9. TANRI’NIN DÖKTÜĞÜ KAN

💬

˚⊱🔮⊰˚

💬

🎧: Cello Cloud, Deep Forest

💬

˚⊱🔮⊰˚

💬

9. BÖLÜM

💬

“Tanrı’nın Döktüğü Kan”

💬

Biz nasıl ki bir noktada insanlardan üstünsek tılsımlarımız da bizden üstün konumdaydı çünkü biz tanrıları dengeleyecek, bir arada tutacak güce sahiplerdi. Peki tılsımlar bir insana dönüştüyse bu onların gücünü etkiler miydi?

💬

Eğer öyleyse yaklaşan felaket değil, tümüyle yok oluştu.

💬

Tanrı Cyril’ın yüzünde görmeye alışık olmadığım o korku, hızla tüm çehresini kapladı. Bir anda bedenini bana doğru çevirdiğinde üzerindeki ihtişamlı pelerininin uzun kolları havalandı. “Olabilir mi böyle bir şey?” Göz açıp kapayıncaya kadar dibimde bitti. “Tılsımımız bir insana dönüşmüş olabilir mi?”

💬

Ellerimi önümde birleştirirken kaşlarım çatıldı. “Şu an aklıma gelen tek şey bu,” diye mırıldandım düşünceli gözlerle ona bakarken. “Bunu anlayabilmemizin bir yolu var mı?”

💬

“Obscurora’da günde onlarca çocuk doğuyor olabilir, Morwenna,” deyip çenesini kaşıdı. “Sanırım bunu Bağımsız Tanrılarla konuşmam gerekiyor.” Kendi kendine bir şeyler mırıldandı, sözlerini başını sallayarak onayladı. Ardından omzumu sıkıp, “İyi iş çıkardın,” dedi ve başka bir şey söylemeden hızla salondan ayrıldı.

💬

Bir süre öylece boşluğa baktım. Zihnimdekileri toparlayamadım. Tılsımların evrendeki düzeni temsil ettiğini düşünecek olursak ve bizimkisi bir insana dönüşmüşse diğer soylara ait tılsımların da kaderi aynı olurdu. Ne yapacağımı bilemediğimden attığım birkaç sarsak adımdan sonra hızlandım ve salondan çıktım. Birkaç tanrının bana tuhaf bir şekilde baktığını fark etsem de dikkatimi onların üzerinde yoğunlaştırmadan babamın odasına ilerledim. Birileriyle konuşacaksa ben de orada olmalıydım. Süreçten uzak kalmak istemiyordum. Ki şu an yapabileceğim başka bir iş de yoktu.

💬

Ben babamın odasına varana dek o çoktan Bağımsız Tanrıları çağırmış, odasında toplamıştı. İçeri girmek için izin istediğimi duymamış olsa gerek odaya girdiğimde bana kaşlarını çatarak baktı ama geri adım atmayarak onlara yaklaştım. Tanrı Cyril herkesi kendi özel masasında toplamıştı. Harrison’la kısa bir an göz göze geldik, sonra bakışlarımı diğer tanrılara çevirdim.

💬

“Ben de burada olmak istiyorum,” dedim babamın gözlerinin içine bakarken. “Sonuçta her şeyi gören benim.”

💬

Bağımsız Tanrılardan sadece Harrison, Lydia, Galen ve Violet buradaydı. Diğer dördünü en son ne zaman gördüğümü bile hatırlamıyordum. Belki de onlar da diğer soylarla birliktelerdi. Babam sessiz kalınca tahta benzeyen sandalyelerden birine oturdum. Bir uçta olduğumdan herkesin yüzünü net bir şekilde görebiliyordum.

💬

Harrison ellerini masanın üstünde birleştirip, “Evet Cyril, seni dinliyoruz,” dediğinde benim gibi diğerlerinin de bakışları babama çevrildi. “Ritüel bir işe yaradı mı?”

💬

Babam, “Madem katılmak istedin,” deyip gözlerini yüzüme dikti. “Gördüklerini anlat.”

💬

“Elbette,” dedim ciddi bir ifadeyle. “Tılsımla bağ kurma ritüelimizde diğerlerinin aksine ben bağ kurabildim. Fakat tılsımımızı bir obje olarak görmedim.”

💬

Tanrıça Lydia kaşlarını çatıp, “Ne şekilde gördün?” diye sordu.

💬

Gözlerimi kısıp masanın parlak yüzeyine baktığımda gördüklerim tekrar zihnimde canlandı. “Beyaz geyik oradaydı, canlıydı. Nehrin önünde duruyor, su içiyordu.” Bakışların yüzümde yoğunlaşması gerilmeme neden olunca yutkundum. “Temasımız kesilmeden önce geyiğin karnının şiş olduğunu gördüm ve bir bebeğin ağlama sesini duydum.”

💬

“Ne?” Tanrıça Violet’in tepkisiyle başımı kaldırıp ona baktım. “Bebek sesi mi? İnsan bebek?”

💬

Başımı yavaşça salladım. “Menta’dan sonra yaşanılanları ve ritüel sırasında olanları öğrenmişsinizdir,” dediğimde onaylar mırıltılar çıkardılar. “Bana tılsımlarımızın eskisi gibi görünmediği söylendi. Bugünkü bağ ritüelimizden sonra… Tılsımların bir insana dönüşmüş olabileceğini düşünüyorum.”

💬

Hepsinin yüzünde aynı şaşkın ifade oluştu. İlk tepkiyi veren, “Olabilir mi?” diye soran Tanrı Galen’di.

💬

“Aklımıza başka bir anlam gelmedi,” dedi babam düşünceli bir ifadeyle çenesini ovarken. “Geyiğin karnının şiş olması ve bebek sesi duyması tesadüf olamaz.”

💬

Tanrıça Lydia karmaşık bir ifadeyle masanın yüzeyini izlerken, “Bu düşünce üzerinden gidecek olursak yeni doğan bebekleri incelememiz gerekir,” dedi. “Sonuçta tılsımlar yeni kayboldu ve bir bebeğin ağlama sesinden bahsediyorsunuz.”

💬

“Ne yapacağız? Tüm yenidoğanları mı inceleyeceğiz?” diye soran Tanrıça Violet’ti.

💬

“Öyle görünüyor,” dedim derin bir nefes almadan önce. “Şu an için elimizde başka bir ipucu yok. Diğer soy büyükleriyle konuşmalı, onların bir bilgi edinip edinmediğini öğrenmeliyiz.” Tırnaklarımı masanın yüzeyine vururken gözlerim kısıldı. “Onlar da iletişim kurmaya çalışmıştır. Eğer bir ipucu bulamadıysalar bizi takip etmeleri gerekecek.”

💬

Harrison, “Evet,” diyerek bana katıldığını gösterdi. “Tahminler doğruysa bebekler ya bir aradalar ya da soylara bölündüler.”

💬

“Bu yüzden herkes birlikte hareket etmeli ve tek tek her şehri gezmeli,” deyip geriye yaslandım. Bakışlarım babamın yüzündeydi. “Nereden başlamamızı önerirsin? Bir an önce harekete geçmeliyiz.”

💬

Babam bir süre sessiz kaldı, muhtemelen bir plan yapmaya çalışıyordu. Tanrıça Violet ve Tanrı Galen kısık sesle kendi aralarında durum hakkında konuşurken benim dikkatim babamdaydı. Sonunda babam omuzlarını dikleştirip masaya yaklaştığında diğerleri de dikkatini ona yönlendirdi. “Bir grup oluşturalım,” dediğinde başımı sadece bir kez aşağı yukarı hareket ettirdim. “Her soydan tanrının olacağı bir grup. Şehirleri gezerek insan içine karışsınlar ve yenidoğanları bulup incelesinler. Her soydan tanrının olması insanların arasına karışmakta da kolaylık sağlar, zorluk çıkaran olmaz.”

💬

Tanrı Galen, “Şu aşamada en doğru olan,” diyerek babama destek oldu.

💬

“O halde biz diğer soylara haber verelim. Bu akşam sizin sarayınızda toplanalım ve grubu oluşturalım,” dedi Harrison. “Hazır buradayken de önce sizin insanlarınızı ziyaret ederler. Sonrasında da diğer şehirleri gezmek için yola koyulurlar.”

💬

“Bizim için uygun,” dedi babam sakince. “Vakit kaybetmeden harekete geçelim.”

