8. ARAF KAPISI

💬

˚⊱🔮⊰˚

💬

🎧Violin Sky, Light in the Dark

💬

˚⊱🔮⊰˚

💬

8. BÖLÜM

💬

“Araf Kapısı”

💬

Bu evrende gözlerimi ilk açtığımda bir tanrıçaydım, ilk gördüğüm berrak bir gökyüzüydü. O büyük Tanrı, beni bir gül fidesi gibi bahçesine ekmişti. Bir gün solmamı mı dilemişti?

💬

Gözlerimi kendi evrenimden çok uzakta bir yerde açtığımda artık o çukurda uzanmıyordum, ayaktaydım. Bir kukla gibi dikilirken gözlerim önümdeki kuyuya indi. Farkındalık yavaşça geldi ve gözlerimi bu kez kuyunun etrafında dikilen diğer yüzlere çevirdim. Çukurlara yerleştirilen tüm tanrılar da yanımdaydı ve benim gibi yüzlerinde karmaşık bir ifade vardı.

💬

Ölmüş müydük?

💬

Öldüysek neden yan yanaydık?

💬

Kovan soyundaki Tanrı ürpererek bana bakıp, “Neredeyiz?” diye sorduğunda ona bir cevap veremedim çünkü cevap bende de yoktu.

💬

Lior ellerini kuyuyu çevreleyen taşlara bastırıp eğildi ve kuyunun içine baktı. “Sanırım ritüel başarılı oldu,” diye mırıldandı. “Yoksa ölmüş olsam siz ahmakların yanında mı olurdum?”

💬

Gözlerimi devirdikten sonra etrafıma bakındım. “Burası sadece ilk aşama,” derken dikkatle etrafımı inceliyordum. “Geçmemiz gereken bir yer daha var fakat bunun ne olduğu bilinmiyor. Kaynaklarda o aşamanın sürekli değiştiği yazılmış. Bazen bir geçit, bazen bir sınav.”

💬

Lior sırtını bize dönerek karanlık ormanda ilerlemeye başladı. “Burada belli bir süre kalabiliriz, şutlanmadan bacaklarınızı hareket ettirin.”

💬

Hana yanımda yürürken, “Tam bir budala,” diye homurdandı. “Şu iş bitse de bir daha yüzünü görmek zorunda kalmasam.”

💬

Marcellus’ın oğlu Leif, göz ucuyla Hana’ya bakarken, “Sen neden ondan nefret ediyorsun?” diye sordu. Muhtemelen Lior konuşulanları duyuyordu çünkü ormandaki tek ses bize aitti ama duymazlıktan geliyordu.

💬

“Onu seven mi var?”

💬

Leif bir süre Hana’ya baktıktan sonra bakışlarını önüne çevirdi. “Kimse sevmiyor diye senin de sevmemen ne kadar doğru?”

💬

Gözlerimi bizden birkaç metre ileride yürüyen Lior’un ensesine diktim. Onların aksine benim onu sevmemem, nefret etmem için bir nedenim vardı. İkimizin de birbirimizi görmezlikten gelmemiz işleri kolaylaştırıyordu, aksi olsa tüm planları mahvedebilirdik ve bu ikimiz için de iyi olmazdı. Ben genel olarak gerekmedikçe diğer soylarla iletişim kurmayan, kendini soyutlayan biriydim. Bir husumetimiz olmasa Lior da benim için herhangi bir tanrı olurdu.

💬

İşin ciddiyetini hatırlayıp adımlarımı hızlandırarak konuşmaya devam eden ikilinin yanından ayrıldım. Tanrı Enzo’nun oğlu Peter, Tanrıça Jasmine’in küçük kızı Icy ve adını hâlâ bilmediğim diğer tanrıyı da arkamda bıraktım. İlerlediğim yol dümdüzdü ve bu da bana elbet bir sonuca varacağımızı hissettiriyordu. Kuyunun etrafında başka bir yol yoktu, bu da düşüncelerimi tasdikliyordu. Tabii bir yanım da her şeyin bu kadar kolay olmayacağı konusunda diretiyordu.

💬

İkinci aşamayı geçemezsek ne olurdu? Geri dönüp dönemeyeceğimiz konusunda emin değildim çünkü en son hatırladığım Quincy ve babamın bağırışlarıydı. Marcellus’ı hedef alan sözlerinden dolayı orada bir sorun çıktığının farkındaydım. Bir sorun çıktığı halde buraya gelebildiysek bu geri dönemeyeceğimiz anlamına gelir miydi? Kalbime yayılan anlık korku tenimin buz gibi olmasına neden oldu. Geri dönemeyeceksek Yaratıcı Tanrılara ulaşmamızın ne anlamı vardı?

💬

Birkaç adım önümdeki Lior durunca ben de durmak zorunda kaldım. Onun büyük bedeninden dolayı önümü göremesem de yolun sonunun geniş bir alana açıldığını görebiliyordum. Bir süre sessizce durdu, sonra “Biz yedi kişiydik, değil mi?” diye sordu. Sorusuna bir anlam veremediğimden kaşlarımı çatmaktan ileri gidemedim.

💬

Kimseden bir cevap alamayan Lior iki adım sola kaydığında tüm o alan gözlerimin önüne serildi ve neden bu soruyu sorduğunu anladım. Yol oldukça geniş bir çim alana açılmıştı, tam karşımızda da bir dağ vardı. Dağın eteğine birkaç metre arayla dizilmiş kapıları gördüğümde bedenimden güçlü bir ürperti geçti. Kapılar tamamen birbirinin aynısıydı, ardında her ne varsa beyaz ışık dışarı dek yayılıyordu.

💬

“Kapılardan mı geçeceğiz?” diye soran Leif yanımıza geldi.

💬

“Yedi kişiyiz ve on kapı var,” diyen Peter’dı.

💬

Hana yanımızdan geçip ilerlerken, “Bu da demek oluyor ki herkes doğru kapıyı seçmek zorunda,” diye mırıldandı. “İçlerinden üçü tuzak olabilir.”

💬

“Ya da daha fazlasında tuzak var ve bir kapıya birden fazla kişi girmek zorunda,” diyen Lior’a göz ucuyla baktım. “Yürüyün, zaman azalıyor.”

💬

Kapılara ulaşmamız en az beş dakikamıza mal olmuştu. Bu süreçte her kapıyı incelemiş, ne yapacağım hakkında düşünmüştüm. Her kapının aynı yere açılmayacağına emindim, işler bu kadar kolay olamazdı. En azından fazladan olan üç kapının ardında çok daha farklı bir şey olmalıydı. Hangi kapıyı seçecektim? Ya da biriyle birlikte girecek olursam bu kim olacaktı?

💬

Peter, “Sen benimle gel, Samuel,” deyince bahsettiği kişinin adını bilmediğim tanrı olduğunu anladım.

💬

“Ya ikiniz de kötü bir şeyle karşılaşırsanız?” diye sordum şüpheyle. “Tek tek girmek daha iyi değil mi?”

💬

Peter, “Sadece birinin ya da iki tanesinin doğru kapı olma ihtimali de var,” dese de onun da tereddütlerinin olduğunu görebiliyordum.

💬

Lior hiçbirimize bakmadan, “Ben soldan beşinciye gireceğim,” dedi ve bahsettiği kapıya yaklaştı. “Morwenna, biraz aklın varsa sağdan üçüncüye girersin.”

💬

Başka bir şey söylemeden ya da bir cevap beklemeden kapıyı açtı ve yoğun bir şekilde dışarı süzülen beyaz ışıktan geçerek içeri girdi. Kapı ardından hızla kapandığında ve o girer girmez yok olduğunda herkes şaşkınlıkla solumuştu. Demek ki bir kapıdan yalnızca bir kişi girebiliyordu. Peki girdiği kapı Lior’u nereye götürmüştü?

💬

Hana, “Kaçık herif,” diye söylense de şaşkınlığı sesinden bile okunuyordu.

💬

Neden sağdan üçüncü kapıya girmemi söylemişti? Kaşlarım çatıldı.

💬

“Ben soldan dördüncüye gireceğim,” dedi Peter tek tek yüzlerimize bakıp.

💬

Adının Samuel olduğunu öğrendiğim tanrı sertçe yutkundu. “Sağdan ikinci.”

💬

Hana ve Leif bakıştılar.

💬

Ben, “Sağdan beşinci,” dediğimde Leif kaşlarını çatarak, “Üçe girmeyecek misin?” diye sordu.

💬

Sağdan beşinci kapıya ilerlerken, “Kimsenin hislerine ya da aklına ihtiyacım yok,” dedim.

💬

“O halde ben o kapıyı seçeyim,” diyen Leif’e bir karşılık vermedim. Hepimiz seçtiğimiz kapıların karşısında durduk. Kapının kulpunu tutarken bir saatten yayılan tik tak sesleri kulaklarıma doldu.

💬

Kapıyı açtığımda kör edici berraklıktaki ışık yüzüme çarptı. Gözlerimi hızla yumarken ışığın güneş ışığı kadar sıcak olduğunu, yüzümü yaktığını hissettim. Bu normal bir his miydi yoksa yanlış bir seçim mi yapmıştım? Geri dönüş olmadığını bildiğimden kapının eşiğinden geçip ışığa doğru adımladım ve kapı arkamdan gürültüyle kapandı.

