim inatla. “Hayatınıza bazı sebeplerden dolayı dahil oldum ama senin özlediğin Morwenna öldü, ben o değilim.”

💬

Harrison yanımıza gelirken, “Her şeyi anlattım ama inanmıyor,” dedi bıkkın bir sesle.

💬

Rowena’nın gözlerine bakıp, “İnanmasına da gerek yok,” dedim. “Nasılsa gidecek.”

💬

Aniden, “Sen osun!” diye bağırınca gözlerim kısıldı. “Sen benim ikizimsin, Morwenna’sın! Neler yaşadığımızı biliyor musun?”

💬

Yeniden, “Değilim,” dedim, sonra gözlerim konuşurken hareket eden, pelerinin içinden çıkan kollarına kayınca durdum. Gözlerim irileşirken hızla ona doğru atılıp bileğini tuttum ve onu kendime çektim. “Bunlar da ne?”

💬

Rowena duraksadı, bakışlarını tuttuğum koluna indirdi. Harrison bize yaklaşırken donmuş bir ifadeyle onun koluna bakmaya devam ediyordum. Bileğinin iç kısmında bir geyik boynuzu vardı, dövme gibi görünüyordu fakat mürekkep siyah değil beyazdı. Asıl şaşırtıcı olan bu değildi. Bileğini yavaşça çevirip kolunun ön tarafına baktığımda orada bir Basilisk dövmesi olduğunu da görmüştüm. Ve Basilisk’in biraz üstünde de mantar figürü vardı.

💬

“Bunlar ne?” diye sordum tekrardan. Hızla elim pelerinin ön kısmındaki ipe gitti, ipi çözüp pelerinini çekerek bedeninden ayırdım.

💬

Harrison diğer koluna dokunarak, “Tılsımlar,” diye mırıldanınca delirmiş gibi bakan gözlerim diğer koluna kaydı, orada da dövmeler olduğunu gördüm. Kaybolan tılsımları simgeleyen dövmeler. “Bu daha önce de var mıydı?”

💬

Rowena hiçbir şey anlamamış gibi bize bakarken, “Hayır, ben de ilk kez görüyorum,” dedi, o da dehşet dolu bir ifadeyle kendi kollarına bakıyordu. “Ne ki bunlar?”

💬

Aynı anda Harrison ile birbirimize baktık.

💬

“Bunun bir anlamı var mı, Harrison?”

💬

“Bilmiyorum, Morwenna. Yaşlı beynim sanırım işlevini kaybetti.”

💬

Parmağımı kolundaki beyaz geyik boynuzu dövmesine sürttüğümde dövmeyi oluşturan çizgiler parıldayınca dudaklarım aralandı. Tılsımlar ortadan kaybolmuştu, başka evrendeki ikizim buradaydı ve düzen için onu yok etmeliydim. Peki bu tılsım sembollerinin onun teninde ne işi vardı ve neden ben dokunduğumda kendi soyumun dövmesi parıldamıştı? Diğer dövmelere de dokundum fakat aynı şekilde parıldamadı.

💬

“Sanırım gerçekten onun yok edilmesi gerekiyor,” diye mırıldandığımda Rowena’nın kolu bile avucumda kasılmıştı. “Belki de bu anlama geliyordur, o yok olunca tılsımlar da geri gelecektir.”

💬

“Ya öyle değilse, Morwenna?” Harrison’ın sorusuyla ona baktım. “Ya onu öldürmemen gerekiyorsa?”

💬

Öldürmemem gerekiyorsa.

💬

Ölüm kelimesini duyan Rowena korkuyla geri çekilirken ben Harrison’ın söylediği şeyle donup kalmıştım. Onu öldürmemem mi gerekiyordu? Sürekli bana seslenen, ormandayken benimle konuşan sesi hatırladığımda bedenimden hızlı bir ürperti geçti. Ölmesine izin verme demişti. Bahsettiği kişi Rowena olabilir miydi?

💬

“Harrison,” diye fısıldadım. “Galiba onun gerçekten ölmemesi gerekiyor.”