💬

Bağımsız Tanrılarımız aynı anda ayaklandılar. Konu hakkında başka bir şey söylemeden yanımızdan ayrıldıklarında babamla yeniden baş başa kalmıştık. Bizim soyumuzdan gruba kimlerin dahil olacağını merak etsem de bu konuşmayı akşamki toplantıya saklamanın daha iyi olacağını düşündüm. Elimi sandalyenin sırt kısmına bastırıp ayağa kalktığım anda başım döndü. Gözlerimi yumup kendime gelmeye çalışırken bunun baş dönmesinden çok daha farklı bir şey olduğunu anlamam ve bulunduğum ortamdan soyutlanmam uzun sürmedi.

💬

Önce sarayımızın beyaz, parlak zeminini gördüm. Ardından zemine damlayan kan ürpererek bir adım geri çekilmeme neden oldu. Başımı kaldıramıyor, ileriye bakamıyordum. Yere düşen her kan damlasında ses biraz daha arttı, sadece zemine çarptığındaki o damlama sesini duyabiliyordum. Bir görünün içindeydim, gözlerim de dahil hiçbir yerim hareket edemiyordu; nefes alan bir bedenden ibarettim. Kan çoğaldı, beyaz zeminde küçük bir kan gölü oluşturdu.

💬

Sadece birkaç santim.

💬

Başımı sadece birkaç santim hareket ettirebildim ve gördüğüm görüntü beni daha büyük bir dehşete sürükledi. Bir erkek bedeni gördüm önce, sonrasında o erkeğin göğsünü ve göğsündeki oyuğu. Yüzünü görebilecek kadar başımı kaldıramasam da artık akan kanın karşımdaki adamın göğsündeki oyuktan geldiğini biliyordum. Kalbinin olması gereken yerdeki oyuktan süzülen kan.

💬

Titreyerek, çığlık atar gibi aldığım nefesle birlikte gözlerim gerçekliğe açıldı ve beni kollarımdan tutan babamla göz göze geldik. İrileşmiş gözler, korku dolu bir yüz ifadesiyle babama bakarken onun da yüz ifadesinin allak bullak olduğunu fark ettim. İrkilerek kendimi geriye doğru attığımda belimin yan kısmı sandalyeye çarptı ama babamdan uzaklaşabilmiştim. Bu tamamen anlık verdiğim bir refleksti.

💬

Elleri hâlâ havadayken, “Neler oluyor?” diye sorduğunda hızla nefes alıp vermeye devam ediyordum. Göğsümü kaplayan korku biraz bile azalmamıştı. “Bir şey mi gördün?”

💬

“Bu,” dedim ama kesik nefeslerimin arasından konuşmaya devam edemedim. Babam yeniden bana yaklaştığında bu kez kaçmadım, kollarımı tutmasına izin verdim. Gördüğüm şey de neyin nesiydi?

💬

Nazik bir şekilde, “Anlat bana,” deyince duraksadım, kibar tavrı beni şaşırttı.

💬

Elimi göğsüme bastırıp sertçe yutkunduktan ve biraz olsun o şoku atlatabildikten sonra başımı kaldırıp gözlerinin içine baktım. “Bir adam,” dedim sakinleşmeye çalışırken. “Bir adam gördüm. Göğsü… Göğsü delinmişti.”

💬

Babam kaşlarını çatıp, “Göğsü mü delinmişti?” diye sordu.

💬

Elimi göğsüme daha sert bastırdım. “Göğsü delinmişti. Kalbi… Kalbi yoktu. Sanki kalbi göğsünden sökülmüştü.”

💬

Babamın omuzlarımı tutan elleri gerildi, ellerini yavaşça kollarıma doğru indirdi. “Peki kim?”

💬

Başımı hızla iki yana sallayıp, “Bilmiyorum,” dedim. “Yüzünü göremedim. Hareket edemedim.”

💬

“Pekâlâ,” deyip ellerini geri çekerek beni serbest bıraktı. “Bir anlamı olmak zorunda değil biliyorsun.” Gözlerinin içine baktığımda bu söylediğine kendisinin de inanmadığını görebildim. “Bir savaşa gireceğimizin hepimiz farkındayız ve savaşlar kayıp demektir.”

💬

“Bunu normal karşılamamı mı söylüyorsun?” diye sorarken sesim istemsizce sert çıktı. Sandalyenin üst kısmını kavrayıp sıktım, ayakta durabilmek için destek aldım. “Haklısın, savaşlar kayıp demektir fakat bunu senin kadar olağan karşılayamam.”

💬

Babam yüzümü inceledikten sonra, “Üst üste iki ritüel seni fazlasıyla yormuş,” deyip geri adımladı. “Akşamki toplantıya kadar dinlenip kafanı toplasan iyi olacak.”

💬

Bir an gülmek istedim ama bunu da yapamadım. Sadece başımı salladım ve yavaş adımlarla odadan çıktım. Şu an babamın tepkilerini tartacak, sözlerini düşünecek durumda değildim. Belki onun için kayıp demek birkaç kişinin eksilmesi demekti ama benim için çok şey ifade ederdi. Ya çok sevdiğim birini kaybedecek olursam? Bunu basit bir şey olarak görmek bile korkunç geliyordu. Ağrıyan ensemi sertçe ovarken sarayın dışına çıkmak için girişe yöneldim.

💬

Saraydan çıkıp kendimi gölün üstündeki uzun yola attığımda başımı gökyüzüne çevirdim ve derin bir nefes aldım. Benim şehrimde rüzgâr çiçeklerin kokusunu yayar, yağmur toprağımızı bereketlendirir, güneş insanımızın üstüne doğar ve insanımız da kuşlar gibi neşeli sesler çıkarırdı. Şimdi bakışlarımı gökyüzünden ayırıp şehre çevirdiğimde gördüğüm tek şey kasvet, duyduğum tek ses fırtına sesi, aldığım tek koku da yeşeremeden çürüyen çiçeklerin kokusuydu.

💬

Üzerinde şeffaf bir kalkan olan şehri izlerken gözlerim dolunca dişlerimi sıktım. Yanımdan geçip saraya giren her tanrı yorgun argın yürüyor, saraydan çıkan tanrılar da tam anlamıyla dinlenememiş olmanın öfkesini yaşıyordu. Kendime engel olamadım, yavaş adımlarla mermer yolu aşıp karaya ayak bastım. Şehre doğru ilerlerken esen sert rüzgâr saçlarımı ve ceketimin alt kısmından sarkan tülleri uçuşturuyordu. Üzerime çevrilen gözler olsa da kimse dönüp tek kelime etmemişti.

💬

Şehrin sınırlarına, şeffaf koruma kalkanının başladığı noktaya geldiğimde adımlarım durdu. İçeri adım atmadığım halde şimdiden kalkanın enerjimi çekiştirdiğini hissedebiliyordum. Şehre adım atsam ve insanların halini görsem suçluluk duygum artacaktı ama bu şekilde de pek farkı olmuyordu. Yumruklarımı sıkıp kalkandan geçmek için ayağımı kaldırdığım anda biri kolumu tutarak hızla beni geri çektiğinde bedenim sendeledi, dengemi kaybetmeden önce kendimi toparlayabildim. Kalkandan uzaklaştığım anda enerjimde garip bir dalgalanma olmuştu.

💬

“Ne yaptığını sanıyorsun?” Quincy’nin öfkeli yüzüyle burun buruna geldiğimde afalladım. Omzunun üstünden titreşen kalkana kısa bir bakış attıktan sonra bana yaklaştı ve elini belime koyup, “Yaklaşmamanı söyledik,” dedi. Sessizce beni şehirden uzaklaştırmasına izin verdim. Hiçbir tepki vermemem onun da dikkatini çekmiş olmalı ki bakışlarını yüzümden ayırmıyordu.

💬

“Bakmak istedim,” dedim sonunda konuşabildiğimde.

💬

Adımları durdu fakat elini çekmedi, belimdeki elini sırtıma doğru sürükledi. “Biz nasıl ki senin söylediklerini ciddiye alıp dinliyorsak sen de dinlemelisin, Morwenna,” derken sesi daha sakin çıkmıştı. “Yeterince enerji harcadın. Daha fazlasının seni yatağa düşüreceğini bilmiyor musun? Peki öyle bir durumda nasıl yardım etmeyi düşünüyorsun?”

💬

“Engel olamıyorum, kolaymış gibi konuşma,” dedim yan yan bakarak.