💬

Neyin üstünde yürüdüğümü ya da nereye gittiğimi bilmiyordum ama ışık yüzünden bir süre gözlerimi açamadım. Sonra göz kapaklarıma çarpan yakıcı ışık yavaşça azalmaya başladı. Çıplak ayaklarıma serin sular çarpmaya başladığında ise gözlerimi açtım. Karanlık gökyüzünün altında, gürül gürül akan bir şelalenin yanındaydım. Bulunduğum yerin hem oldukça ürkütücü hem de sakinleştirici bir havası vardı.

💬

Kollarımı bedenime sarıp etrafıma baktığımda diğerlerini göremedim, demek ki farklı yerlere dağılmıştık. Ne yapmam gerektiğini bilmediğimden, “Beni duyan var mı?” diye sordum bağırarak. Yankılanan sesime kuşların kanat çırpma sesi eklendi. Gözlerim kasvetli gökyüzünde süzülen kuşları takip ederken kolumu sıvazladım. Tanrısal güçlerim normal insanlarda olan üşüme hissini engelliyordu fakat şu an neden soğuğu hissedebiliyordum?

💬

“Morwenna,” diye fısıldayan sesi duyduğumda gözlerim irileşti. Bu o sesti!

💬

“Buradayım,” dedim heyecanımı bastıramadan. “Lütfen, sizinle iletişim kurmam gerekiyor. Soyum tehlikede!”

💬

Aynı ses, “Morwenna,” dedi tekrardan. Bakışlarım hızla suya indiğinde köpürerek ilerleyen suyun içindeki beyaz ışığı gördüm. Bana seslenen o muydu?

💬

“Lütfen,” diye fısıldadım suya yaklaşırken. “Ölmesine izin verme demiştin. Rowena’dan mı bahsetmiştim? Öldürmedim, ölmesine izin vermedim!”

💬

Suyun içindeki ışık büyüdü, mürekkep gibi dağılmaya başladı ama hâlâ güçlü bir şekilde parlıyordu. “Adak tamamlanmadı, tanrılar kurban edilmedi,” dedi yine aynı yumuşak tonda. “Uyanacaksın. Uyandığında bir tanrıyı değil, bir soyu kaybetmiş olacaksın.”

💬

Duyduğum şey karşısında donup kaldım. Bedenimi saran kollarım boşluğa düştü. “Ne?”

💬

“Uyandığında bir tanrıyı değil, bir soyu kaybetmiş olacaksın,” diye tekrarladı cümlesini. “Tılsımlarınız evreninizde. Uyanacaksın, bir soyu kaybetmiş olacaksın ama tılsımlar için hâlâ şansınız var.”

💬

“Neden?” Parmaklarımı dudaklarıma bastırdım. “Benim hatam yüzünden mi? Neden?”

💬

Bir süre cevap alamayınca paniğe kapıldım. “Siz tanrıların çok basit görevleri vardır, Morwenna,” dediğinde tüm dikkatimi ona verdim. “Yaşamak, yaşarken korumak ve düzeni sağlamak. Bu denli büyük bir hata yapmış olsaydın şu an yaşıyor olmazdın. Bedel ödemesi gereken herkes ödeyecek, düzen sağlanacak ama yaklaşan kaostan da kaçamayacaksınız.” Işık yavaşça parlaklığını kaybetmeye başladı. “Eğer biz istersek sizinle iletişime geçeriz. Şimdi git, uyan, kaos henüz başlamadı.”

💬

“Ne yapmamız gerekiyor?” diye sordum dizlerim titrerken. “Biz bile zorlanıyorken insanlarımız kaosla başa çıkamaz. Lütfen, nasıl tekrar düzeni sağlayabileceğimizi söyle?” Aklıma gelen şeyi sorup sormamak konusunda tereddüt etsem de merakımı gidermek istedim. “Peki Lance? Onun için ne yapacağız? Ya da Rowena?”

💬

“Şimdi git, uyan, kaos henüz başlamadı,” diye tekrarladı cümlesini. “O ölü bir tanrı, nefes alması yaşadığını göstermez. Ölmesi belki bir hataydı fakat yaşaması daha büyük bir hata olacaktır.” Lance’in ölmesi mi gerekiyordu?  “Ve unutma, tılsımlarınız artık eskisi gibi görünmüyor.”

💬

Işık söndüğü anda gittiğini anlayınca korkuyla suya yaklaşmaya çalıştım ama su öyle bir kabardı ki hızla geri çekilmek zorunda kaldım. Ritüele başlarkenki tüm umutlarım bir anda kaybolmuştu. Işık gibi etrafımdaki her şey de dalgalanmaya, mürekkep gibi dağılmaya, renklerini kaybetmeye başladı. Kollarımı sıkıca bedenime sarıp gözlerimi yumarken yanağıma akan ılık gözyaşını hissettim.

💬

Yaptığım hatanın bu olanlara yetecek kadar büyük olmadığını söylemiş olsa da suçluluk hissi biraz bile azalmamıştı. Kapalı gözlerimin ardındaki her şeyin değiştiğini, bedenimi kaplayan suyun serinliğini hissettim ama gözlerimi açmaktan o kadar çok korkuyordum ki bir ömür böyle kalabilirdim. Önce göz kapaklarıma bir ışık çarptı, sonra o ışık kayboldu. Bu kez burnumdan giren nefes değil suydu. Sesler duymaya başladım; boğuk sesler. Seslere çığlıklar eklendi.

💬

Başta rahatsız etmeyen su, nefes yetersizliğinden dolayı bedenimde panik havası yaratınca gözlerimi hızla açtım ve başımı suyun içinden çıkardım. Benimle birlikte diğer çukurlardan da su sesi geldi, diğerlerinin de uyandığını anladım. Geri dönmüştük. Islak kirpiklerimi tamamen birbirinden ayırıp çukurun dışına baktığımda ilk gördüğüm yüz Quincy’ye aitti. Bana öyle bir bakıyordu ki her an çukurun üzerini kapatmalarını isteyecekmişim gibi hissediyordum.

💬

“Morwenna,” dedi korku dolu bir sesle. Hızla yere çöküp bacaklarını çukurun içine sarkıttı, ardından hızla atladı. “Tanrılara binlerce şükür, iyisin!” Suyun içinde diz çöküp bana sarıldığı sırada öksürüyordum. “Seni çıkaracağım, hemen çıkaracağım.”

💬

Konuşmama izin vermeden hareket ediyordu fakat benim de zaten konuşacak halim yoktu. O beni kucaklayıp ayağa kalktığında çukurun etrafına bir sürü tanrı toplansa da kim olduklarına dikkat kesilemedim. Biri çukura doğru eğildi, beni Quincy’nin kucağından aldı. Islak kıyafetim üzerime yapışmıştı ve rüzgâr uğultular çıkararak esiyordu ama artık soğuğu hissedemiyordum.

💬

Annemin, “Morwenna, kızım,” dediğini duyunca başımı hareket ettirip gözlerimi kırpıştırdım. O an babamın kucağında olduğumu, anneminse hemen yanımızda dikildiğini gördüm.

💬

Neler olduğunu, bağırışların sebebini merak ediyordum ama etrafımı saran tanrılar yüzünden hiçbir şey göremiyordum. Bu kez güçlü bir şekilde öksürdükten sonra başıma giren ağrıyla, “İndir beni lütfen,” diye fısıldadım. “Neler oluyor?”

💬

Sorum soyumuzdaki tanrıların birbirlerine kaçamak bakışlar atmasına neden oldu. Hepsinin yüzünde korku ifadesi vardı ve bu tüm zihnimin bir anda berraklaşmasına neden oldu. Babamın kucağında doğrulup elimi omzuna bastırdığımda diretmedi, beni yavaşça yere indirdi. Yüzüme yapışan ıslak saçlarımı arkaya atarken önümde duran tanrılar yavaşça yana çekildi ve korkunç manzara gözlerimin önüne serildi.

💬

Hızla dudaklarımı elimle örtüp, “Olamaz,” diye fısıldadığımda Quincy elini omzuma koydu. “Gerçekmiş. Gerçekten yok olmuşlar.”

💬

Benimle birlikte ritüele katılan diğer tanrılar da benim gibi çukurlarından çıkmışlardı. Biri hariç. Leif.

💬

Tanrı Cyril, “Soy yok oldu,” dedi otoriter bir sesle ama onun bile sesinde yaşadığı karmaşadan izler vardı. “Bir şeyler yanlış gitti.”

💬

Satir Boynuzu soyuna ait tüm tanrılar yerde cansız bir şekilde uzanıyordu. Herkes korkuyla onlara bakarken ritüele katılan tanrıların da onlardan farkı yoktu. Neden yok olmuşlardı? Dizlerimin üzerine çökmek üzereyken Lior’un bomboş gözlerle yerde yatan tanrılara baktığını gördüğümde beynimde şimşekler çaktı, kulaklarım uğuldamaya başladı.

💬

“Sen!” diye bağırdığımda sesim tüm yüzlerin bana dönmesini sağlayacak kadar gür çıkmıştı. Diğerleri gibi Lior da bana bakıyordu. “Bilerek yaptın!”