💬

Harrison beyaz kaşlarını çatıp, “Neden aniden kararından vazgeçtin?” diye sorunca sertçe yutkundum.

💬

“His,” desem de bu histen daha fazlasıydı. Peki o ses gerçekten de iyi niyetli miydi? Sonuçta Lior da bir sahtekârdı, insanları ve tanrıları inanmasını istediği şeye inandırıyordu. Ya bana seslenen nahif sesli kadının da amacı buysa?

💬

Harrison’ın kendi kendine, “Cyril bu kez delirecek,” dediğini duydum.

💬

Pelerinimi düzeltip, “Onu ben götürürüm,” dediğimde Harrison’la göz göze geldik. “Babamla bu durumu açıkça konuşmam, anlatmam gerek.”

💬

“Baban mı?” diye soran Rowena’yı duymazlıktan geldim.

💬

Bedenimi Harrison’a doğru çevirdim. “Onu saraya bir şekilde sokarım, yüzünü gizleriz. Kimse görmeden önce babamın bilmesi gerekenler var. Söz konusu soylarken bu tek başıma halledebileceğim bir şey değil.”

💬

Harrison beni onaylayarak, “Bence de en doğrusu bu,” dedi. “Sizi götürmemi ister misin?”

💬

Başımı iki yana sallayıp, “Hayır, biz gideriz,” dedim ve Rowena’ya baktım. “Sen diğer Bağımsız Tanrılarla konuş. Diğer soy büyüklerinden önce bağımsızlarla toplantı yapmak daha yararlı olacaktır.”

💬

“Tamam, dikkatli ol.”

💬

Yeniden başımı sallayıp, “Gidiyoruz, Rowena,” dediğimde kaşlarını çatarak bana baktı.

💬

“Beni nereye götüreceksin? Öldürmek için mi götüreceksin?” Sorularıyla benim de kaşlarım çatıldı. “İkizim değilsen neden sana güveneyim?”

💬

Ona doğru adımladığımda bir an gerildi. Tam önünde durdum, yavaşça eğildim ve yerdeki pelerinini alıp doğruldum. “Başka çaren var mı?” Pelerini omuzlarına atıp iplerini tutarak gözlerinin içine baktım. “Seninle daha fazla tartışacak zamanım yok. Evrenim tehlike altında ve bir an önce bir çözüm bulmalıyım.” İpleri düğümledikten sonra pelerin şapkasıyla başını örterken de bakışlarımı ondan ayırmadım. “Benimle geliyorsun, Sabah Yıldızı.”

💬

Ona sırtımı dönüp hâlâ aynı yerinde duran atıma doğru ilerledim. Böyle hissetmemeliydim. Böyle hissetmem çok saçmaydı. Bir şekilde onu kendimden dahi koruma içgüdümü yok etmeliydim. Onunla herhangi bir bağım yoktu. Bağımız o evrende kopmuştu ve bu evrende birbirimize yabancıydık. Dişlerimi sıkarken ayağımı üzengiye geçirip atın üstüne atladım. Dizginleri tutarken gözlerimi ona çevirdiğimde hâlâ durmuş bana baktığını gördüm. Harrison ise vadiden çoktan ayrılmıştı.

💬

Atı yavaşça hareketlendirip ona yaklaştım. Tam yanında durduğumuzda gözlerimi devirerek elimi uzattım. “Gitmemiz gerektiğini söyledim.”

💬

“Hiçbir yere gelmeyeceğimi söyledim.”

💬

“Rowena!” Öfkeyle büyüyen gözlerimi onun yüzüne diktim, elimi sert bir hareketle salladım. “Seni öldürmeyeceğim. Şimdi tut şu elimi.”

💬

Bir süre sessizce yüzüme baktıktan sonra elimi tutup sertçe sıktığında dilimi ağzımın içinde döndürdüm. Ayağını üzengiye koymasıyla hızla onu yukarı çektim. Arkama oturup elini geri çekti. Tamam, ona karşı bir duygum yoktu ama normalde insanlara bu şekilde davranmazdım. Zaman aktıkça hırçınlaştığımın farkında olsam da şu an buna da kafa yoramazdım. Elini belimde hissettiğimde omzumun üzerinden ona baktım.