💬

Quincy tam karşıma geçip bana yukarıdan baktı. “Burası sadece senin şehrin değil, bunu unutuyorsun,” demesi beni duraksattı. “Bizler de insanlarımızı düşünüyor ve elimizden geleni yapıyoruz. Senin oraya girmen mevcut durumu değiştirmeyecek. Ya da insanlar seni gördüğünde umutla dolmayacak. Her şey ortada, yaşadıkları şey ortada. Öfkeliler.”

💬

“Aksini düşünmedim, söylemedim,” dedim sertçe. “Ama sen aradaki farkı unutuyorsun. Şu an bu durumdaysak buna sebep olan iki kişiden biri de benim.”

💬

Quincy derin bir nefes alıp parmaklarını alnına bastırdı. “Diyelim ki öyle, sence de bu onları görmemen için daha büyük bir neden değil mi?” Sorusu dişlerimi sıkmama neden oldu. “Madem suçlusun, bunun böyle olduğuna inanıyor ve aksi söylemlerimizi ciddiye almıyorsun, o halde şehirden uzak dur.”

💬

“Öyle yapacağım,” deyip sırtımı ona dönerek saraya doğru ilerledim. Ben daha mermer yola varmadan hızlı adımlarla arkamdan gelip kolumu tutunca öfkeyle kolumu geri çektim.

💬

Yüksek sesle, “Morwenna, hepimiz yorgunuz,” dediğinde adımlarım yavaşladı. “Niyetimin seni incitmek olmadığını gayet iyi biliyorsun, bunu asla yapmam ama sen de anlamalısın, bir karmaşanın içindeyiz. Bu koca karmaşanın içinde seni korumaya çalışmama rağmen inatla bir şeyleri diretiyorsun.” Benim adımlarım durdu, o ise bana yaklaşmaya devam etti. “Anladım, önceliği kendine vermiyorsun ama en azından seni öncelik haline getirenlere engel olma.”

💬

Ona bakmadım, sırtım dönük şekilde beklerken gözlerim etrafına sis çöken sarayımızdaydı. Tam arkamda durduğunda gözlerim kısıldı. Haklıydı, şu an önceliği kendime vermiyordum. Veremiyordum. Normalde her zaman kendimi her şeyden önde tutsam da içinde olduğumuz durumda bunu yapamıyordum. Bir noktada beni anlamasını beklemek bencillikti. Aynı pencereden bakmıyorduk.

💬

Sarayı izlemeye devam ederken, “Akşam sarayımızda toplantı olacak, önemli bir konu konuşulacak. Hadi gel, o zamana kadar biraz dinlenelim,” dedim ve tekrar yürümeye başladım.

💬

Bir şey söylemedi. Ben önde o da arkamda saraya doğru ilerledik. Yorgun olduğunu, dinlenemediğini biliyordum. O da dünden bu yana birçok şeyle uğraşmış, enerji kaybetmişti. Dinlenmeyi reddeden sadece ben değildim. Ben gece biraz uyumuş olsam da Quincy odaya gelmemişti. Belki de gelmişti ama Rowena’yla yatakta uyuduğumu görünce geri dönmüştü. Evliliğimizin aşka dayanan bir tarafı olmasa da Quincy benim için değerliydi. Öfkemi onun üstüne yıkmayı istemiyordum.

💬

Saraya girdiğimizde odaya gitmeden önce birlikte bir şeyler atıştırdık. En son ne zaman yemek yediğimi de unutmuştum. Yemek yemek az da olsa iyi hissettirmişti. Odaya girdiğimizde Rowena’yı içeride bulamadım fakat nerede olduğuna da kafa yormak istemedim. Nasılsa saraydan çıkamaz, kendi başına bir yere gidemezdi. Muhtemelen arkadaşlarımdan birinin ya da birkaçının yanındaydı. Güvende olduğuna emindim.

💬

Dar kıyafetlerden kurtulup rahat bir şeyler giydikten sonra yatağın sağ tarafına uzandım. Ben yan bir şekilde uzanıp dışarıyı izlerken Quincy de üzerini değiştirmiş ve yatağın diğer ucuna uzanmıştı. Yatak oldukça büyük olduğundan bedenlerimiz de birbirinden fazlasıyla uzaktı. Uykum yoktu, yine de elimi yanağımın altına koyup gözlerimi yumduğumda her an uykunun içine çekilecekmişim gibi hissetmiştim. Ben öylece gözlerim kapalı uzanırken Quincy’nin çoktan uykuya daldığını fark etmek gülümsememe neden oldu.

💬

Tepede olan güneşi batırmayacak kadar kısa bir zaman uyusam da gözlerimi açtığımda dinlenmiş ve iyi hissediyordum. Aramızda hâlâ mesafe olsa da Quincy ile yüz yüze olmak beni çok kısa bir an duraksattı. O da uyurken benim gibi yatakta dönmüş olmalıydı. Hâlâ uyuyordu ve huzurlu bir uykuda olduğu belli oluyordu. Kalkıp akşam için hazırlanmak istesem de bir süre daha onun yüzünü izledim.

💬

Hiç âşık olmamış, birine karşı yoğun duygular hissetmemiştim. Öyle ki Quincy ile evlenmek bana bu fırsatı kaçırıyormuşum gibi de hissettirmemişti. Sanırım bu önceliği farklı şeylere vermemden kaynaklanıyordu. O hayatımda tanıdığım en iyi adamlardan biriydi. Bazen bana karşı olan o isyanını hissetsem de hiçbir zaman konuyu uzatmıyor, çözülemez bir hâle getirmiyordu. Aksi ikimiz için de oldukça zor olurdu. Evliliğimizin üzerinden geçen bu bir yıllık süreçte hiç onu daha farklı şekilde sevmeyi denediğim bir an olmamıştı. Ben Morwenna’ydım, o da Quincy ve bizim iyi bir arkadaşlığımız vardı.

💬

En azından benim için öyleydi ve bunun değişmeyeceğinin farkındaydım. Onu benden kurtarmanın bir yolunu bulmalıydım. Benden kurtulmalı, ona çok daha iyi gelecek biriyle tanışmalı, gerçek bir aile kurmalıydı. Hak ettiği buydu. Benimle birlikte bir bilinmezliğe sürüklenmesini istemiyordum. Böyle olmamalıydı.

💬

Uyanmaması için sessizce, yavaş hareketlerle yataktan kalkıp üzerimi değiştirmek için dolaba yaklaştım. Uzun kolları tülden, göğüs kısmında elmaslar ve gümüş işlemeler olan beyaz elbisemi giydikten sonra uzun eteğini arkaya atarak aynaya yaklaştım. Saçlarımı taramak ve zarif, gümüş tacımı takmaktan başka bir şey yapmadım. Parmağıma az miktarda döktüğüm yağı boynumun iki yanına dokundurup parmaklarımla dağıtırken odadan çıktım. Bu yağı kendim özel olarak hazırlıyordum, koku bir süre sonra benimle bir bütün haline gelmişti.

💬

Odası bizimkiyle aynı katta olan Lea’yle koridorda karşılaştım. Beni gördüğünde gülümseyerek yaklaştı. Bir süre öncesine kadar arkadaşlarımla ne kadar çok eğlendiğimi, her günümüzün neşeyle geçtiğini anımsadım. Birlikte o kadar çok anımız vardı ki şu an onları doğru düzgün göremiyor olmak beni üzüyordu. Eski günlerimizi şimdiden özlüyordum. Bir daha ne zaman birlikte bir şeyler yapabilecektik?

💬

Koluma girdiğinde ondan önce davranıp, “İyisin, değil mi?” diye sormam onu şaşırttı.

💬

Kolumu okşadı ve “İyiyim,” dedi gülümseyerek. “Daha iyi olacağız.”

💬

Başımı yavaşça sallarken bakışlarımı merdivenlere çevirdim. Basamakları inerken gözlerim sarayın büyük avlusundaydı. İçerideki kalabalık dikkatimi çekti. Diğer soylar toplanmaya başlamış gibi görünüyordu. “Herkes gelmiş mi?”

💬

Lea da benim gibi etrafı inceledi. “Henüz değil. Parslar ve Mor Leylekler gelmedi, onları bekliyorlar.”

💬

“Desene önce Basiliskler damladı,” dedim keyifsiz bir gülüşle. “Satir Boynuzu soyunun yok olması hepsini korkutmuştur.”

💬

Lea bakışlarını yüzüme çevirip, “Bizi de öyle,” deyince ona baktım. “Tanrı Cyril’dan korktukları için belli etmemeye çalışıyorlar ama panik halindeler. Orada değildim, bir soyun yok oluşunu görmedim, görmek de istemezdim.”