💬

Koşar adımlarla ona doğru ilerlemeye başladığımda yol üzerindeki tüm tanrılara kenara çekildi. Lior bomboş gözlerle bakarken hiç hissetmediğim kadar öfkeli hissediyordum. Bana seçmemi söylediği kapıdan Leif geçmişti ve şimdi tüm soy yok olmuştu. Ben olabilirdim. Leif’in yerinde ben olabilirdim ve şu an tüm soyum yok olmuş olabilirdi.

💬

Ellerimi sertçe onun göğsüne vurup, “Biliyordun!” diye bağırdığımda Arianwen hareketlendi ama Lior elini kaldırarak annesini durdurdu. “Bana söylediğin kapıdan geçen oydu! Bilerek beni oraya göndermeye çalıştın!”

💬

Bir kez daha sertçe göğsüne vurup onu ittim ama bir sonraki olmadan bileklerimi tutarak beni durdurdu. Ön kısımları uzun olan ıslak kırmızı saçları yüzüne yapışmıştı, simsiyah gözlerinde hiçbir duyguya rastlamadım. “Ne saçmalıyorsun?” dedi beni sıkıca tutmaya devam ederken. “Ben nereden bilebilirim?”

💬

Ellerimi ondan kurtarmaya çalışırken, “Beni neden o kapıya yönlendirdin?” diye sordum aynı hırçınlıkla. “O kapıdan geçen ben olabilirdim. Soyu yok olan ben olabilirdim!”

💬

“Ben de olabilirdim,” dediğinde dişlerimi sıktım. “Bilerek yaptığım bir şey değildi.”

💬

Bu kez ellerimi daha sert bir şekilde çektim ama ellerimin ellerinin baskısından kurtulma sebebi onun beni bırakmasıydı. Tanrı Cyril, “Ne kapısından bahsediyorsunuz?” diye sorarken bize yaklaştı.

💬

Lior gözlerimin içine bakarken, “Kızın anlatır,” dedi ve birkaç adımda benden uzaklaştı.

💬

“Gözlerimizin önünde bir soy yok oldu. Saçmalamayı bırakın da neler olduğunu anlatın!” diye bağıran Tanrı Enzo’nun sesi yakınlardan geldi.

💬

Tanrı Enzo’nun yakarışı beni kendime getirince babama bakıp, “İşler sandığımızdan daha kötü durumda,” dedim aceleci bir tavırla. “Tılsımlar evrenimizdeymiş.”

💬

Son cümlem tanrılar arasında uğultu yarattı. Diğerlerinin ne gördüğünü, benim gibi birileriyle konuşup konuşmadığını merak ediyordum. Bunu da masaya yatırmalıydık ama öncesinde yapmamız gereken bir şey vardı. Marcellus’u pek sevdiğim söylenemezdi, yine de koca bir soyu öylece ortada bırakamazdık. Hepsi burada değildi, diğerleri de kendi şehirlerinde ölmüş olmalılardı.

💬

Tek böyle düşünen ben değildim. Babam toplantı yapılacağını ama öncesinde tanrıların usullerimize göre gömülmesi gerektiğini söylemişti. Ben bir köşede Quincy’nin omuzlarıma attığı pelerine sarılırken diğerleri toplanıp defin işlemine başladılar. Tanrıların mezarlığında onlarca çukur açıldı, onlarca beden gömüldü. Hep bir ağızdan söylenen dualar gökyüzüne dek uzanacak kadar gürdü.

💬

Herkes korku içindeydi çünkü onların yerine kendilerini koyuyorlardı ve başlarına gelmeyeceğinin kesinliği de yoktu. Öyle bir süreçteydik ki yarın ne olacağını hiçbirimiz bilmiyorduk.

💬

Tanrı Cyril, herkesi bizim sarayımıza davet etti. Kimse reddedecek ya da farklı bir öneri sunacak durumda olmadığından kabul etmişlerdi. Yol boyunca benimle konuşan o sesi düşündüm. Ritüelimiz sandığımdan kısa sürmüştü ama bunun zaten her şeyin belli olduğundan olduğunu düşünüyordum, sadece biz haberdar değildik. Kaos demişti, ödenecek bedeller olduğunu söylemişti. Peki biz bu fırtınada insanları nasıl koruyacaktık?

💬

Satir Boynuzu soyu yok olduğu için şehirlerinde yaşayan insanlar da bir başına kalmışlardı. Muhtemelen diğer soyların himayesi altına girmek isteyeceklerdi, göç başlayacaktı. Tanrılar için evrende bir yerden bir yere gitmek kolay olsa da insanlar için hiç de kolay değildi. Bu süreçte yorgun düşecek, tükeneceklerdi. Ben bu konuda elimizden geleni yapmak için soyumuzdaki tanrılarla konuşurdum ama diğer soylardan nasıl bir geri dönüş alınırdı bilmiyordum. Onları kabul etmeyecek olanlar bile çıkabilirdi.

💬

Saraya döndüğümüzde vakit kaybetmeden temizlenip üzerimi değiştirdim. Rowena’yı odamdaki koltukta uyurken bulmuştum, ben gelince uyanmıştı ama ona geri uyumasını söylemiştim. Ortalık yeterince karışıkken bir de onu işin içine sokamazdım. Zaten yeterince göze batıyordu. Vücudunda tılsımlarımıza ait semboller varken onu tanrıların arasına sokmak, yem yapmak demek olurdu.

💬

Omuzları kürklü siyah pelerinimin boyun kısmındaki ipini bağlarken basamakları hızla inip ana salona ilerledim. Tüm herkes oradaydı, onun dışında sarayın içinde ölüm sessizliği vardı. Benimle birlikte ritüele katılan diğer tanrılar için de kıyafetler getirilmesini istemiştim, üzerlerinde ıslak, kirli bir bez parçasıyla durmaları hoş olmazdı. Özellikle Hana’nın bu konudaki rahatsızlığını yüz ifadesinden anlayabilmiştim.

💬

Tacımı düzeltip derin bir nefesin ardından salona girdim. Sarayın içinde olduğu gibi salonda da ölüm sessizliği vardı. Babamın çaprazındaki sandalyeye oturduktan sonra içeri birkaç tanrı daha girdi ve tamamlanmış olduk. Ellerimi masanın üzerinde birleştirip babamın konuya girmesini bekledim. Bu sırada da neler yaşadığımı, neler söylemem gerektiğini kafamda toparlıyordum.

💬

Tanrı Cyril, “Orada ne yaşandı bilmiyorum ama soyun yok olma sebebi siz olmayabilirsiniz,” deyince bakışlarımı ona çevirdim. “Hepinizin gördüğü üzere ritüel başladıktan sonra Marcellus sorun çıkardı, engel olmaya çalıştı.” Evet, bağırışları hatırlıyordum. “Onu bir şekilde durdurabildik ama oğlunu kurtarmak isterken ritüele zarar vermiş olabilir. Sizlere de verebilirdi.”

💬

Konuşmaya başlamadan önce dudaklarımı bir yudum suyla ıslattım. “Leif orada bizimleydi,” dedim babamın gözlerinin içine bakarak. Ardından gözlerim diğer soy büyüklerinin yüzlerinde dolandı. “İlk aşamada geçmemiz için önümüzde kapılar belirdi.” Gözlerim bu kez masanın yüzeyine bakan Lior’u buldu. “Başta bir kapıdan birden fazla kişinin geçebileceğini düşünsek de sonrasında tek bir kişiye izin olduğunu anladık. Leif, Lior’un bana girmemi söylediği kapıdan girdi.”

💬

Suçlayıcı tavrım karşısında Lior başını kaldırarak siyah gözlerini yüzüme dikti. Diğer herkesin bakışları Lior’a dönmüştü. “O an kendi gireceğim kapıdan bile emin değilken nasıl bilerek seni yanlış kapıya yönlendirebilirim?” diye sordu sertçe. “Ama doğru, bilseydim de kesinlikle seni yönlendirirdim.”

💬

Arianwen elini oğlunun koluna koyup, “Lior,” diye fısıldasa da oğlu ona bakmak yerine bana bakmayı sürdürdü.

💬

“Ben de seni çok dinlerdim ya,” dedim alaycı bir ifadeyle.

💬

“Ee, o zaman sorun ne?” diye sordu aynı alaycılıkla. “Leif olmasaydı da bir başkası o kapıyı seçebilirdi.”

💬

Tanrıça Icy, “Benim aklımdan geçmişti,” diye mırıldandığında çoğu tanrının bakışları ona döndü.

💬

Lior eliyle Icy’yi işaret edip, “Gördün mü?” diye sorunca dişlerimi sıktım.

💬

“Yeter,” dedi Tanrıça Jasmine elini yavaşça masaya vurarak. “Sonra ne oldu?”

💬

Peter, Samuel, Icy ve Hana bakışlarımın odağı oldu. “Kapıdan geçtikten sonra ne oldu?” diye sordum onları incelerken. “Başka bir yere mi gittiniz?”

💬

Hana başını iki yana sallayıp, “Gözlerimi direkt çukurda açtım,” dediğinde diğerleri de ona katılan cümleler kurdular.

💬

Bu kez bakışlarım sorguyla Lior’a çevrildi. “Sen de mi?”

💬

Soruma doğrudan cevap vermek yerine, “Anlaşılan bir tek sen farklı bir yere gitmişsin,” dedi imalı bir şekilde.