💬

“Yüzünü gizle, kimsenin seni görmemesi gerek,” dediğimde başını salladı, ben de önüme dönüp dizginleri sıkıca kavradım.

💬

Bir rüzgâr gibi geldiğim vadiden yine bir rüzgâr gibi uzaklaştım. Babam beni buraya onu öldürmem için göndermişti. Şimdi onunla birlikte geri dönüyordum ve bu sarayda ikinci bir fırtınaya neden olacaktı. Rowena’nın bedenindeki dövmeleri görünce ne yapacaktı? Ya da daha önemlisi, onu Rowena’yı öldürmemem gerektiğine nasıl inandıracaktım?

💬

Eğer o sesi duymasaydım, o bana öldürmemem gerektiğini söylememiş olsaydı muhtemelen ben de Rowena’nın ölmesi gerektiğini düşünürdüm. Bu yüzden babamın vereceği tepkileri çok fazla yadırgamayacağıma emindim. Babamı bir şekilde ikna etsem de zor bir kısım daha vardı. O da Rowena’yı ve olanları diğer tanrılara açıklamaktı. Yapılması gereken o kadar çok şey vardı ki artık hangisine düşünme önceliği vereceğimi şaşırmıştım.

💬

Rowena yüzünü pelerinin geniş şapkasının ardında saklarken başını sırtıma yaslamıştı. Koruma duvarını aştığımız sırada tanrıların gözü arkamda duran bedendeydi, hepsi bizi merakla izlemişti. Bunun da onlar arasında bir dedikoduya dönüşeceğinin bilincindeydim. Şimdilik bu dedikoduların gidişatı etkilememesi için elimden geleni yapacaktım.

💬

Saraya ulaştığımızda atı mermer yolun başında durdurdum, gözlerim önce şehre, sonra da saraya kaydı. Döndükten sonra şehre gitmeyi planlamıştım ama Rowena varken gidemezdim, bir şekilde onu korumam gerekiyordu. Özellikle babam söyleyeceklerime inanmazsa Rowena gerçek bir tehlikeyle baş başa kalacaktı. Onu sorun olarak görecek yüzlerce tanrı vardı. Şu anlık hepsiyle baş etmek zorunda kalmadığıma şükrediyordum.

💬

Attan indikten sonra onun da inmesine yardım ettim. Saraya baktığı sırada şapkası arkaya düşünce panikle şapkayı çektim ve yüzünü sakladım. “Başını kaldırma,” dedim elimi geri çekerken. “Ben söyleyene kadar yüzünü gizle, kimse seni görmemeli. Aksi halde seni korumam zorlaşır.”

💬

Başı eğik bir şekilde yürürken burnundan sert bir nefes verdiğini duydum. “Neden beni öldürmek istiyorsunuz?”

💬

Sarayın kapısından çıkan iki tanrıya bakarken koruma içgüdüsüyle Rowena’ya yaklaştım, daha yakınında yürüdüm. “Buraya ait değilsin,” diye fısıldadım. “Geldiğin yerde çoktan ölmüş olman gerekirdi. Harrison bunları da sana anlatmıştır.”

💬

“Anne ve babamız bendeki tuhaflığı fark edince beni eve kapattılar,” diye mırıldandığında gözlerimi ona çevirdim. Yüzünü göremesem de yüzünün aldığı şekli tahmin edebiliyordum. “Onlar gözümün önünde yaşlandı, ben hep senin gittiğin günkü gibi kaldım. Bu durum onları delirtecek raddeye getirdi. İnsanların bunu öğrenmemesi için de beni sakladılar.”

💬

O iki baş selamı verip yanımızdan geçerken sessiz kaldım, onlar uzaklaşana kadar bekledim. Sonra, “Sizin açınızdan da zor olmuş olmalı,” dedim.

💬

Başını bana doğru çevirdi ama başı eğikti ve pelerinin şapkası o kadar büyüktü ki küçük yüzünü görmemi engelledi. “Sen gerçekten Morwenna değil misin?”