💬

“Öylece yok oldular,” diye mırıldandığımda basamakların sonundaydık. “İçinde olduğumuz durum buna üzülmemizi, şaşırmamızı ya da korkmamızı bile engelliyor. Herkes kendi soyunun, kendi hayatının derdine düştü.”

💬

Lea bu söylediğime bir cevap vermedi. Bakışlarım sarayımızın büyük kapısından içeri giren Mor Leylek soyundaki tanrılara çevrildi. En önde yürüyen Enzo’nun yüz ifadesini gördüğümde kaşlarım çatıldı. Öfkeli görünüyordu. Onu ilk defa böyle görmek bende merak uyandırdı. Babam ve Ansel onları gördüğünde karşılamak için adımlarının yönünü değiştirirken ben Enzo’ya daha yakındım. Beni uzaktan görse de selam vermemişti, bu yüzden yanımdan geçip gitmesini beklemek için adımlarımı durdurdum.

💬

Tam yanımdan geçecekken geri adımlar atan başka bir soya bağlı tanrıyla çarpıştı, bedeni bana doğru meyletti. Olası bir düşüşe karşı Enzo’nun kolunu tuttuğumda göz bebeklerim aniden genişledi ve sarsıldım. Rüzgâr sertçe esip beni onun zihnine taşıdığında şaşkındım. Kendimi bir anda dünkü toplantının yapıldığı salonda buldum. Enzo’nun zihninden çıkmak için kendimi geri çekeceğim anda yaşanan bir bağrışma dikkatimi çekti ve bakışlarımı masanın etrafına toplanan tanrılara çevirdim.

💬

Enzo bir anda ayağa fırlayıp, “Sizin yüzünüzden!” diye bağırdı. “Bu ritüelde ısrarcı olmasaydınız böyle bir şey yaşanmayacaktı!”

💬

Kurduğu cümleler beni afallattı.

💬

Bu kez babam ayaklandı ve “Onların yerinde olmadığınıza şükredin!” diye bağırdı. “Sayemizde bir ipucu edindiniz!”

💬

Ardından her ağızdan bir ses çıkmaya başladı ve salondaki kargaşa büyüdü. Bu da neyin nesiydi? Biz dün böyle bir sahne yaşamamıştık ki? Üzerimdeki şaşkınlığı atamadan Enzo’nun zihninden hızla püskürtüldüm. Enzo sanki zihnine girdiğimin farkında değilmiş gibi duruşunu dikleştirip kolunu geri çekerek benden uzaklaştı. Arkasından öylece bakakaldım.

💬

Neden zihninde böyle bir anı vardı?

💬

Dün yaşananları hızla kendi zihnimden geçirdim fakat kesinlikle böyle bir an yaşanmamış, kavga edilmemişti. Benim hafızamda mı bir sorun vardı? Lea’ye doğru döndüm, ona sormak için hazırlanmışken Siyah Mantar soyunun öncüsü olan Tanrı Cian ile göz göze geldim. Bana bakışlarındaki öfkeye anlam veremedim. Kızının ritüele katılmasından dolayı olabileceğini düşünsem de az önce yaşananlar kafamı allak bullak etmişti.

💬

Bakışlarımı Cian’dan ayırıp Lea’ye baktım ve “Lea,” dedim sakin olmaya çalışarak. “Senden bir şey isteyebilir miyim?”

💬

Lea yüz ifademi gördüğünde şaşırsa da “Tabii,” dedi. “Yapabileceğim bir şeyse yardımcı olurum.”

💬

“Sadece birkaç saniyeliğine de olsa zihnine girmeme izin verebilir misin?” diye sormam onu daha büyük bir şaşkınlığa sürükledi.

💬

“Zihnime mi girmek istiyorsun? Neden ki?”

💬

“Dünkü toplantımızda neler yaşandığını görmem gerek. Söz veriyorum başka hiçbir anına uğramayacağım,” dediğimde gözlerini kırpıştırarak bana baktı.

💬

“Sen hatırlamıyor musun ki?” diye sorarken sesini alçaltmış, bana bir adım yaklaşmıştı.

💬

“Lütfen,” diye mırıldandım. “Sonra anlatacağım.”

💬

Lea isteğime anlam veremese de başını sallayıp bana daha da yaklaştı ve elini uzattı. Beklemeden onun elini tutarak gözlerimi yumdum. Yakın bir zamanda yaşandığından kendimi o anın içine sürüklemem uzun sürmedi. İşte yine o salondaydım, herkes masanın etrafına toplanmıştı. Bu kez onlara yaklaşıp tüm dikkatimi konuşulanlara verdim.

💬

“Anlaşılan bir tek sen farklı bir yere gitmişsin,” diyen Lior’du. Evet, bu kısmı hatırlıyordum. Sonrasında bildiklerimi, bana söylenenleri anlatıyordum.

💬

Her şeyin normal ilerlediğini fark edince Lea’nin zihninden çıkmak istedim ama yine bir şey beni durdurdu. Arianwen oğlunu soruyordu, ben sorduğumu fakat cevap alamadığımı söylüyordum. Buraya kadar her şey normalken Lior bir anda ayaklanıyordu ve kendimi yine bir kavganın ortasında buluyordum. Kendimi yaşanmadığına emin olduğum bir anın içinde bulmanın şaşkınlığıyla Lea’nin zihninden hızla sıyrılıp âna döndüm. Neler oluyordu?

💬

Lea, “Morwenna,” dediğinde şaşkın bakışlarım onu buldu. “Bir sorun mu var?”

💬

“Dünkü kavgadan sonra ne oldu?”

💬

Lea kaşlarını çattı. Bir süre gözlerime baktıktan sonra, “Basilisklerin her zamanki taşkınlıkları,” diye homurdandı. “Tartışma büyüyünce baban onları saraydan çıkarttırdı.”

💬

Gördüklerim sadece görüntüden ibaret değildi, gerçekten yaşanmış gibi anlatıyordu. Eğer sadece Lea’nin zihnindekileri bilseydim unutmuş olabileceğimi, yorgunluktan bazı kısımları hatırlamıyor olabileceğimi düşünürdüm fakat Enzo’da gördüklerimle Lea’nin zihnindekiler de birbirinden farklıydı. Panikle etrafıma bakındım, gözlerim babamı aradı ama onu göremedim. Babamı arayan gözlerim diğer merdivenlerin korkuluğuna yaslanmış, kuzeni Josh ile konuşan Lior’da takıldı.

💬

Onun zihnindekiler de farklı olabilir miydi?

💬

Kendime sonucunu düşünme payı bırakmadan hızlı adımlarla ona yaklaştım. O bir uçta ben bir uçta olduğumdan başta ona doğru ilerlediğimi fark etmedi ama bakışları olduğum yöne kaydığında ve gözlerimi ona dikmiş hızla yürüdüğümü gördüğünde kaşları çatıldı. Konuşmayı kestiği için kuzeni de onun bakışlarını takip ederek bana baktı. Lior’a tam olarak ne söyleyeceğimi planlayamadan kendimi onun tam karşısında dururken buldum.

💬

Tek kaşını kaldırarak bana baktığında, “Konuşmamız gerek,” demem yüzündeki alaycı ifadenin büyümesine neden oldu. O da bana öfkeyle bakıyordu ama buna hemen bir anlam yükleyemezdim. O zaten her zaman bana böyle bakıyordu.

💬

“Konuş,” dediğinde dişlerimi sıkarak, “Yalnız,” dedim sertçe.

💬

Kuzeni Josh gözlerini devirip, “Yüzsüzlük tüm soyu etkilemiş,” diye söylenince bakışlarım hızla ona döndü.

💬

“Dilin yerinde kalsın istiyorsan çeneni kapalı tut,” dediğimde kaşlarını kaldırarak baktı. “Uzaklaş hadi, sonra yapışırsın kuzenine.”

💬

Bana doğru bir adım attığında Lior kolunu ileri uzatıp göğsüne bastırdı. “Sen git, birazdan gelirim.”

💬

Yılışık Josh dik dik bana bakarken kuzeninin lafını dinleyerek uzaklaştığında ona alaycı bir tavırla baktım. Bu daha çok sinirini bozmuş gibi görünse de bir şey demedi. Deseydi de onu küçük bir göl turuna çıkararak susturabilirdim.