💬

“Biriyle konuştum,” dediğim anda tüm dikkatler üzerimde toplandı. “Bana uyandığımda bir soyun çoktan yok olmuş olacağını söyledi.” Bakışlarım masanın yüzeyine indi. “Görevlerimizin aslında çok basit olduğundan fakat doğru şekilde yapamadığımız şeyler olduğundan ve bunun kaosu doğuracağından bahsetti. Anladığım kadarıyla bu süreçte yalnızız. Yardım etmeyecekler.”

💬

“Ama tılsımların evrenimizde olduğunu söyledin,” dedi Tanrı Enzo. “Bunu da o mu söyledi? Öyleyse yardım edeceklerdir.”

💬

“İsterlerse iletişime geçeceklerini söylediğine göre bizim bir sonraki iletişim çabamız olumsuz sonuçlanacaktır,” dedim ümitsizlikle. Aklıma gelen cümlesiyle duraksadım. “Adağın tamamlanmadığını, bir tanrı değil, bir soyun yok olacağını da söylemişti.” Bu cümlesini şimdi hatırlıyordum. Lior’un bakışlarını hissetsem de karşılık vermedim. “Ayrıca tılsımlar evrenimizde olsa da eskisi gibi görünmediklerini söyledi.”

💬

Babam ilk kez şaşkınlık belirtisi göstererek, “Eskisi gibi görünmüyorlar mı?” diye sorunca başımı salladım. “O halde onları nasıl bulacağız?”

💬

“Bilmiyorum.”

💬

“Benim birkaç sorum olacak,” dedi hemen karşımda oturan Quincy. “Tılsımları bulmak her şeyin çözülmesine yetecek mi? Neden sadece Morwenna’yla iletişime geçtiler?” Quincy’yle göz göze geldik. “Lance ve Rowena ne olacak? Dışarıda yeniden fırtına başladı ve halkımız bu üst üste yaşanan doğal felaketlerden kötü etkilendi. İnsanlarımızı da korumamız gerek.”

💬

Art arda sorduğu soruların herkesin kafasını daha çok karıştırdığına emindim. Tanrı Cyril ellerini masanın üzerinde birleştirip, “Birlikte hareket etmemiz şart,” deyince soy büyükleri başlarını sallayarak ona katıldıklarını belli ettiler. “Tılsımlar, soyların ruhlarıyla bağlantılıdır. Başta yok olduklarını, kaybolduklarını düşünüp bağ kurmak için çok uğraşmadık fakat artık bunu yapabilir, onlarla aramızdaki bağı kullanabiliriz.”

💬

“Aynı görünmedikleri söylenmiş,” dedi annem umutsuzlukla.

💬

“Yine de bize aitler,” dedi babam kendinden emin bir şekilde. “Morwenna’yla neden iletişime geçtikleri şu an için önemli değil, sonra düşünülebilir. Önce insanlarımızı güvende tutacağız, sonra herkes tılsımlarıyla bağlantı kurmaya yoğunlaşacak. Tılsımları bulmak işe yarar mı bilmesek de bulamamanın felaketi tetiklediğinin eminim ki hepimiz farkındayızdır.”

💬

“Oğlum,” dedi Arianwen kaşlarını çatarak. “Lance ne olacak? Onunla ilgili bir şey sormadın mı?”

💬

“Cevap vermedi.”

💬

“Sordun yani?” dedi Lior öfkesini alaycılığıyla örtbas etmeye çalışarak.

💬

Kaşlarımı çatarak gözlerinin içine baktım. “Onu da Rowena’yı da sordum.”

💬

Arianwen kendi kendine, “Şimdi ne yapacağım?” diye mırıldanırken Lior’un bakışlarındaki öfkenin katlandığını gördüm.

💬

Babam, Arianwen’e kısa bir bakış attıktan sonra, “Ben Satirlere mensup insanlar için birilerini göndereceğim. Sizler de taşın altına elinizi sokun, tek başlarına bir yere tutunmaları zor olur,” deyince elimde olmadan kendimi ona minnetle bakarken buldum. “Var olan soylar arasında bölünürler. O sırada kendi insanlarımızla ilgilenirken tılsımların peşinde olalım. Aranızda tılsımına ulaşan ya da farklı bir şey yaşayanlar olursa bize de bildirsin. Birlikte hareket etmezsek dağılmak hepimizi etkiler.”

💬

Tanrı Enzo, “Şehirden ayrılalı uzun zaman oldu, dönsek iyi olacak,” deyip ayaklandı. “Bir gelişme olursa size de bildiririm.”

💬

Herkes ayaklanırken parmaklarımı şakaklarıma bastırarak salondan ayrılmak için hareketlendim. Biz yokken neler olduğunu öğrenmem gerekiyordu. Quincy yeniden fırtına çıkacağından bahsetmişti. İnsanlarımızı korumanın başka bir yolunu bulmalıydık. Göl kenarında olmamız belki bizi etkilemezdi fakat sudaki ani bir yükseliş bile şehri sular altında bırakabilirdi. Yağmura, rüzgâra bir çözüm bulmalı, olası diğer felaketler için önlem almalıydık. Bu esnada da yaşanılanları düşünmem, tılsımımızı bulmak için planlar yapmalıydım. Elbette tüm bu sorumluluklar bana ait değildi ama sorumlu hissediyordum.

💬

Şehri kontrol etmek için diğer soyların saraydan ayrılmalarını bir köşeden izlerken gözlerim kırmızı kafalı tanrıda takıldı. Kurt küçüktü fakat içime düşmüş, beni kemirmeye başlamıştı. Onlara karşı merhamet göstermek istemiyorum. O beni bile bile ateşe atabilecek bir adamken ben neden ona yardım etmeliydim ki?Yanaklarımın içini şişirip alnıma yavaşça vurdum. Belki bunu menfaatimiz için kullanabilirdim. Sonuçta birlik olmamız gereken bir dönemdi, ona Lance ile ilgili durumu söyleyebilirdim. Gerçi iyi bir haber değildi.

💬

Dişlerimi sıkarak kapıdan çıkmak üzere olan Lior’un takip ettim. Yanında kendi soyuna mensup iki tanrı vardı, onlarla konuşuyordu. Adımlarımı hızlandırıp ona yanına ulaştığım anda kolunu tutarak, “Bekle,” dediğimde onun olmasa da yanındaki iki tanrının bakışları bana dönmüştü.

💬

Birkaç saniye durup bekledikten sonra, “Siz gidin,” dedi yanındakilere. Tanrılar bizden uzaklaştığında yavaşça bana doğru döndü ve bakışlarını yüzüme indirdi. “Ne istiyorsun?”

💬

“Söylemem gereken bir şey var,” dediğimde kaşlarını kaldırdı. Kısaca kolunu tutan elime baktıktan sonra bakışları yeniden yüzümü bulunca elimi hızla çektim.

💬

“Suçlamalarına devam edeceksen diye söylüyorum, bugünlük sen kotamı doldurdum,” deyince gözlerimi devirdim.

💬

“Lance ile ilgili,” dediğimde dikkati bir anda üzerimde yoğunlaştı. “Rowena’yı sorarken Lance’i de sordum.”

💬

“Bunu zaten söyledin. Cevap-“

💬

“Cevap verdi,” dediğimde duraksadı.

💬

Bu kez aramızdaki mesafeyi kapatan, kolumu tutan o oldu. “Ne söyledi?”

💬

“Nefes alıyor olmasının yaşıyor olduğu anlamına gelmediğini,” dediğimde kolumu tutan eli yavaşça boşluğa düştü. Siyah gözlerinin bu kez bomboş bakmadığını, orada alevlenen bir duygu olduğunu fark ettim.

💬

“Bu kadar mı? Kurtarmanın bir yolu yok muymuş?”

💬

Sesi sert çıkmış olsa da sorularının altındaki ümitsizliği sezebilmiştim. “Ölmesi bir hataysa yaşamasının çok daha büyük bir hata olacağını söyledi,” dememle birkaç adım gerileyip benden uzaklaştı.

💬

Kaşlarını çatıp bir süre sessizce yüzümü izledi. O süre zarfında ben de öfkesinin yüzüne düşürdüğü gölgelere dikkat kesilmiştim. Yumruklarını sıkarken sıktığı düşleri de yanaklarında çukurlar oluşturdu. Bir şey söylemesini, beni suçlamasını, bağırıp çağırmasını bekledim fakat o, büyük bir öfkeyle gözlerime baktıktan sonra arkasını dönüp hızlı adımlarla saraydan çıktı. Belki de ilk kez ona karşı küçük de olsa bir acıma hissettim.

💬

Blizzard koşarak yanıma geldiğinde dizlerimin üzerine çöküp onun kafasını okşamaya başladım. Bakışlarım hâlâ gölün üzerinden kıyıya uzanan mermer yolda ilerleyen Lior’daydı. Saraydan çıkarken nasıl dik tuttuysa omuzlarını, her adımında biraz daha aşağı düşmüştü.

💬

“Ben kötü biri miyim, Blizzard?” diye sordum Lior’un uzaklaşan bedenini izlerken. “Böyle olmasını isteyen ben değildim.” Blizzard hissederdi. Benim göstermediğim duyguları bile hisseder, yanımda olurdu. Kafasını omzuma sürttüğü sırada buz mavi gözleri üzgün bir şekilde bakıyordu. Ona şefkatle gülümseyip başını öptüm, uzun boynunu okşadım. “İyiyim, sorun yok. Hadi sana da pelerinini giydirelim ve biraz dışarı çıkalım.”