💬

Kısa bir an gözlerimi yumup derin bir nefes aldım. “Ben Tanrıça Morwenna’yım,” dedim tekdüze bir sesle. “Burada yaşanan bazı olaylardan dolayı reenkarne olmam gerekti, benimle birlikte birkaç tanrı daha vardı. Normal şartlarda anne karnındaki diğer bebek, yani ikiz olan ölürdü ama sen hayatta kalmışsın. Senin tanıdığın Morwenna geldiğin evrende öldü, benim kafamda da anılarıyla birlikte yok oldu. O değilim.”

💬

Hâlâ durumu kabullenemiyordu ama yine de sessizce başını salladı. Birlikte saraya girdiğimizde etrafta dolanan tanrılar beni tedirgin ettiğinden yine ona yakın bir mesafede yürüdüm. Merdivenlerin olduğu kısımdan geçecekken basamakları inen Ansel’ı görmemle dudaklarımı birbirine bastırdım. Diğerlerinden gizlenmek daha kolaydı ama ailemizin üyeleri böyle bir durumu sorgulamakta çekinmezdi.

💬

Onu başımla selamladım, bu kadarla yetineceğimizi, yoluma devam edeceğimi düşündüm ama Ansel, “Misafirimiz mi var?” diye sorunca durmak zorunda kaldım. Rowena’nın yüzünü görmesine fırsat vermeden nasıl yanından ayrılacaktım?

💬

Rowena yürümeye devam ederken omzumun üzerinden Ansel’a baktım ve “Evet,” dedim. “Tanrı Cyril’ın nerede olduğunu biliyor musun?”

💬

Gözlerini pelerinli yabancıdan ayırmadan, “Toplantı odasındaydı,” dediğinde başımı salladım.

💬

Rowena’nın kolunu tutup, “Beni bekliyordu. Sonra görüşürüz,” dedim ve adımlarımızı hızlandırarak ondan uzaklaşmaya başladık. Arkamızdan bir şeyler daha söyledi ama duymamış gibi davrandım. Umarım peşimize takılmazdı. Ona güvenmediğimden değildi, bunun güvenle hiç alakası da yoktu aslında, sadece sırası değildi.

💬

Babama ait olan odanın önüne ulaştığımızda, “İçeride başka birileri var mı bilmiyorum,” diye fısıldadım. “Bu yüzden sen yine de ben söyleyene kadar başını kaldırmam.”

💬

Rowena başını sallayıp, “Tamam,” dediğinde elimi çift kanatlı ahşap kapının yüzeyine bastırdım.

💬

Kapı üçüncü saniyede açıldı ve içeride babam haricinde kimsenin olmadığını gördüm. Bu çok küçük bir rahatlama sağladı. Biz içeri girdiğimizde kapı arkamızdan kapandı. Babam başını eğmiş masadaki papirüsleri inceliyordu. Geldiğimin farkındaydı, sanırım bu yüzden kafasını kaldırıp bakmamıştı. Aslında bir süre daha onunla göz göze gelmemenin keyfini çıkarabilirdim ama felaketi ertelemek, felaketin varlığını yok edemezdi.

💬

“Başını kaldırabilirsin,” dememle ikisi de aynı anda kafasını kaldırdı. Rowena zaten bu komutu bekliyordu ama babam bu cümleyi ona kurduğumu düşündüğünden kaşlarını çatarak bana baktı. Sonra gözleri yavaşça yüzümden ayrıldı ve yanımda duran kopyamı odağına aldı.

💬

Tanrı Cyril’ın bir elinde sıkıca tuttuğu papirüsler masaya serildi. Eğik duran bedenini yavaşça doğrulttu ve geriye doğru bir adım attı. Donmuş bir şekilde Rowena’ya bakarken Rowena’nın gözleri babamın ve benim yüzümün arasında gidip geliyordu. Pelerinimin altındaki ellerimi birleştirdim, gözlerimi babamdan ayırmamak için kendimi zorladım. İlk cümleyi onun kurmasını bekliyordum, dakikalar geçmişti ve bu kadar sessiz kalması ürkütücü bir hâl almaya başlamıştı. Yine aynı sessizlikle gözleri Rowena’dayken masanın etrafında dolandı, bize yaklaştı. Tedirgince bir adım atıp Rowena’nın önünü kapatma isteğim, babamın elini omzuma koyup beni kenara çekmesiyle savuşturuldu.

