💬


˚⊱🔮⊰˚
💬
🎧: Aaryan Shah, Half Remembered Dream
💬
˚⊱🔮⊰˚
💬
12. BÖLÜM
💬
“Tanrı Yiyen Canavar”
💬
Bir tanrı yiyenin ağzından kanımın akmaması için var gücümle koşuyordum, üstelik hiçbir kazancım yokken. Stefan bizi ara sokaklardan birine soktuğunda şehrin üzerindeki büyülü örtünün durmadan darbe aldığını, tanrı yiyen canavarın büyük bir iştahla içeri girmek için saldırdığını görebiliyordum. Muhtemelen Enzo’nun dediği gibi onun dikkatini çekmiştik ve şehre yönelmesine neden olmuştuk.
💬
Stefan, “Bu evde,” dedi ilerideki tek katlı taş evi işaret ederken.
💬
Eve doğru hızla koştuğumuz sırada, “Stefan, sen de geliyorsun, tılsımı kontrol edeceksin,” dediğimde başını salladı. Şu an bu görevi Peter yapamazdı, onun ne halde olduğunu bile görme şansımız olmamıştı.
💬
Evin içine resmen paldır küldür girdik ve bu içerideki ailenin korkuyla bize bakmasına neden oldu. “Özür dileriz ama biliyorsunuz ki durum acil,” dedim hızla. “Stefan, bebeği kontrol et.”
💬
Stefan bebeğin annesinden izin isteyip cevabını beklemeden bebeği kucağına aldığında hepimiz pürdikkat ona baktık. Birkaç saniye sonra Stefan hiçbir şey hissedemediğini söyleyince kısık sesle bir küfür savurdum. Bebeği diğerleri de kucağına aldı fakat onlar da Stefan gibi bir şey hissetmediler. Bir kez olsun ilk bebekte şansımız yaver gitse ne olurdu?
💬
“Hadi,” deyip kapıya yöneldim.
💬
Stefan yolu göstermek için önüme geçti. Sokak boyunca koşarken gözlerim sık sık yukarı kayıyor, şehri saran örtüyü kontrol ediyordu. Önüme dönecekken birkaç adım önümde olan Lior’un sendelediğini fark ettim, hızla toparlasa da eli koluna gitti. Çatık kaşlarla koluna baktığımda yarasının yeniden kanamaya başladığını gördüm. Biz tanrılar elbette yaralanabilir, yaranın acısını çekebilirdik fakat onu bu denli dengesizleştirmesi tuhaftı. Ya tılsımların yokluğu gücünde ciddi azalma yaratmıştı ya da yarasında bir gariplik vardı.
💬
İkinci evimiz bir alt sokaktaydı. Bu ev de diğeri gibi tek katlı ve duvarları taştandı. Stefan elini kapının kenarına bastırıp diğer eliyle kapıya vurduğunda arkasında bekledik. Camdan geldiğimizi gören adam kapıyı açtı, Stefan’la aralarında kısa bir konuşma geçtikten sonra içeri girdi. Kadın ve adamın üç çocuğu daha vardı, üçü de küçüktü; sanki aralarında bir iki yaş var gibiydi. Lior omzunu duvara yaslayıp kısık gözlerle bebeği kontrol eden Stefan’a bakarken dikkatim onun üzerinde yoğunlaştı. Anlaşılan bir sorun vardı ve bunu dillendirmiyordu.
💬
“Değil,” dedi Stefan geri çekilirken. Omuzları çaresizlikle çöktü.
💬
Hana ve Samuel de bebeği kontrol ettiler, onlar için de sonuç aynıydı. Sıra Lior’a geldiğinde Lior omzunu duvardan ayırıp bebeğe yaklaştı. Bebeği kucağına aldığında dışarı çıkmak için sırtımı döndüm ama onun şaşkınlık içeren mırıltısını duyunca hareketlerim kesildi. Omzumun üzerinden baktığımda Lior’un sırtının dikleştiğini, kucağındaki bebeğin gözlerinden fırlayan kırmızı ışığın evin tavanına vurduğunu gördüm. Ailesi ve tanrılar aynı şaşkınlıkla ona bakarken bedenimi de onlara doğru çevirdim. Sonunda bulabilmiş miydi?