💬

Bakışlarımı, “Ne söyleyeceksen söyle,” diyen Lior’a çevirdim.

💬

Bu tavrı sinirimi bozuyor olsa ve ona karşılık vermek istiyor olsam da şu an yapamazdım. Öncesinde istediğim cevapları ondan almam gerekiyordu. Daha çok öfkelendirecek olursam işi inada bindirirdi ve onların soyundan bir başkasına bunu teklif edemezdim. Gerçi onun da kabul etmeyeceğini biliyordum, sadece şansımı denemek istiyordum.

💬

“Sorulara kısa ve net cevaplar verirsen bu konuşma da kısa sürer,” dediğimde üst kısmında dövme olan kaşı havalandı. “Dün toplantıdaki kavgayı hatırlıyor musun?”

💬

Böyle bir soru beklemediği yüz ifadesindeki değişimden belli oluyordu. “Evet.”

💬

Gözlerim kısıldı. Hiç değilse uzatmadan direkt cevap vermişti ama onun bahsettiği kavga hangisiydi? Benim zihnimde onlarınkinin aksine herhangi bir kavga sahnesi yoktu. “Peki bu kavga seninle benim aramda mıydı?”

💬

Onun da gözleri tıpkı benimkiler gibi kısıldı. “Amacın ne senin? Neden bunları soruyorsun?”

💬

Ters bir cevap vermemek için dilimi ağzımın içinde döndürerek birkaç saniye bekledim. “Önce soruma cevap ver,” dedim sakin olmaya çalışarak. Onunla konuşmaya bile katlanamıyordum ve şu an zorunda olmak beni sinir ediyordu. “Vermek istemiyorsan birkaç saniyeliğine de olsa zihnine girmeme izin ver.”

💬

Durdu, sonra etrafımızdakilerin dönüp bize bakmasına neden olacak şekilde gür bir kahkaha attı. “Zihnime girmene izin mi vereyim?” Gülmeye devam etmesi öfkemi artırırken yumruklarımı sıktım. “Sen de geri dönerken aklının yarısını bıraktın sanırım. Karşında kim var? Ben. Bana böyle bir soru sorduğuna göre gerçekten kafan-“

💬

Aniden kolunu tutup onu kendime çektiğimde siyah gözlerinde uzaktan belli dahi olmayan o göz bebeklerinin genişlediğini gördüm. Onun zihnine girmem, diğerlerinin zihnine girmekten çok farklıydı çünkü bir uçurumdan kayalara çarpa çarpa düşüyormuşum, bedenimde kesikler açılıyormuş gibi hissettim. Diğer hiçbir noktaya dokunmadan kendimi aradığım âna sürükledim. Beni itmesini, geri püskürtmesini bekledim ama yapmadı. Ben zihnini ele geçirirken öylece durdum.

💬

Üçüncü kez aynı sahneleri izledim. Her şey son âna kadar normaldi. Her şey benim hatırladığım gibiydi. Toplantı bitmişti, tanrılar saraydan ayrılmak için salondan çıkıyorlardı. Lior da salondan çıkacaktı ve ben zihninden dışarı süzülecektim ama bakışlarım salonun bir noktasına dokunduğu anda tüm bedenim elektrik akımına kapılmış gibi titremeye başlamıştı. Orada, salonun bir köşesinde herkesten uzak duran, yanından geçip giden insanların dönüp ona bakmadığı adamı görünce Lior’dan önce ben kendimi dışarı attım.

💬

O geri çekilmeden kolunu hızla iterek birkaç adım gerilediğimde göz göze geldik ve öfkeli ifadesi bakışlarımı görünce duruldu. “Onu gördün mü?” diye sorarken resmen kekelemiştim.

💬

Kaşlarını çattı, “Sen nasıl,” dedi, sonra durdu. “Kimi gördüm mü?”

💬

Dudaklarımdan, “Leif,” döküldüğünde bana anlamsızca baktı.

💬

“Dalga geçiyordum ama senin gerçekten kafan yerinde değil,” dedi ciddi bir ifadeyle. “Evet, gördüm, dün gömerlerken sen de oradaydın.”

💬

Geri geri adımlarken, “Bir terslik var,” diye mırıldandım kendi kendime. Yaşadığım şok öyle büyüktü ki sonrasında mırıldandığım şeyleri kendim bile anlayamamıştım.

💬

Arkamı dönüp gitmek için birkaç adım atmıştım ki kolumu tutarak beni durdurdu. “Ne olduğunu söyle.”

💬

Hiçbir şeye odaklanamadığım gibi ona da odaklanamadım. Gözlerim avludaki onlarca tanrının yüzüne tek tek dokundu, herkesin her hareketini izledim. Tüm sesler birbirine karıştı ve zihnimde girdap gibi bir uğultu büyüdü. Enzo’nun da Lea’nin de zihninde onu görmemiştim. Belki oradaydı ama diğerlerine o kadar çok odaklanmıştım ki onu fark edememiştim. Zihinlerinde yer edinmişse nasıl oluyordu da hiçbiri onu hatırlamıyordu?

💬

“Ne oluyor burada?” diye soran Quincy’nin sesini duyduğumda başımı kaldırıp bize yaklaşan adama baktım. Çatık kaşlarla Lior’a ve kolumu tutan eline bakıyordu. En son baktığı yer yüzüm oldu ve yüz ifademi görünce bir şeylerin yolunda gitmediğini anlamış olmalı ki adımları hızlandı. O yanımıza gelene kadar Lior da ben de hareket etmemiştik. Yanımıza geldiğinde Lior’un kolunu tutup hızla iterek elini çekmesini sağladı. Ardından kolunu belime sarıp beni kendi çekti ama bakışları hâlâ Lior’un yüzündeydi.

💬

“Bir sorun var,” diye fısıldadığımda Quincy’nin bakışları yüzüme indi. Lior ise Quincy’nin tavrını zerre önemsememiş, inatla bakışlarını yüzümden çekmemişti.

💬

Quincy bir anda, “Ona bir şey mi yaptın?” diye parlayarak ileri atıldığında Lior yerinden kıpırdamadı ama ben hızla Quincy’nin kolunu tutarak onu durdurdum.

💬

“O çirkin sesin kulaklarımı tırmalamaya başladı,” dedi Lior dik dik Quincy’ye bakarak. “Sesini kes de ne olduğunu anlayabileyim.”

💬

Quincy, Lior’a karşılık vermek için hareketlense de bunlarla vakit kaybedemeyeceğimi bildiğimden, “Babamı bulmam gerek,” diyerek koşar adımlarla ilerleyip onlardan uzaklaştım. İkisi de muhtemelen arkamdan bakakalmışlardı ama onların boynuz tokuşturmasını izlemekten daha önemli bir meselem vardı.

💬

Telaşla babamı arayan gözlerim onu giriş kapısının orada buldu. Ona doğru koşarken birçok tanrıya çarptım, her çarptığım bedenin zihnine istemeden saniyelik de olsa uğradım, hepsinin zihninde o salonu ve salonun bir köşesinde ruh gibi dikilen, kimsenin görmediği Leif’i gördüm. Bu korkumu da paniğimi de artırdı. Kalbim öyle hızlı çarpıyordu ki babamın yanına ulaşamadan düşüp bilincimi kaybedecekmiş gibi hissediyordum.

💬

Ki son anda arkamdan koşan Quincy beni yakalayıp tutmasaydı düşecektim.

💬

Babam bir sorun olduğunu anlayıp bana yaklaşırken, “Ne oldu?” diye sordu. “Neden bu haldesin?”

💬

İki büklüm olmuş bir şekilde ayakta duruyordum, Quincy’nin karnıma sarılı kolu beni ayakta tutuyordu. Bedenimi dikleştiremesem de başımı kaldırıp babama alttan bir bakış attım. “Leif,” dedim nefes nefese. “Yanlış olan bir şeyler var.”

💬

Babamın kaşları çatıldı. “Leif mi? Marcellus’ın oğlu mu?”

💬

Neredeyse bütün tanrılar etrafımıza toplandığı için bedenimi dikleştirmeye çalıştım. Zar zor da olsa bunu başarabilsem de kafamın içindeki o baskıcı çınlama sesi hâlâ oradaydı. Çok fazla zihne girmiş, çıktığım her zihinden sonra biraz daha tükenmiştim. Dengeyi bozan şeyin tam olarak ne olduğunu anlayamıyordum.