💬

Pelerinin şapkasını arkaya itip Rowena’nın yüzünü tamamen ortaya çıkardığında, “Görmeden gerçekliğine inanmak daha kolaydı,” diye mırıldandığını duydum. Mavi gözleri, kopyamın sarı saçlarında gezindi. Sonra yüzündeki o daha önce hiç görmediğim tuhaf ifadeler kayboldu ve öfkeyle bana döndü. “O neden burada? Sana onu buraya getirmeni mi söyledim?”

💬

“Kızmadan önce dinle,” dediğimde elini kaldırıp beni susturdu.

💬

“Kızacağımı bildiğin şeyler yaptıktan sonra bunu söyleyemezsin,” dedi çatık kaşlarla yüzüme bakarken. “Neden ölmedi?”

💬

Ölüm kelimesini duyan Rowena tekrar ürperince ikimizin de anlık gözleri ona çevrildi. Ardından duruşumu dikleştirip, “Görmen gereken şeyler vardı,” dediğimde babam başını omzuna doğru eğdi. Hızlıca Rowena’ya uzandım, pelerinin altındaki kollarını tutup ona baktım. Gözlerini yavaşça açıp kapatınca izin almanın rahatlığıyla kollarını gün yüzüne çıkardım. “Şunlara bak.”

💬

Tanrı Cyril, dövmeleri gördüğünde bir anda dibimizde bitti. Mavi gözleri şaşkınlıkla irileşirken Rowena’nın bileklerini yavaşça tuttu ve dövmeleri incelemeye başladı. Rowena’yı nazikçe tutmasına rağmen dövmeleri görmek için yaklaştığında beni kaba bir şekilde itti. Nedense şu anki durumdan çok bu yaptığı durgunlaşmama neden oldu. Onun sorunu bir tek benimle miydi? Öldürmemi emrettiği kıza bile bana olduğundan daha kibar davranıyordu.

💬

“Bunlar hep mi vardı?”

💬

Sorunun kendisine olduğunu fark eden Rowena, “Hayır, buraya geldikten sonra oldu,” diye yanıtladı onu.

💬

“O halde gerçekten ölmen gerekiyor,” dedi babam, ardından parmağını beyaz geyik boynuzu dövmesine sürttü ve dövme benim dokunduğum andaki gibi parıldadı. Bu babamın daha çok ilgisini çekti. “Sen yok olduğunda geri gelecekler.”

💬

Ona karşı hissettiğim öfkeyi yumruklarımı sıkarak dizginlemeye çalıştım. “Onun ölmemesi gerektiği söylendi.”

💬

Tanrı Cyril cümlemi duyunca kaşlarını çattı ve başını bana doğru çevirdi. “Benim emrimi dinlemiyorsun ama başkasınınkini mi dinliyorsun?”

💬

Pelerinimin uzun kollarının içinde kalan yumruklarımı daha sert sıktım. Eldiven olmasa tırnaklarım avuçlarımı kanatırdı, biliyordum. “Bunu kimin söylediğini bilmiyorum,” dediğimde Rowena’nın bileklerini bırakıp bana doğru döndü. “Bir süredir biri bana sesleniyor, kim olduğunu hiç göremedim. Ses bir kadına ait.” Söylediklerim babamın ilgisini çekmiş olmalı ki tüm dikkatini bana verdi. “Bugün ilk kez adımı seslenmekle kalmayıp benimle iletişime geçti. Ve bana birinin ölmesine izin vermemem gerektiğini söyledi.”

💬

“Morwenna,” dedi babam her zamanki sert sesiyle. “Belki de bu sana gelen yeni bir haberdir ama seni o kişinin,” durdu, göz ucuyla Rowena’ya baktı, “bu kız olduğuna inandıran ne?”