💬

Tam doğrulduğum esnada, “Dinlenmen gerekiyor,” diyen Quincy’ye hazırlıksız yakalandığımdan irkildim. “Zor bir gün geçirdin.”

💬

“Yorgun değilim,” desem de tam aksine çok yorgun hissediyordum. “Dışarıda olanları kendi gözlerimle görmezsem içim rahat etmez.”

💬

Quincy omzumu okşayıp, “Yarın da görebilirsin,” dedi anlayışlı bir tavırla. “Onları kontrol edecek yüzlerce tanrı var. Bu gece her ihtimale karşı gölüm etrafında devriyede olacağız. Olası bir su yükselmesine karşı tetikteyiz. Hem yağmur ve şimşekler için de tanrılarımız hazırlıklı.” Onlara güveniyor olsam da içimin hâlâ rahatlamadığını belli eden bir ifadeyle bakıyordum. “Merak etme, ben tüm gece ayakta olacağım. Yarın uyanır, görevi benden devralırsın ve ben de dinlenmeye çekilirim.”

💬

“Korkuyorum,” diye fısıldadığımda yüz ifadesi yumuşadı.

💬

“Morwenna.” Eğilip yüzlerimizi aynı hizaya getirdi. “Bizim güçlerimiz seninkinin aksine böyle bir zaman için var. İnsanlar emin ellerde olacak.”

💬

Haklıydı. Benim onlar gibi, rüzgâra, suya, ateşe etki edebilecek bir gücüm yoktu. Bir sorun yaşanacak olursa benim değil, onların faydası dokunurdu. Kabullenmişlik hissiyle omuzlarım çökerken başımı salladım. “Tamam öyleyse,” diye mırıldandım. “Blizz sıkılmış görünüyor, biraz sizinle kalsın. Sonra saraya gönderirsiniz.”

💬

Gülümseyerek başını salladı, elini Blizzard’ın başına koyduğunda köpeğim sevinçle kuyruğunu oynatmıştı. “Biz bu yakışıklıyla takılırız, sen dinlen.”

💬

“Teşekkür ederim,” deyip yolunu okşadıktan sonra yanından ayrıldım.

💬

Bir süre öncesine kadar huzurun kol gezdiği sarayımızda bu şekilde yorgun bir bedenle ilerlemek bana güçsüz hissettiriyordu. Tüm tanrıları sarsmak, bu olmadığımızı, bunun için burada olmadığımızı, savaşmanın bu olmadığını yüzlerine karşı bağırarak söylemek istiyordum. Çoğunun gözlerine baktığımda sadece kendi dertlerine düştüklerini görebiliyordum ve bu beni daha da çileden çıkarıyordu.

💬

Üzerimi değiştirmeden yatağıma uzandığımda oda çok büyük olmasına rağmen içerideki nefes sesini duyabiliyordum. Tacımı çıkarıp kenara koyduktan sonra elimi yanağımın altına alıp terasa açılan kapıya baktım. Rüzgâr güçlüydü, uğultusu odanın içinde bir çığlık gibi yankılar uyandırıyordu. Kapattığım gözlerimin ardında hep aynı sahne oynadı. Oradaydım, gürül gürül akan şelalenin yanında duruyor, suyun içindeki parlak ışığa bakıyordum.

💬

Aynı ses, durmadan aynı kelimeleri tekrar ediyordu.

💬

Cümleler belki de yüzüncü kez zihnimde tekrarlarken birinin saçlarıma dokunduğunu hissettim. Başka gözlerimi açacak gibi olsam da kokusundan ve dokunuşundaki nahiflikten kim olduğunu anladığımdan gözlerimi kapalı tuttum. Rowena arkama uzandı, yatak onun ağırlığıyla hareketlendi. Parmakları, uzun, kıvırcık saçlarımda dolanırken bir şeyler mırıldanmaya başladı. Dudaklarından dökülen cümleler yabancıydı fakat bir ezgisi bana ağıtı hatırlatmıştı.

💬

“Savaş seni korkutuyor ama henüz başlamadın,” dediğinde bunun ezgiye mi ait olduğunu yoksa bana mı söylediğini anlamadım. “Benim dünyamda, sen benim ikizim Morwenna’yken göstermemeye çalışsan da sorunlar seni hep korkuturdu.” Gözlerimi yavaşça açarken sessizliğimi korudum. “Korkunun seni her zaman daha zeki bir kadın yaptığını düşünürdüm.”

💬

Parmakları hâlâ saçlarımın arasında dolanırken, “Savaştığım şeyler mi vardı?” diye sordum fısıltıyla.

💬

“Bizim dünyamızdaki savaşlar çok farklıydı,” derken yastık hareketlenince başını yastığa koyduğunu anladım. “İnsanlar önce kendileriyle savaşır. Hisleriyle, hayatlarıyla, başka insanlarla. Sen hisleriyle savaşırken zorlanan bir kadındın.”

💬

“Nasıl yani?” diye sorarken sesim meraklı çıkınca buna kendim de şaşırdım.

💬

Bir süre sessizce bekledi. Sanırım anılarının arasında geziniyordu. “Bazen çok merhametsiz olduğun anlar olurdu,” dediğinde kaşlarım çatıldı. “Zorlanırdın ama kendi doğrularına göre hareket ederdin. Sakinliğinin altında yatan öfke beni bazı zamanlar korkuturdu çünkü öfkenin en çok sana zarar vereceğini bilirdim.”

💬

“İkizinden farklı mı davranıyorum?” Dizlerimi göğsüme doğru çekerken bu sorunun cevabını gerçekten merak ettiğimi fark ettim.

💬

“Henüz seni birkaç gündür tanıyorum. Farklısınız diyemem,” dedi düşünceli bir sesle. “Sen de sakin görünüyorsun ama öfkeni gizlemiyorsun. Öfkenden korkmuyorsun. Zararlı çıkacağını bilsen de başını kaldırıyorsun.”

💬

Başımı yavaşça çevirip omzumun üzerinden ona baktım. “Öyle mi?”

💬

Gözlerini yavaşça açıp kapattı. Gökyüzünde çakan mor şimşeğin ışığı yüzüne yansıdı. “Senin dünyanda da doğru olan bu. Yine doğru bildiğin şeyi yapıyorsun.”

💬

Önüme dönerken, “Doğru mu bilmiyorum,” diye mırıldandım. “Burada öylece uzanmam hataymış gibi geliyor.”

💬

“Galibiyetler gibi mağlubiyetler de tek kişiye yüklenemez,” deyip saçlarımdaki parmaklarını omzuma ilerletti. “Sen dururken birileri savaşmaya devam ediyor. Sen savaşırken de birileri durup dinlenecek. Bu böyledir. Tek başına değilsin.”

💬

Söyledikleri aklımın bir köşesine kazınırken, “Sen korkmuyor musun?” diye sordum. “Senin durumun da oldukça korkutucu olmalı.”

💬

“Güzel yüzümde tek bir kırışıklık olmasa da ben de uzun süredir yaşıyorum,” demesi beni gülümsetti. “Ölecek olmak beni korkutmaz. Hem seni de son kez gördüm.”

💬

Ona üzülen tarafım boynunu büktüğünde elimi arkaya atıp elini tuttum, elini çekerek karnımın üzerine koydum. Bedenimi biraz geriye ittiğimde sırtım göğsüne yaslandı. Bu an benim için bir gecelikti ama onun için uzun süredir beklediği bir an olabilirdi. Hâlâ burada nefes alabiliyor olması artık burada kalacağı anlamına gelmeyebilirdi. Bir piyon olma olasılığı yüksekti. En azından her şey kesinleşene kadar daha iyi davranabilirdim, onun herhangi bir suçu yoktu.

💬

Gözlerimi tekrar yumduğumda bu kez baştaki kadar kötü hissetmiyordum. Bedenim rahatlamış gibi kendini salıvermişti. Elim karnımdaki elinin üstündeyken yorgunluğuma teslim oldum, uykuyla savaşmadım. Haklılardı, dinlenmem gerekiyordu. Tanrısal enerjim dengelendiğinde ve yeniden gür bir şekilde parlamaya başladığında herkes için daha faydalı olabilirdim.

💬

Göle vuran yağmur damlalarıyla gözümü açtığımda ne kadar süredir uyuduğumu kavrayamadım. Karnımın üzerinde duran elim yalnızdı, arkamda da birinin varlığını hissetmiyordum. Uykulu gözlerle büyük camların ardındaki gökyüzüne baktığımda güneşe dair hiçbir emare göremedim. Yağmur bulutları tüm gökyüzünü kaplamış, şehrin kasvetli havasının sürmesine neden olmuştu.

💬

Yavaşça doğrulup bacaklarımı yataktan sarkıtırken gözlerim odanın içinde dolandı. Rowena odada değildi, nerede olabilirdi? Ortamdaki sessizlik bana bir sorun yaşanmadığını düşündürtse de aldanmamam gerekirdi. Ayağa kalkıp terasa çıktım. Yağmur damlaları o kadar şiddetli bir şekilde bedenime çarptı ki irkilerek geri çekilmek zorunda kaldım. Yağmurla beraber gelen sis yüzünden şehri göremiyordum, tek görebildiğim karaya uzanan mermer yolun bir kısmıydı. Toparlanmam ve ne durumda olduğumuzu öğrenmem gerekiyordu.