💬

“Etrafına bir bak,” dediğimde babamın yüzü gerildi, kaşlarını daha sert çattı. “Bize nasıl baktıklarına bir bak. Hepsinin zihniyle oynanmış.”

💬

Son cümlem tanrıların hep birlikte konuşmasına, sarayın içinde güçlü bir uğultu oluşmasına neden oldu. Babam bana bir adım daha yaklaşırken gözlerini dediğim gibi etrafımızdaki tanrıların yüzüne dokunduruyordu. “Tanrıların zihniyle oynayamazsın,” dedikten hemen sonra gözleri kısıldı, duraksadığını gördüm. “Leif’le bunun ne ilgisi var? O ölü bir tanrı.”

💬

Başımı iki yana sallarken beni tutan Quincy’den uzaklaştım. “Dün Tanrı Enzo’yla ettiğiniz kavgayı hatırlıyor musun?” diye sormamla babam yüzüme bakakaldı. Enzo’nun homurdandığını duydum, yakınımızdaydı. “Hatırlamıyorsun değil mi? Çünkü böyle bir şey yaşanmadı ama onun zihninde dünkü toplantıda kavga ettiğimiz anlara ait sahneler var.”

💬

Enzo, “Yaşanmadı mı?” diye bağırarak sorunca babamın gözleri hızla ona çevrildi. “Saygısızlığı bir yere kadar tolere edebilirim fakat düpedüz yalan söylüyorsunuz!”

💬

Enzo bağırsa da babam sakince onu izliyor, olanları anlamaya çalışıyordu. “Baba,” dediğimde bakışları yavaşça bana döndü. “Lea’nin zihninde de dün Basilisklerle kavga ettiğimiz anlar var. Kavga mı ettik? Senin hatırladığın da bu mu?”

💬

Bir şey söylemedi ama ben cevabı onun bakışlarından alabildim. Herkes farklı bir şey hatırlamıyordu, bu kişiye özel değildi. Her soy farklı anılara sahipti. Bu yüzden babam da Lea’yle aynı şeyleri hatırlıyordu. Ne yapacağımı bilemediğimden omuzlarım çöktü, öylece babamın gözlerinin içine baktım. Her kafadan bir ses çıkıyordu ama şu an onlara odaklanabilecek halde değildim. Birinin bana inanmasına, yardım etmesine ihtiyacım vardı. Şu an herkesin delirdiğimi düşündüğüne emindim.

💬

“Morwenna, söylediklerin-“

💬

Babamın cümlesine devam etmesine izin vermeden, “Gidip kendi gözlerimle göreceğim,” dedim ve etrafımdaki tanrıları iterek sarayın kapısına ilerledim.

💬

Arkamdan, “Nereye gidiyorsun?” diye bağıran babamı önemsemedim.

💬

Ya Leif ölmemişti ya da bir şekilde ruhu bağlantı kurmaya çalışıyordu. Tanrıların ruhları bağlantı kurar mıydı? Hiç böyle bir şey yaşandığını hatırlamıyordum. Sadece Lance’in bu evrene bir ruh olarak geldiği ve bedenine tekrar yerleştiği örneği vardı. Onu bir ruhken görebilmiştim. Leif’te de böyle bir durum olsa görmem gerekmez miydi? Neden sadece zihinlerde kendine bir yer edinmişti?

💬

Saraydan çıkıp mermer yolda ilerlerken gölün kıyısında duran tanrılara, “Atımı getirin!” diye bağırdım. Tanrılardan biri söylediğimi duyar duymaz koşmaya başladı.

💬

Babam öyle bir, “Morwenna!” diye bağırdı ki adımlarımın aniden kesilmesi bir yana gölün yüzeyinin bile dalgalandığını gördüm.

💬

Mermer yolun ortasında durup bedenimi sarayın kapısında dikilen babama çevirdim. “Ne söylersem söyleyeyim hiçbiriniz bana inanmayacaksınız, inanmamakta haklısınız çünkü elinizde değil,” derken babamınki kadar olmasa da benim de sesim gür çıktı.

💬

“Söylediklerin mantıklı gelmiyor,” dedi babamın arkasında duran Tanrıça Jasmine. “Ne yani, Leif yaşıyor ve zihinlerimizle mi oynuyor? Bu çok fazla Morwenna.”

💬

“Sanki diğer her şey normalmiş gibi,” diye mırıldandım kendi kendime. Diğerleri hareket etmese de babam bana yaklaştı. Sessizce onun adımlarını takip ettim.

💬

Babam, “Öldüğünü hepimiz gördük,” dedi aramızda birkaç adımlık mesafe kaldığında. “Oraya gittiğinde ne bulmayı bekliyorsun?”

💬

“Bedeni hâlâ oradaysa bile ruhuyla ilgili bir sorun var,” diye diretirken kaşlarım çatıldı. “Bunu düzeltmenin bir yolunu bulamazsak bir süre sonra tüm anılarımız değişebilir ve bu iç savaşa neden olur. Enzo’nun sırf dün kavga ettiğinizi sandığı için öfkeyle baktığını görmüyor musun? Ya daha büyük bir şey olursa?”

💬

Bir süre söylediklerimi düşündükten sonra, “Bunu biz olmadan çözemezsin,” deyince bir şey söylemedim çünkü haklıydı. Daha ne olduğunu bile anlamamışken bunu zaten yapamazdım. “Gidip kontrol et, Duane ve Kaida seninle gelsin.”

💬

Reddederek konuşmayı uzatmak istemediğimden, “Tamam,” diyerek kabullendim.

💬

İkimiz de aynı anda arkamızı döndük. Babam saraya dönerken ben de kıyıda beni bekleyen atıma doğru ilerledim. Ata binip elbisemin eteklerini düzelttiğim sırada Duane ve Kaida da koşarak yanıma gelmişlerdi. Bir elimle dizginleri tutup diğer elimle atımın boynunu okşarken Duane ve Kaida için de bir at getirmelerini bekledim. Neyse ki çok uzun sürmemişti, aksi halde beklemeden yola çıkmış olurdum.

💬

Kaida’nın, Duane’in arkasına binip kollarını beline sardığını görünce atımı hareket ettirdim ve yola koyuldum. Çok geçmeden atım dörtnala koşmaya başladı. Şehrimizden uzaklaştığımızda sınırlarımızın dışındaki olağan dışı durumları da görme şansım oldu. Sol tarafımda kalan bir dağın tepesine büyük bir yıldırım düştü, oluşan patlamada kayaların yeryüzüne yağmur gibi yağdığını uzaktan bile net şekilde görebiliyordum. Birkaç dakika sonrasında ise anormal bir yağış başladı, yine anormal bir şekilde birkaç dakika sonra yağış durdu.

💬

Saraydayken tüm bunları fark etmek zordu, dışarı çıkıp kendi gözlerimle görmek ise çaresiz hissettiriyordu. Her şeyin aynı anda yaşanıyor olması hepimizin kafasını karıştırdığı gibi vakit kaybetmemize de neden oluyordu. Tılsımlar için harekete geçecekken yeni bir olayın patlak vermesi büyük talihsizlikti. Üstelik bu göz ardı edebileceğimiz bir şey de değildi. Babama da söylediğim gibi bu zihin olayları farklı bir boyut kazanabilir, soyları düşündüğümüzden çok başka bir kaosun içine sürükleyebilirdi.

💬

Abal Sunağı’nı uzaktan gördüğümde olanları hatırlamak ürpermeme neden oldu. Yolda yakalandığımız dakikalık yağışlar yüzünden ıslandığımdan rahat hareket edemiyordum. Atlarımızı sunağın sınırlarına sokmadık, sonuçta bir mezarlıktı. Atımı büyük meşe ağaçlarından birinin yanında durdurduğumda arkadaşlarım da hemen arkamda durdu. Gözlerimi sunaktan ayırmadan attan inip yine gözlerim aynı noktadayken atımın boynunu okşadım.

💬

Kaida’nın, “Mezarlığımızın insan mezarlıklarından farklı olduğuna bu kadar sevineceğimi düşünmemiştim,” diye mırıldandığını duydum.

💬

Evet, insan mezarlıklarından farklıydı. Bizler ölen tanrılarımızın bedenlerini uzun, dikdörtgen bir kutunun içine koyup mühürlerdik. Mührü enerjimiz oluştururdu ve bu mühür onların etrafını sararak bedenlerini korurdu. Dikdörtgen kutu toprağa dik bir şekilde gömülür, üst kapakçığı kapatılırdı ve tanrılar sonsuz bir uykuya yatmış olurlardı. O kapakçığın üzerine de taş küpler koyar, küplerin üzerinde mum yakardık. Dün ölen hiçbir tanrı için henüz küp konmamıştı, kapakçığı açıp içini kontrol etme şansımız vardı.