💬

“Hepsi art arda geldi ve birden onun kollarındaki bu dövmeleri gördük,” dedim kendimi daha fazla tutamayıp sesimi yükselterek. “Bu tesadüften fazlası değil mi? Bir kez olsun kafana koyduğun şeyden uzaklaş ve olaya daha geniş açıdan bak.”

💬

Ona karşı sesimi yükseltmiş olmam onu öfkelendirse de şaşırtıcı bir şekilde bana karşılık vermedi. Mavi gözleri Rowena’yı odağına aldı. Birkaç dakika boyunca onu ve kollarındaki dövmeleri inceledi. Rowena da benim gibi rahatsız görünüyordu ama ikimizin nedenleri farklıydı. O, bir deney faresi gibi incelenmekten, hakkında konuşulmasından ve içinde olduğu durumdan rahatsızdı. Bense babamdan ve onun şu anki tavırlarından.

💬

Sonunda, “Harrison ne diyor bu konuda?” diye sorarak sessizliğini bozdu. “Neden seninle gelmedi?”

💬

“O da benimle aynı düşünüyor,” deyip dudaklarımı yalayarak ıslattım, boğazım kurumuştu. “Bağımsız Tanrılarla konuyu görüştükten sonra geleceklerdir. Onlar gelene kadar Rowena’yı saklayalım.”

💬

“Burada kalsın, onu burada kimse görmez,” dedikten sonra sırtını bize dönüp masaya doğru ilerledi. Beklediğim şekilde tepkiler vermemesi beni şaşırttı. Ben daha çok üzerime gelir, fikirleri konusunda diretir diye düşünmüştüm.

💬

Rowena, “Ben onunla gitmek istiyorum,” dediğinde babamın adımları kesildi, gözlerimi Rowena’ya çevirdim. “Morwenna beni saklar.”

💬

Babam sırtı bize dönük şekilde bekledi, omuzları yavaşça hareketlendi. “Onu kimsenin görmediğinden emin ol, Morwenna.”

💬

O söylemeden önce onu kendim saklamayı teklif etseydim, yine bu şekilde olumlu yaklaşır mıydın baba?

💬

Dişlerimi sıkıp birkaç saniye gözlerim kapalı şekilde bekledim. Gözlerim tekrar aralandığında ağzımdan çıkan tek kelime, “Tamam,” oldu.

💬

Rowena şapkasını başına geçirip yüzünü yeniden karanlığa gömdüğünde birlikte odadan çıktık. Bir an önce onu odama götürme isteğiyle adımlarımı hızlandırdığımda sessizce bana ayak uydurdu. Sarayda çok fazla tanrı ya da tanrıça yoktu, neredeyse hepsi etrafa dağılmıştı. Bunun rahatlığıyla Rowena’yı hiçbir sorun yaşamadan üst kata çıkardım. Yine de odaya girene kadar gözlerimi etrafta gezdirip durmuştum. Quincy’nin de odada olduğunu düşünmüyordum, bir göreve gitmeden öylece odada beklemezdi.

💬

Odaya girdiğimizde pelerinimin düğmelerini açarken, “Sana temiz kıyafetler vereyim,” dedim. Adımlarımı direkt banyoya çevirdim ve banyoyu kontrol ettim. Kimse yoktu. “Tabii önce suyla temizlenmek de istersin.”

💬

Rowena şapkasını indirip, “Böyle iyiyim,” diye mırıldandı.

💬

Ben pelerinimi koltuğun üzerine atıp dolaba yöneldiğim sırada terastan ses gelince donup kaldım. Korkuyla terasa doğru döndüğümde Quincy’yi görmemle gözlerim irileşti. Başımı hızla Rowena’ya çevirdim, onun da Quincy’ye baktığını gördüm. Odaya çöken garip sessizlikle ne yapacağımı bilemediğimden öylece durdum. Quincy şaşkın bir ifadeyle bir bana bir de Rowena’ya bakıp duruyordu ve yaşadığı dehşeti fark etmemek imkânsızdı.

💬

“Sen de kimsin?” diye sordu odanın içinde yavaş adımlar atarken. Şaşkın bakışları bana döndü. “O kim?”