💬

Odaya geri dönüp kıyafetlerimi değiştirdim. Vatkalı, uzun ve dar kollu bir ceket-elbise giydim. Ceketin saten üst kısmı karnıma dek bedenimi sararken etek kısmındaki tüller belimin iki yanından aşağı doğru uzanıyordu. Göğüs ve omuz kısımlarında altın işlemeler vardı, boynumdan karnıma uzanan düğmeler de altındı. Altına siyah, dar bir pantolon ve siyah çizmelerimi giydim. Kıvırcık saçlarımı elmas tarağımla taradıktan sonra sıkı bir atkuyruğu yapıp yüzümü tamamen açtım. Taç yerine saçlarımın arasından alnıma uzanan altın, ucunda sitrin taşı olan bir saç aksesuarı taktım.

💬

Odadan çıkıp merdivenleri indiğim sırada sonunda yaşam belirtisi gösteren sesler de duymaya başladım. Ellerinde parşömen yığınıyla yanımdan geçen tanrıları selamlarken gözlerim sarayın geniş avlusundaydı. Blizzard’ı takip eden gözlerim Quincy’nin de sarayda olduğunu anlamamı sağladı. Babası Tanrı Kael ve babam Tanrı Cyril ile yemek salonuna açılan büyük kapının önünde durmuş konuşuyorlardı. Babamın yüzündeki gergin ifade adımlarımın hızlanmasına neden olmuştu.

💬

“Morwenna,” diye seslenen Lea’nin sesini duyunca adımlarımı durdurmasam da başımı sağa çevirdim. Koşar adımlarla bana yaklaşıyordu. “Quincy dinlendiğini söylediği için yanına gelemedim.”

💬

Adımlarımı yavaşlatıp yanıma gelmesini bekledim. “Diğerleri nerede?”

💬

“Kahvaltı faslı bitti fakat hâlâ salondalar,” dediğinde bakışlarım tekrar salonun önünde konuşan üçlüye kaydı. “Daha iyi görünüyorsun. Dün olanlardan sonra sana yaklaşmaya çekindik, zaten zor bir durumdaydın, üzerine gelmek istemedik.”

💬

Gülümseyerek Lea’nin kolunu okşarken, “Beni düşündüğünüzü biliyorum, böyle şeyleri dert etmem, biliyorsun,” dedim içtenlikle. “Olanlar yüzünden sizinle de pek konuşamıyorum. Şehre gideceğim, bana eşlik edersiniz.”

💬

“Şey,” deyince gözlerim kısıldı, adımlarım tamamen durdu. Bedenimi arkadaşıma doğru çevirdiğimde kaçamak bakışlarla babamlara baktığını gördüm. “Bu sabah bazı kararlar alındı.”

💬

Tek kaşımı kaldırıp, “Ne gibi?” diye sordum. Onun konuşmasını beklerken Edwin ve Kaida’nın salondan çıkıp bize yaklaştıklarını gördüm.

💬

“Rüzgâr, şimşek derken şiddetli yağış da eklendi,” dediğinde başımı yavaşça salladım. “Şehirde hastalıklar da artmaya başlayınca Tanrı Cyril bir kalkan yapılmasını istedi.”

💬

Duraksadım. “Kalkan mı?”

💬

Lea yerine, “Evet,” diyen Edwin’dı. “Şehrin sınırlarını içine alarak üzerini kaplayan bir kalkan. Çok fazla enerji harcandı, kalkan için uğraşan çoğu tanrı ve tanrıça yorgun düştü ama mantıklı bir karar olduğunu düşündüm.”

💬

Kaida başını sallarken, “Tanrı Cyril şifacılar haricinde çok fazla tanrının şehre inmesini istemiyor. Kalkan enerjiyle çalışıyor ve bir tanrı için giriş çıkış demek, enerji kaybı demek,” diye ekleme yaptı.

💬

Kollarımı göğsümde bağlayıp çizmemin burun kısmını zemine sürterken gözlerim kısıldı. “Böylesi bir kalkanı uzun süre ayakta tutmak için enerji gerekecektir zaten, tek seferlik enerjilerle sürdüremezler.”

💬

“Evet, birlik olmamız gerekiyor,” dedi Lea.

💬

Edwin, “Bir kısmımız da birazdan toplanacağız,” dediğinde bakışlarımı yüzüne çevirdim. “Tılsımımıza ulaşmak için enerjimizi kullanacağız. Uyumlama.”

💬

“Tanrısal senkronun faydası olacağını düşünüyorum,” diye mırıldandım. “Ben de katılacağım. Madem şu an şehre gidemiyorum en azından bu önemli konuda orada olayım.”

💬

Lea gülümseyerek, “Çok iyi olur,” dediğinde kolunu okşadım. “Duane ve Callum katılmayacak, onlar gece için dinlenecekler. Kalkanı kontrol etmek için gidecekler. Lumi de şifacı olarak şehre gitti.”

💬

“Tamam o halde. Ben bir babamla konuşayım, sonra toplanma alanında buluşuruz,” dedim arkadaşlarımın yüzlerine tek tek bakarak.

💬

Arkadaşlarıma arkamı döndüğümde Quincy ve babasının orada olmadığını, babamın yanında annemin durduğunu gördüm. Bir de Ansel. Onlar fark etmese de Ansel yaklaştığımı hemen fark etmişti. Siyah gözleri çoğu zaman her hareketimi izliyormuş gibi bana diken üstünde hissettirirdi. Acaba ne zaman abim değil de düşmanımmış gibi baktığını fark edecekti? Belki de bilerek yapıyordu, bilmiyordum.

💬

“Anne, baba,” dedim tam karşılarında durduğumda. “Uyumlama yapılacağını söylediler.”

💬

“Birazdan başlarız,” diyerek onayladı babam.

💬

Annem yanıma gelip yanağıma dokunarak, “İyi misin küçük tanrıçam?” diye sorunca tam gülümseyecekken Ansel’den gelen kısık homurtuyu duymak dikkatimi dağıttı.

💬

Göz ucuyla Ansel’a baktıktan sonra anneme dönüp, “Daha iyiyim,” dedim ve gülümsedim. “En azından işlerin bir kısmını yola koyarsak çok daha iyi olacağım.”

💬

Ansel, “Bence katılmamalı, biraz daha dinlenmelisin kardeşim,” diyerek araya girdiğinde üçümüzün de bakışları ona döndü. “Bu uyumlama kalan enerjini de tüketebilir.”

💬

Yapay bir gülüşle, “Sandığından fazla enerjim var abiciğim, beni merak etme,” dediğimde o da yapay bir şekilde güldü.

💬

Babam, “Önemli bir ritüelin üstesinden geldin,” deyince Ansel’ın gülümsemesi yavaşça kayboldu. “Aslında biraz daha dinlenmen iyi olabilirdi.”

💬

Tanrı Cyril’den böyle sözler duymaya alış olmadığım şaşırsam da bunu bile belli edemedim. “Bunu kaçıramam. Tılsımlar konusunda bilgiyi alan bendim. Belki yine yardımcı olabilirim.”

💬

Babam ısrar etmeden, “Tamam,” diyerek kabullenince kendi kendime ‘ne bekliyordun ki’ diye sormadan edemedim.

💬

Ellerimi önümde birleştirip, “Diğer soylardan haber var mı?” diye sordum sakince. “Satirlerin şehrinden insanlar yola çıkmış mı?”

💬

Babam ellerini arkasında birleştirerek sarayın avlusuna göz atarken, “Henüz hiçbirinden haber gelmedi,” diye yanıtladı. “Tanrılarımız insanların bir kısmını buraya getirmek için yola çıkmışlar. Muhtemelen yarın güneş doğarken burada olurlar.”

💬

“Tabii güneşi görebilirsek,” diye mırıldandım sarayın büyük camlarından dışarıya bakarken. “Sorunlarımız var, evet ama sanki bir şeyleri göz ardı ediyormuşuz gibi geliyor.”

💬

Annem kolumu şefkatle okşayıp, “Neden öyle düşünüyorsun kızım?” diye sorunca omuz silktim.

💬

“Yağmur ve rüzgârın şiddeti doğal değil, bunun farkındayız fakat bir şeyin habercisi olup olmadığı konusunun üzerinde hiç durmuyoruz.”

💬

“Halihazırdakilere odaklanmak en mantıklısı da ondan,” diyen Ansel’a kaşlarımı çatarak baktım. “Emin olmadan sadece kuruntular üzerine zamanımızı da enerjimizi de boşa harcayamayız.”

💬

Sert bir üslupla, “Neden burada olduğunu, nefes aldığını unutma,” demem ortamın aniden buz kesmesine neden oldu ama umursamadım. “Elbette zamanını ve enerjini harcayacaksın. Hepimiz bu soyun ve bu soya mensup insanların dimdik ayakta kalması için varız. Kaçıp saklanmak, tehlikenin geçmesini beklemek için değil.”

💬

Alaycı bir tavırla, “Aksini söylediğimi düşünmüyorum,” dese de öfkelendiğini anlayabiliyordum. “Ben de soyumu ve insanlarımı senin gibi düşünüyorum.”