💬

“Yağmur bizi yavaşlattı,” dedim Abal Sunağı’na yaklaşırken. “Elimizi çabuk tutmalıyız.”

💬

Mezarların arasından geçip sunağa yaklaşırken gözlerim Marcellus ve ailesine ait mezarlardaydı. Satir Boynuzu soyuna öncülük eden aileydiler, bu yüzden onların olduğu alanı ayrı tutmuştuk ve kapakçıkların üzerine renkli taşlar bırakmıştık. Leif’in bedeninin en sola koyulduğunu hatırlıyordum, hızlı adımlarımı sola yönelttim. Göğsümde tuhaf bir çarpıntı vardı. Ne görmek istediğimi kendim bile bilmiyordum.

💬

Duane önüme geçip eğilince Kaida’yla birlikte tam arkasında durduk. Duane elini ahşap kapağa bastırdı ve beyaz bir ışık yayıldı. Mühürlenen kapağı açıp yavaşça kaldırdığında nefesimi tutarak bir adım attım. Bakışlarım beklentiyle aşağı indi. Dik bir şekilde ahşap kutuya yerleştirilen Leif’in kafasını gördüğümde o tuhaf his tüm bedenimi kuşattı. Bedeni buradaydı, kaybolmamıştı. O halde gördüğüm ruhu muydu?

💬

“Bu ne anlama gelir?” diye soran Kaida’ya bakamadım.

💬

Duane bana baktığında gözlerimi açıp kapattım ve o da mesajı almış gibi kapağı tekrar yerine oturtturdu. O yeniden kapağı mühürlerken hâlâ aynı noktaya bakıyordum. Harrison’ın bu konuda bir şeyler bilebileceğini düşünüyordum çünkü Lance konusunda bana yardım eden de oydu. Beden burada olduğuna göre de sorun ruhtaydı. Asıl kafamı karıştıran neden onun ruhu olduğuydu. Ritüele katılmasıyla ilgisi olabilir miydi? Sonuçta söz konusu öfkeli bir ruhsa, bu ruhun Marcellus’a ait olmasını beklerdim.

💬

“Saraya dönelim,” deyip arkamı döndüm. Duane de işini bitirip ayaklanmıştı.

💬

Atlara doğru ilerlerken o anlık yağışlardan birine daha yakalandık. Bu kez arkamdan gelen arkadaşlarımın konuşmalarını duyamayacağım kadar şiddetli ve uğultuluydu. Elbisemin eteklerini avuçlarıma toplayıp adımlarımı hızlandırdım. Atlar da bu yağışlardan bizim kadar, hatta bizden daha çok etkilenmişlerdi. Yağmur duruncaya dek yavaş ilerlememiz gerekecekti. Saraya varma süremizin artması eminim ki babamı huzursuz edecekti.

💬

Ağacın altında duran atımın yularını elime aldığım esnada Kaida’nın, “Morwenna, eğil!” diye bağırdığını duydum.

💬

Arkamı dönmekle arkadaşımın sözünü dinlemek arasında kaldığım saniyelerde kuvvetli bir rüzgâr hissettim. Hızlı bir refleksle eğildim ve eğilmiş şekilde arkamı döndüm. Arkamı dönmemle de bir şey rüzgâr gibi üzerimden atlayarak geçti. Yağmur damlaları yüzümü yıkarken irileşmiş gözlerle bana doğru koşan arkadaşlarıma baktım. Bu bakış uzun sürmedi, ıslandığı için ağırlaşan elbisemin eteklerini savurarak önüme döndüm ve bir silüet gibi hızla koşan bedene baktım.

💬

“Bu Leif!” diye bağırdı Kaida. “Nasıl olur?”

💬

“Leif mi?” diye sorarken şaşkınlıktan kekelemiştim. Gittikçe uzaklaştığını fark edince, “Acele edin, yakalayalım!” diye bağırdım.

💬

Hiçbir şeyi mantığıma oturtamamışken kendimi atımın üzerinde Leif’in ardından dörtnala ilerlerken buldum. Yağmur yüzünden gözlerimi kısmak zorunda kalıyordum ve bu görüşümün de bulanıklaşmasına neden oluyordu. Normal bir hızda koşmuyordu, koşarken bacakları öyle hızlı hareket ediyordu ki kıvrımlarını seçemiyordum. Yaşıyor olması bir yana mühürlü kutudan nasıl çıkmıştı? Yaşıyor olsaydı da bunu fark etmemiz gerekirdi.

💬

“Leif, dur!” diye bağırdım arkasından. Aramızdaki mesafe bir anlığına azaldı ve ona seslendiğimde koşmaya devam ederken omzunun üzerinden bana baktı. O an onun yüzünü ilk kez gördüm ve bedenimden sarsıcı bir ürperti geçti.

💬

Teni mosmordu, gözleri yoktu; gözleri yerlerinden çıkmış gibiydi. Bir şey söylüyor gibi ağzı hareket ettiğinde de dişlerinin diken gibi sivrileştiğini gördüm. Ona ne olmuştu? Tekrar önüne döndü ve bu kez mümkünmüş, bu onun için normalmiş gibi daha hızlı koşmaya başladı. Duane de ben de atlarımızı daha hızlı koşmaları için zorlasak da aradaki mesafe oldukça açılmıştı. Yağmurun durmuş olması en azından ne yöne koştuğunu görmemizi sağlıyordu.

💬

Hızımızı hiç kesmediğimizden mesafe olsa dahi onu şehre kadar kovaladık. Bizim şehrimize gidiyor olduğunu anlamak içimde büyük bir korku oluşturdu. Normal değildi, kendinde olmadığı, hatta çok farklı bir şeye dönüştüğü belliydi ve şehrimize girmek üzereydi. Bir elim saçıma gitti, dizginleri sıkıca tutarken saçımdan bir tel kopardım. Elimi hızla salladığımda saç teli Cerberus Çemberi’ne dönüştü.

💬

Duane’in, “Ne yapıyorsun?” diye sorduğunu duysam da konuşmak için vaktim yoktu. Şehri çevrelen kalkanın arkasındaki tanrılar çoktan yaklaşan tehlikeyi sezmişlerdi.

💬

Cerberus Çemberi’mi kaldırıp tüm gücümle ileri savurduğumda gökyüzünde çakan şimşek yeryüzünü aydınlattı. Bıçaklarla çevrili ölüm çemberim rüzgârı yararak Leif’e doğru ilerledi. Amacım onu yaralayarak durdurmaktı. Şanslıysam başarabilirdim fakat olur da bir işe yaramazsa kaosa engel olamayacaktım. Cerberus Çemberi’m Leif’e yaklaştığında Leif’in kafası yüz seksen derece dönünce donup kaldım. Son anda sağa doğru kaydı ve çember kalkanımıza saplanıp kalkanın cam gibi çatlamasına neden oldu. Çemberim de patlayarak yok olmuştu.

💬

“Kahretsin!” Atımı hızlanması için zorlarken, “Geçmesine izin vermeyin!” diye bağırdım.

💬

Sınırları koruyan tanrılar bir an ne yapacaklarını bilemeyerek birbirlerine baktılar, ardından kendi silahlarını çıkarıp bir araya toplanarak Leif’in önüne bariyer ördüler. Leif’in yüzünü görmüş olmalılar ki hepsinin yüz ifadesi değişmişti. Bir saç telimi daha silaha dönüştürdüğüm sırada Leif ürkütücü bir çığlıkla tanrılara saldırdı. Kollarını hızla sallıyor, onları savuşturmaya çalışıyor, kaçmak için alan arıyordu. Artık kalkandan geçmiş, şehrin sınırlarına girmişti.

💬

“Tutun onu!” diye bağırırken artık onlara çok yakındım. Leif’in üç tanrının arasından bir yılan gibi kıvrılarak koşmaya başladığını gördüğümde öfkeyle, “Yolu açın!” diye bağırdım. “Güçleriniz ne güne duruyor?”

💬

Tanrılar iki yana çekildiğinde bir rüzgâr gibi atımla aralarından geçtim. Cerberus Çemberi’mi bir kez daha ona fırlatmıştım ama yine kaçmayı başarmıştı. Kargaşayı duyanların saraydan çıktığını görebiliyordum. Leif bağırarak koşarken tüm gözler ondaydı. Quincy’nin diğer tanrıları iterek öne çıktığını, mermer yolda ilerlerken bize baktığını ve diğerleri gibi ne olduğunu anlamaya çalıştığını gördüm.