💬

Ona yaşananları anlatmıştım ama ikiz konusundan bahsetmemiştim. “Önce sakince şuraya otur,” dedim elimle koltuğu işaret ederek. Hareket etmediğini görünce gözlerimi devirip ona yaklaştım. Hâlâ Rowena’ya bakıyordu. Quincy’yi kolundan tutup koltuklara çektim, sonra ellerimi omuzlarına bastırıp koltuklardan birine oturmasını sağladım. “Kıza şöyle bakmayı kes, onu korkutacaksın.”

💬

İrkilerek başını kaldırdı ve gözlerime baktı. “O sen misin?”

💬

Sorduğu saçma soruya güldüm. “Rowena, gelip sen de otur,” dedikten sonra Quincy’nin karşına oturdum. Ben bacağımı diğer bacağımın üzerine atarken Rowena gelip yanımdaki boşluğa oturdu. “O bu evrenden değil. Sana başka bir evrene gittiğimi söylemiştim. Rowena, o evrendeki ikiz kardeşimdi.”

💬

“Peki burada ne işi var?”

💬

“Normalde reenkarne aşamasında ikizlerin ölmüş olması gerekirdi ama o hayattaydı, gözden kaçmış,” dedim bıkkın bir ifadeyle. Bir şeyleri bin kez anlatmak artık beni yormuştu. “Ailesi yaşlanıp ölse de o bu şekilde kalmış. Harrison da onu buraya getirmek zorunda kaldı.”

💬

“O buraya ait değil,” dedi düşünceli gözlerle Rowena’yı incelerken.

💬

Sırtımı geriye yasladıktan sonra neden burada olduğundan, kollarındaki dövmelerden ve yaşananlardan bahsettim. Duyduğu her yeni şey şaşkınlığının kaybolmasını engelliyordu. Konuşmam bittiğindeyse o da benim gibi sırtını koltuğa yaslayıp kollarını göğsünde bağladı. Bir bakıma ona anlatmam iyiydi. Rowena’yı saklarken bana yardımı dokunurdu. Hem aynı odada kaldığımızdan ondan saklamak, diğerlerinden saklamaktan daha zor olurdu.

💬

“Sorunlarımızın sayısı saatler geçtikçe artıyor,” deyip burnundan sert bir nefes verdi. “Fark ettiysen günler demedim.”

💬

Söylediği şeye gülüp sırtımı dikleştirdim. “Sen ona yiyecek bir şeyler getir, ben de kıyafet işini halledeyim,” dediğimde Quincy başını salladı. O odadan çıkıp bizi yalnız bıraktığında Rowena’nın itiraz etmesine fırsat vermeden onu banyoya çektim.

💬

Tuhaftı. Bir iki saat öncesine kadar ona karşı duvardım, karşısına onu öldürmek için dikilmiştim. Şimdiyse onun kendisine çekidüzen vermesine yardım ediyordum. Hâlâ ona karşı bir şeyler hissetmiyordum ama hiç değilse artık onu öldürmek zorunda değilim, ona da normal insanlara davrandığım gibi davranabilirdim.

💬

Tabii kesin sonuçlara varmamak gerekiyordu, yarın ne olacağını hiçbirimiz bilmiyorduk.

💬

Quincy odaya dönmeden önce Rowena banyodan çıkmış, çekingen bir tavırla onun için yatağın üzerine bıraktığım kıyafetleri alarak tekrar banyoya girmişti. Quincy’nin şimdiye kadar gelmiş olması gerekirdi ama bilerek bu süreyi uzattığının, Rowena’ya hazır olması için zaman kazandırdığının farkındaydım. Ellerimi beyaz elbisemin ipek kumaşında gezdirirken dolaba yaklaştım. Aslında Rowena’nın işi bittikten sonra ben de temizlensem iyi olurdu.