💬

“Düşünüyorsan davranışlarınla da bunu göster,” deyip işaret parmağımı ona doğru salladım. “Ve bana karşı olan şu davranışlarına da son ver. Bir yere kadar sabrederim. Sabrımın sınırını da geçmek üzeresin.”

💬

“Sen beni tehdit mi ediyorsun?” diye sorup bana doğru bir adım attığında annemin paniklediğini gördüm. Bu beni daha da öfkelendirdi. “Asıl sen benim kim olduğumu unutma. Karşında himayendekiler yok.”

💬

Tam atakta bulacağım sırada belime dolanan kolla kaşlarım çatıldı. Quincy gözlerini Ansel’a dikip yanımızda anne ve babamın olmasını önemsemeden, “Sen de öyle,” dediğinde bakışlarımı ona çevirdim. “Karşındakinin kim olduğunu, kime bağırdığını unutma.” Ansel’ın yükseleceğini anlayınca bakışlarını hızla babama çevirdi. “Tanrı Cyril, vakit kaybetmeden uyumlamaya başlayalım.”

💬

Babam çatık kaşlarla hepimizin yüzünü tek tek inceledi, bir süre sessizce bizi izlemeyi sürdürdü. Biz sakin duruyorken Ansel’in omuzları öfkeyle inip kalkmaya devam ediyordu. “Yaşananların hepinizde gerginlik yarattığının farkındayım ama bir daha yanımda böyle bir sahne yaşanırsa hepinizle oturup uzun uzun konuşmamız gerekir.” Bir elini kaldırıp sertçe Ansel’ın ensesini kavradı. “Üstünlük olsun isteseydik başınıza bir tanrı dikerdik. Değil mi, Ansel?” Ansel dişlerini sıkıp başını sallayınca babam bu kez bakışlarını Quincy ve bana döndürdü. “Değil mi?”

💬

Ben sessiz kalsam da Quincy sakince, “Evet,” diyerek yanıtladı.

💬

Babam, “Güzel,” deyip elini Ansel’ın ensesinden çekti. “Ansel, Morwenna, siz toplantı salonuna gidin. Birazdan orada olacağım.”

💬

“Tamam,” demekten başka bir şey yapmadım ve sırtımı dönüp yürümeye başladım. Ansel’ın da arkamdan geldiğini bilsem de ona bakmadım. Söylediğim gibi, benim de sabrım bir yere kadar dayanırdı. Eminim ki babam olmasaydı o anki kavgamız daha da büyüyecekti. Bunu sorun etmezdim, zehrini kusması işime gelirdi.

💬

Muhtemelen sesimizi duyan arkadaşlarım tartıştığımızı anladığından dışarı çıkmışlardı, bu sayede hangi salonda olacağımızı onları görünce anlamıştım. Lea’nin endişeli bakışlarını gördüğümde gözlerimi yavaşça açıp kapatarak bir sorun olmadığını göstermeye çalıştım. Ben onların yanına ulaştığımda Ansel da adımlarını hızlandırıp bir anda yanımdan rüzgâr gibi geçerek salon girmişti. Arkasından gözlerimi devirmeden edemedim.

💬

Edwin, “Neden tartıştınız?” diye sorunca omuz silkip, “Her zamanki şeyler,” dedim geçiştirme isteğiyle. “Hadi içeri girelim, Tanrı Cyril birazdan gelir.”

💬

Lea, Edwin ve Kaida ile birlikte salona girdik. İçeride Ansel haricinde beş tanrı ve beş tanrıça da vardı. O halde toplam on altı kişi falan olacaktık. Enerjisel açıdan yeterli olurmuş gibi geliyordu. Babamın da bizimle olacağını düşünecek olursak avantajlıydık. Tanrıların parlak zemine koydukları büyük minderleri izlerken sessizdim. Minderleri bir çember oluşturacak şekilde yerleştirmişlerdi.

💬

Daha önce hiç böyle bir sorun yaşamadığımızdan tam olarak ne yapacağımızı kimse bilmiyordu. Fakat gücümüzü dengelemek, yenilenmek ve saflaşmak için tılsımlarımızla bağ kurduğumuz küçük ritüellerimiz vardı. Sanırım aynı mantıkla hareket edecektik. Şehrin üzerine yapılan koruma kalkanı endişelerimi bir nebze azalttığından zihnim daha durgundu, bu yüzden kolay odaklanabileceğimi düşünüyordum.

💬

Babam salona girdiğinde hepimiz bir mindere oturduk. Başta babamın yanına oturmayı düşünsem de tam karşısına oturmak o an için daha iyi bir seçenekmiş gibi geldi. Ben mindere otururken de babamın sorguyla yüzüme bakması gözümden kaçmamıştı. Tabii ki Ansel bu fırsatı da kaçırmayarak babamın yanındaki yerini almıştı. Onu düşünmemeye çalıştım, öfkem enerjimi kötü etkileyebilirdi.

💬

“Ellerinizi yanınızdakine uzatın,” dedi babam ellerini Ansel’a ve diğer yanındaki tanrıçaya uzatırken. Herkes onun dediğini yaptı, Edwin ve Lea’nin elini tuttum. “Gözlerinizi kapatıp önce kendi enerjinize, sonra yanınızdakilerin enerjisine, en son da içinizde olan, tılsımımıza ait o enerjiye odaklanın.” Derin bir nefesin ardından gözlerimi yumduğumda babam tekrar konuştu. “Bunun bir süresi yok. Bağ kurabilmek için elimizden geleni yapacağız. Başlayalım.”

💬

Gözlerim kapalıyken tüm vücudumu kaplayan, beni bir bütün haline getiren o güçlü enerjiye odaklandım. Odaklandığım andan itibaren çınlama sesine benzer bir ses duymaya başladım. Bu sesi tanıyordum. Ne zaman birinin zihnine sızsam bu sesi duyardım, hatta bazen sızmadan önce de duymaya başlardım. Sonra o çınlama sesine su sesi eklendi. Dalga sesi gibi değildi, yağmurun sesine benziyordu. O sesi duyduğum an Lea’nın enerjisinin bedenime yayılmaya başladığını anladım.

💬

Ardından ses değil, hisler geldi.

💬

Bir ip gibi bedenimi saran o mutluluğu, neşeyi hissettim. Karanlık bir aura yayan kendi enerjim daha güçlü bir ışıkla parlamaya başladı ve ben Edwin’ın enerjisinin altında olduğumu anladım. Arkadaşlarımın birbirinden farklı enerjileri ve kendi enerjim üç farklı ip gibi birbirine dolanmaya başladığında zihnim bomboş bir odaya dönüştü. Hazırdım. Şimdi içimde gizlenen bir diğer enerjiye geçip ona odaklanabilirdim.

💬

Bu biraz tuhaf olacaktı.

💬

Bir atın hızla koşarken nalından çıkan sesleri duydum öncesinde, sonrasındaysa yağmurla ıslanmış ağaçların, bitkilerin, toprağın kokusunu soludum. Gözlerim gerçek dünyaya değil, içimdeki o enerjinin yarattığı masalsı dünyaya açıldı. Yemyeşil, kasvetli bir ormandaydım. Atı göremiyordum ama nal seslerini ve sanki çok yakınımdaymış gibi savurduğu o soğuk rüzgârı hissedebiliyordum. Ormanın derinliklerine bakarken bir ses daha duydum. Hızla akan nehrin sesini.

💬

Bir ruh gibi, normale aykırı şekilde ormana doğru süzüldüm. Ağaçlar atın üzerindeymişim, hızla ilerliyormuşum gibi yanımdan kayıyorlardı. Göz açıp kapayıncaya kadarki o kısa sürede kendimi nehrin önünde buldum. Nehrin karşısı da ağaçlarla doluydu, orman o noktadan devam ediyordu. Yağmur hafifçe çişelerken gözlerim onu arıyordu. Durduğum yerden her ağacın dibine baktım, belki sesini duyarım diye her sese dikkat kesildim. Yine bir ruh gibi nehir boyunca süzülürken onu arıyordum.

💬

Gökyüzünü kara bulutlar sarmış gibi bir kasvet çöken ormana ve nehrin suyuna yayılan ışığı fark ettiğim anda durdum, gözlerim bu kez ışığı takip etmeye başladı. Edwin’den gelen o mutluluk ve iyiye dair tüm enerjilerin içimde yoğunlaştığını hissettim. Işığa doğru bir ruh gibi ilerlerken yağmur şiddetini artırdı. Sonra onu gördüm. Nehrin karşısındaydı, nehre doğru eğilmiş su içerken yoğun bir ışık yayıyordu. Tam karşısında durdum ve nehrin karşısındaki görkemli görüntüsüne baktım.

💬

Kar gibi bembeyaz bedeni o kadar güçlü görünüyordu ki enerjimdeki azalma bile bunu gölgeleyemiyordu. Başını kaldırdığında büyük, başının iki yanından yukarı doğru ağaç dalı gibi uzanan beyaz boynuzları gözler önüne serildi. Onun görüntüsünün aksine simsiyah gözleriyle göz göze geldiğim an bir masal dünyasında olmama rağmen her şey yavaşladı. Rüzgâr ağır çekimle esiyor, yağmur damlaları yere düşmeden sim tozu gibi dağılıyor, nehrin buz gibi suyu sanki hiç dalgalanmıyormuş gibi görünüyordu.