💬

Yeni bir Cerberus Çemberi yaratırken, “O Leif değil, öldürün!” diye bağırdım saraya doğru. “Yerleşim alanına girmemeli!”

💬

Quincy sözlerimi duyduğu anda koşmaya başlamıştı. Diğer tanrıların da panikle koştuğunu fark etmiştim ama odağım çoktan Leif’e dönmüştü. Leif mermer yolun kıyıya bağlanan ucuna varamadan herkes karaya ulaştı, şehre giden yolu kapattılar. Sadece bizim soyumuzun değil, diğer soyların da silahlarını kuşandığını gördüm. Callum bir rüzgâr yaratarak onun hızını kesmeye çalışsa da başarılı olamadı.

💬

Attan atlayarak onlara doğru koştum. Quincy bir mızrağı andıran silahını Leif’e doğru sallarken Lior’un da baltasını savurduğunu gördüm. Sadece ikisi Leif’e saldırıyor, diğerleri tetikte bir şekilde bekliyorlardı. Babamın elini Leif’e doğru uzattığını gördüğümde adımlarım yavaşladı. Beyaz bir ışık saçan halat Leif’e ilerledi. Cerberus Çemberi’mi kaldırıp gözümü bir canavara dönüşmüş tanrıya diktim. Onu öldürmekten başka şansımız yoktu.

💬

Cerberus Çemberi’mi fırlattığım anda çemberin yarattığı rüzgâr dikkatini dağıttı. Bu babamın gönderdiği halatın onun bedenini sarmasını sağlasa da hesaba katamadığım şey yakınında duran Quincy’ydi. Leif bağırarak Quincy’yi tutup önüne çektiğinde gözlerim irileşti, donup kaldım. Quincy ile göz göze geldik. Siyah bir sıvı dudağının kenarından akmaya başladığında bakışlarım göğsüne saplanan çembere kaydı. Çemberin etrafındaki her bir bıçak onun vücuduna saplanmıştı.

💬

“Quincy!”

💬

Çığlık atarak ona doğru koşmaya başladığımda babam halatı çekerek Leif’i savurdu ve Quincy birkaç saniye olduğu yerde sallandı. Gözleri hâlâ gözlerimdeydi ve düşmeden önce onu tutan çaprazındaki Lior’du. Bağırış sesleri duyuyordum, çığlık atan kişi sayısı da artmıştı. Lior’un yere yatırdığı Quincy’nin yanında kayarak durdum ve hızla yere çöktüm. Büyülü silahımın sapını tutup çekerek göğsünden çıkarırken yeniden göz göze geldik.

💬

“Hayır,” dedim ellerimi göğsüne uzatırken. “Özür dilerim. Hayır.” Anne ve babası hemen baş ucunda feryat ederken ellerimi delik deşik olmuş göğsüne bastırdım. “Şifacı. Lumi. Lumi! Hayır!”

💬

Quincy dudaklarını zar zor aralayıp, “Wenna,” dediği sırada olduğum yerde titriyor, elimi göğsüne bastırarak tanrısal enerjimi onunla paylaşmaya çalışıyordum. Enerji ellerimde birikiyor ama onun göğsüne akmayı reddediyordu. “Wenna, sorun değil,” derken nefesi kesik kesik çıktı.

💬

“Baba! Baba, Lydia burada mı?”

💬

Benim bağırışıma Bethany’nin, “Oğlum!” diye bağırışı eklendi.

💬

Quincy annesinin elini zorlukla sıkarken gözlerimin içine bakmaya devam ediyordu. “Hiçbir şifacı, hiçbir tanrı senin silahının göğsümde açtığı bu yarayı iyileştiremez,” derken acı çektiğinden olsa gerek kelimeleri boğuk çıkmıştı. “Her şey düzelecek. Seni her zaman sevdiğimi unutma ve beni sık sık ziyaret et, olur mu?”

💬

Gözyaşlarım onun yüzünü net bir şekilde görmemi engellerken, “Lütfen,” dedim yalvarır gibi. “Ne olur dayan, iyileştireceğiz yarayı. Baba, Lydia nerede?” Quincy’nin diğer elini göğsündeki elimin üzerinde hissettim. “Lumi, bir şey yap.”

💬

Kalabalığın arasında ağlayan Lumi’yi gördüm, başını çaresizce eğdiğinde kırmızı saçları yüzünü örttü. Babamla göz göze geldik, ilk kez bana bakarken gözlerinin dolduğunu gördüm ve bu tüm ümitlerimin sönmesine neden oldu. Ben de biliyordum ölümcül bir yara almış tanrıyı hiçbir şifacının ya da tanrının iyileştiremeyeceğini. Hıçkırıklarım artarken tekrar Quincy’ye baktım. O an onun gülümseyen yüzüyle tanışmak beni daha şiddetli ağlamanın eşiğine sürükledi.

💬

Quincy’nin elimin üzerindeki baskısı azaldığında ve gözleri yavaşça kapandığında göğsümde büyüyen ateşi hissettim. Ağlama sesleri çoğaldı, Bethany ve Kael ağlayarak oğluna dokunmaya devam etti. Gözlerimi sıkıca yumarken elim hâlâ Quincy’nin göğsündeydi fakat göğsü artık hareket etmiyordu. Arkaya doğru devrilir gibi olduğumda biri beni tutsa da gözlerim kapalı olduğundan kim olduğunu görmedim. Ateş büyüdü, göğsümü kapladı, kollarıma doğru ilerledi.

💬

Gözlerimi açmadan elimi yana atarak çimlerin üzerine fırlattığım Cerberus Çemberi’nin uzun sapını kavradım. Göz kapaklarımı araladığımda ilk göz göze geldiğim kişi babam oldu. Ben nasıl baktığımın farkında değildim ama o bakışlarımı gördüğü anda halatı daha sıkı tutmuştu. Tüm seslerden ve dokunuşlardan sıyrılıp yavaşça ayağa kalktım. Gözlerimi babamın gözlerinden ayırmadım. Sarsak birkaç adımla ona yaklaştım.

💬

Babam, “Morwenna,” dedi kısık bir sesle.

💬

Bakışlarım kendimden beklemeyeceğim bir sakinlikle onun yüzünden ayrılıp bağırıp çağıran, halattan kurtulmaya çalışan Leif’e çevrildi. Bedenimi de ona döndürdüm. Gözlerimi ona diktiğimi fark ettiğinde yüzüme doğru çığlık attı fakat çığlığı yarım kaldı. Hızla savurduğum Cerberus Çemberi’nin onlarca bıçağı onun boyuna girdi ve kafasını gövdesinden ayırdı. Bu yeter sandım. Ateşin biraz olsun sönmesine, kafamın içindeki uğultunun azalmasına yeter sandım ama yetmedi.

💬

Kendimi yere devrilen bedenin göğsüne art arda bıçak darbeleri indirirken buldum.

💬

Kimse beni durdurmaya çalışmadı, bana seslenmedi. Dakikalar sonra bedenimi dikleştirdiğimde gözlerim paramparça olmuş bedendeydi. Yüzüme sıçrayan, ellerime ve elbiseme yayılan kandan iğrendim. Cerberus Çemberi elimden düşüp toprağa saplandığında bir adım geriledim. Ateşle birlikte tanrı enerjim de azalmaya başladı. Başımı geriye yatırıp attığım çığlıkla birlikte bu kez günlerce sürecek bir yağmur yağmaya başladı.

💬

˚⊱🔮⊰˚

💬

Beklemiyordunuz değil mi? Ben de…

💬

 Quincy’ye veda ettik…

💬

Okurken kafası karışanlar olmuş. Ana karakterlerimiz Morwenna ve Lior. İki düşman arasında gelişecek bir ilişkiyi göreceğiz. Aradaki düşmanlığın boyutunu da görmüşsünüzdür, yani hemen birlikte olmalarını beklemek biraz garip olur… Sizi şok edecek bölümlerimize devam ediyoruz💜

💬

Instagram: aycannsariahmet

💬

Tiktok: artemisinuykusuu

💬

Instagram: aycansariahmetkitaplari

← Önceki Bölüm: 8. ARAF KAPISI
Sonraki Bölüm: 10. TILSIM →

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yukarı Çık