💬

Banyonun ve odanın kapısı aynı anda açılınca omzumun üzerinden baktım. Rowena ona verdiğim uzun kollu, siyah elbiseyi yabancı gözlerle incelerken Quincy de ellerindeki büyük altın tepsiyle içeri girdi. Bedenimi tamamen çevirip dikkatli gözlerle Rowena’yı süzdüm. Saç rengimiz gibi bazı küçük farklılıklarımız da vardı. Benim bedenim onunkine oranla daha kıvrımlıydı. Onun omuzları ve kalçaları benimkine göre daha dardı, bu da sanırım benden daha zayıf görünmesine neden oluyordu. Elbisenin bel kısmında sorun olmasa da kalça kısmı biraz bol olmuştu. Gülümsemeden edemedim.

💬

Quincy tepsiyi koltukların olduğu alandaki sehpanın üzerine bırakırken, “Ne sevdiğini bilmediğimden seçenekleri artırdım,” dedi, göz ucuyla Rowena’ya baktı. “Umarım yiyebileceğin bir şeyler bulursun.”

💬

Rowena ellerini önünde birleştirip bize yaklaşırken bakışları Quincy’nin getirdiği tepsinin içindeki tabaklardaydı. “Et yemeyi tercih etmiyorum.”

💬

Quincy koltuğa oturup bacak bacak üstüne attı ve bana imalı bir bakış attı. “Morwenna bayılır.”

💬

“Evet, Morwenna severdi,” dedi Rowena bana cevap verme fırsatı tanımadan. “Ben deniz ürünleri severim ama o sevmezdi.”

💬

Quincy’nin gözleri hâlâ bende olsa da ben Rowena’ya bakıyordum. “Ben severim. Başka neyi sevmezdi?”

💬

Rowena gözlerini yiyeceklerden ayırmadan koltuğun kenarına oturdu. “Bal sevmezdi.”

💬

Kollarımı göğsümde bağlayıp başımı omzuma doğru eğerken, “Ben severim,” dedim yeniden. “Gerçekten aynı kişiler değilmişiz, ha?”

💬

Başını sallarken bana bakmadı. Gözlerimi Quincy’ye çevirdiğimde onun da düşünceli bir ifadeyle Rowena’ya baktığını gördüm. Yüzünde öyle bir ifade vardı ki sanki Rowena için üzülüyordu. Derin bir nefes alıp göğsümde bağladığım kollarımı çözdüm ve dolaba doğru adımladım. Ben banyodayken Quincy onunla ilgilenirdi, bu sayede aklım da onda kalmazdı. Hem Quincy bana nazaran daha arkadaş canlısıydı. Ben de yabani değildim fakat tanımadığım kişilere karşı hemen sıcakkanlılık gösteremiyordum. Rowena ile aramızdaki durumu düşünecek olursak da bu süreç normalden uzun sürerdi.

💬

Elime aldığım birkaç askıyla sırtımı onlara döndüm. Şu an giyme düşüncesiyle almadığımdan kıyafetler üzerime yapışmamıştı, askılarında duruyorlardı. Banyoya doğru adımladığım sırada dışarıda bir gürültü duyunca duraksadım, adımlarım durdu. Benim gibi Rowena ve Quincy de terasa doğru baktı. Birinin yüksek sesle konuştuğunu duydum ama ilk başta ne dediğini ya da kim olduğunu anlayamadım. Sonra sesi daha yüksek çıktı.

💬

“Morwenna!”

💬

O kırmızı kafalı tanrının burada ne işi vardı?

💬

˚⊱🔮⊰˚

💬

Selammm 💜 Buraya kadar okuyup oy verdiğiniz ve yorum yaptığınız için teşekkür ederim. Umarım merakla ve severek okumuşsunuzdur. Şimdiden beşinci bölüme geldik, ben de arkada ilerlemeye ve bölüm biriktirmeye devam ediyorum. Yeni bölümü önümüzdeki hafta cumartesi değil, bir sonraki cumartesi yayımlayacağım. O gün tekrar buluşalım, kendinize iyi baakııın 💜

💬

Instagram: aycannsariahmet

💬

Tiktok: artemisinuykusuu

💬

Instagram: aycansariahmetkitaplari

← Önceki Bölüm: 4. CERBERUS ÇEMBERİ
Sonraki Bölüm: 6. MAHKEME: KALP TARTMAK →

“5. PARALEL RUHLAR” için 5 yorum

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yukarı Çık