💬

Uzun, heybetli boynunu gererek bana bakmaya başladığında enerjim artar sandım ama daha hızlı bir şekilde aralanmaya başladı. Öyle ki göz kapaklarımı bile açık tutmakta zorluk çekiyordum. Nehrin karşısına geçmek, ona uzanmak, onun bir hatıra gibi bana bıraktığı enerjiye tutunmak istedim ama masalsı diye adlandırdığım dünya yıkılmaya başladı. Zemindeki ıslak toprak alttan uygulanan bir kuvvetle bir anda patlayacakmış gibi sallanırken ağaçlar da köklerinden ayrılacakmış gibi savruluyorlardı. O ise tüm ihtişamıyla dimdik bir şekilde orada duruyor, bana bakıyordu.

💬

Enerji azalmasına bağlı yorgunluktan ve fırtınadan dolayı gözlerimi kapatmak zorunda kalmadan önce gördüğüm son şey, onun karnındaki şişlikti. Kulaklarıma dolan son ses ise bir bebeğe ait o tiz ağlama sesiydi.

💬

Gözlerim hızla gerçek dünyaya açıldığında diğerleri de aynı saniyelerde gözlerini açtı. Şaşkınlıktan aralanmış dudaklar ve irileşmiş gözlerle tam karşıma, babama bakıyordum. Herkes ne olduğunu anlamadığından tedirgin ve yorgun gözlerle birbirine bakarken babamla göz gözeydik. Gördüğüm, duyduğum şeyler de neyin nesiydi? Onu görmüştüm, bulmuştum ama peki o…

💬

Ansel durduramadığı bir öfkeyle, “Bağlantı bir anda koptu,” deyince bakışlarımı ona çeviremedim. Babamın gözleri dışında hiçbir yere bakamadım. Onlar da benim gördüklerimi görmüşler miydi?

💬

Babamın diğer yanında oturan tanrıça, “Ona ulaşamadım,” dediği andaysa ikinci bir şaşkınlıkla kuşatıldım. Hepimiz aynı şekilde ilerlememiş miydik?

💬

Lea bana doğru eğilip, “Neler oluyor?” diye sordu kısık bir sesle. “Enerjin beni de dışarı itti.”

💬

Babam gözlerini benden ayırmadan, “Amaç zaten sizin görmeniz değildi,” deyince herkes birbirine baktı ve bir uğultu oluştu. “Morwenna, bize ne gördüğünü anlat.”

💬

“Ne?” Ansel’ın şaşkın sesini duyunca gözlerimi açtığım andan beri ilk kez gözlerim babamın yüzünden başka bir yüze, Ansel’in yüzüne çevrildi. “Ne demek istiyorsun baba? Biz sadece Morwenna’ya daha fazla enerji sağlamak için mi buradaydık?”

💬

“Ne bekliyordun?” diye sordu babam öfkeyle Ansel’a doğru bakarken. “Şimdiye kadar her şey kardeşinin etrafında gelişti. Bunu kullanmak yerine göz ardı mı etmeliydik? Ya da senin gibi kendimizi rastlantı olduğuna mı inandırmalıydık?” İlk kez Tanrı Cyril bu şekilde oğluna yükseldiğini fark edince duraksadım. “Sen ya da o, ne fark eder? Hepimizin ortak bir amacı var.”

💬

Her zaman babamın söylediklerini kabul eden, sessiz kalan o tanrı hiddetle ayağa kalktı ve babasına olan öfkesini gizlemeden kısaca yüzüne baktıktan sonra arkasını dönüp hışımla salondan çıktı. Babamsa onun bu tavrını görmezlikten gelip bakışlarını yeniden bana çevirdi. Herkes suspus olmuş bir şekilde duruyor, birbirlerine kaçamak bakışlar atıyorlardı. Ne yani, Tanrı Cyril bunu bilerek mi yapmıştı?

💬

“Evet, Morwenna, seni dinliyoruz.”

💬

Ellerimi kucağımda birleştirdikten sonra sertçe yutkundum. Gözlerimi babamın gözlerinden ayırmamaya özen gösterirken gördüklerimi zihnimde toparladım. “Onu gördüm, buldum,” dediğimde tanrılar hep bir ağızdan şaşkınlık mırıltıları çıkarınca tekrar bir uğultu oluştu.

💬

Babam elini kaldırıp, “Sessiz olun,” dediği anda tüm sesler kesilmişti. “Nerede olduğunu mu buldun?”

💬

“Aslında öyle değil,” dediğimde tüm dikkatler üzerimde yoğunlaşınca gerildim. “Onu bedenlenmiş bir halde gördüm. Bir nehrin kıyısındaydı, su içiyordu. Sonra beni gördü ve izlemeye başladı. Gözleri… Kendi beyazlığının aksine simsiyahtı.” Babamın beni dinlerken yüz ifadesinin sertleştiğini gördüm. “Ardından her şey çok hızlı gelişti ve bulunduğum ortam dağılmaya başladı.”

💬

“Bu kadar mı?” diye soran babamın sesinde küçük de olsa bir hayal kırıklığına rastlamıştım.

💬

Dudaklarımı yalayarak ıslattıktan sonra, “Bir şey daha gördüm, duydum,” dediğimde tekrar ilgi üzerimde toplanmıştı. “Geyiğin karnı şişti ve bağlantı kopmadan önce de bir bebek sesi duydum.”

💬

İşte bu bilgi diğerlerini olduğu kadar babamı da şaşırtmıştı. “Bebek sesi mi?” diye sorunca başımı yavaşça salladım. “Bu da ne demek?”

💬

“Bilmiyorum,” diye mırıldandım.

💬

Babam, “Herkes dışarı,” dediğinde anlık bir sessizlik yaşansa da tanrı ve tanrıçalar bir bir ayaklanmaya başladı.

💬

Arkadaşlarımın endişeyle bana baktıklarını görünce onlara küçük bir gülümseme bahşettim. Babamın herkes dışarı derken benimle yalnız kalmak istediğinin hepsi farkındaydı. İstediği gibi yalnız kaldığımızda o da ayaklanınca ben de elimi yere bastırıp ayağa kalktım. Yavaş adımlarla bana yaklaşırken düşünceli bakışları da üzerimdeydi. Gerginliğim her saniye biraz daha artıyordu.

💬

“Geyik hamile gibi görünüyordu ve bebek sesi duydun,” dedi karşımda durduğunda. “Yavru bir geyiğin ağlayamayacağını hesaba katacak olursak bu normal bir bebekti.” Söylediklerini zihnimde tartarken gözlerine bakmayı sürdürdüm. “Normal bir bebek… Sence Morwenna, bunun nasıl bir anlamı olabilir?”

💬

Gözlerimi zemine indirirken, “Aklıma şu an için bir şey gelmiyor,” diye mırıldandım. “Henüz gördüklerimi sindirebilmiş değilim.”

💬

Babam derin bir nefes aldı. “O halde senin şu anki tek görevin bu,” deyince hızla başımı kaldırıp gözlerinin içine baktım. “Düşün, araştır, anlamını bul.”

💬

Reddetmemi ya da onaylamamı beklemeden sırtını bana dönüp yürümeye başladığında arkasından bakakaldım. Gerçi reddetme gibi bir şansım da yoktu. Bir hayvanın hamile oluşu ve bir insana ait bebek sesinin arasındaki bağlantıyı çözmemi istiyordu. İnsan olmayabilirdi de, bebek tanrı ya da tanrıça da olabilirdi. Yine de bizim tılsımımızla bunun ne gibi bir ilgisi olabileceğini anlayamıyordum. Sonuçta bir geyik, bir insan doğuracak değildi ya?

💬

Tılsımımızın canlı değil, yalnızca beyaz bir boynuz olacağını düşünecek olursak işler daha da karmaşıklaşıyordu. Cansız bir tılsım, kanlı canlı karşımda duran bir geyik… Bebek sesi… Doğum…

💬

Gözlerim bir anda irileşti ve eğik duran başımı kaldırıp salondan çıkmak üzere olan babama baktım. “Bebek!” diye bağırdığımda babamın adımları bıçak gibi kesildi. Bana doğru döndüğünde yüz ifademi görünce duraksadı. “Biz cansız bir nesne arıyoruz ama ben bir boynuz değil, direkt geyik gördüm.” Düşüncelerim hızla birbirine çarptığı için sanki çok hızlı koşmuşum gibi nefes nefese konuşuyordum. “Bana tılsımların eskisi gibi görünmediği söylendi. Bir geyik olarak görünüyor olsa bebek sesi duymazdım. Peki ya tılsımımız artık bir insan gibi görünüyorsa?”

💬

Babamın yüzündeki tüm renkler bir anda solarken onda hiç görmediğim bir tepki vererek gözlerini irice açtı ve şaşkınlıkla bana baktı. Tahminlerim doğru olabilir miydi? Tılsımımız artık bir insan gibi görünüyor olabilir miydi? Bir bebek gibi? Yeni doğmuş bir bebek. Peki biz onu bu koca evrende nasıl bulacaktık?

💬

˚⊱🔮⊰˚

💬

Instagram: aycannsariahmet

💬

Tiktok: artemisinuykusuu

💬

Instagram: aycansariahmetkitaplari

← Önceki Bölüm: 7. MENTA
Sonraki Bölüm: 9. TANRI’NIN DÖKTÜĞÜ KAN

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Scroll to Top