💬
“Tamam, sen burada kal,” dedim ama Lior beni duymuyor gibiydi. Bakışlarım bir anlığına koluna kaydı. “Zaten bizi yavaşlatırsın.” Bebeğin gözlerinden yayılan kırmızı ışık sönerken Lior’un başı bana çevrildi. “Bebeği ve aileyi alıp Enzo’nun yanına dönün. Dışarıdaki şeyi unutma ve sakın bir aptallık yapıp gitmeye çalışma. Onu da tehlikeye atarsın. Hadi biz gidelim.”
💬
Ondan bir karşılık beklemeden evden çıktım. Zaten biraz aklı varsa burnunu şehirden çıkarmazdı. Stefan bizi bir diğer bebeğin olduğu eve götürdüğünde onları dışarıda bekledim. Tedirgin bakışlarım şehrin üzerinde dolanan, bizi görünmez kılan örtüye saldıran canavardaydı. Artık örtü eskisi gibi sağlam görünmüyordu çünkü büyülü örtüde ince çatlaklar oluşmuştu.
💬
Evin içine doğru, “Acele edin!” diye bağırdım.
💬
Önümde birleştirdiğim ellerimi sıkarken sık sık evin içine bakıyor, onlardan bir hareket bekliyordum. İnsanların evlerinin camlarından dışarı sarktığını, birbirleriyle fısıldaştıklarını duyabiliyordum. Zaten çoğu bunu yaptığından bir uğultu da oluşmuştu. Kapıdaki hareketlilikle dikkatim dağıldı. Üçü de başını olumsuz anlamda sallarken dışarı çıktı. Geriye iki ev kalmıştı ve birinde tılsımlarını bulamazlarsa bugünkü en büyük savaşı verecektik.
💬
Belki de sonrasında bir savaş yaşanmayacaktı çünkü bu canavar hepimizi yok edecekti.
💬
Dördüncü eve doğru gittiğimiz sırada Stefan sokaktaki tanrıçalardan birini tutup, “Kumsal tarafındaki mor çiçekli, sarmaşıklı eve git,” dedi hızlıca. “Orada bir bebek var, onu kucağına al ve tılsımımız olup olmadığını kontrol et.”
💬
Tanrıça ne demek istediğini anladığını bakışlarıyla belli etse de hiçbir şey sormadan koşmaya başladı. Akıllıcaydı. En azından aynı anda iki bebeği de kontrol etmiş olacaklardı. Tabii ikisi de değilse bu küçük planın bir değeri kalmayacaktı…
💬
Dördüncü ev biraz daha uzaktı ve örtüdeki çatlaklar gittikçe büyüdü. Mor Leylek soyunun meydanda bir araya toplandığını, korkuyla yukarı baktıklarını sokağın sonundan görebildim. İki katlı ahşap evin önünde durduğumda diğerleri bensiz içeri girdi. Tırnağımı kemirirken gözlerimi şekilsiz bedene sahip canavardan ayıramıyordum. Evlere saklanmak da bir işe yaramazdı. İhtimaller, seçenekler bir bir kafamın içinden geçti fakat odaklanma sorunu yaşıyordum.
💬
Gözlerim kanattığımı fark ettiğim tırnağıma kaydığında bir çığlık duydum ve parmağıma bakamadan gözlerimi hızla gökyüzüne çevirdim. İşte şimdi başımız gerçekten beladaydı. Örtüde oluşan delikten içeri sızan canavar, bir kuş gibi şehrin üzerinde süzülmeye başladı. Şehirden yükselen korku ve panik yüklü bağırışlar kulaklarımda uğultuya dönüştü. Samuel, Hana ve Stefan koşarak evden çıktıklarında ellerinin boş olduğunu görmek paniğimizi artırdı.
💬
Hana, “Ne oluyor?” diye sordu bağırarak.
💬
“İçeri girdi,” derken sesim gerginlikten titrek çıktı. Elimi saçlarıma atıp bir saç telimi kopardım ve teli sallayıp Cerberus Çemberi’mi ortaya çıkardım. “Stefan, hemen birini Kovan şehrine göndermemiz gerek.”
💬
Samuel tedirginliğini gizlemeden, “Çok uzak, Morwenna,” dediğinde dişlerimi sıktım. “Yolu yarılamadan bu şey bizi yer.”
💬
Koşmaya başlamadan önce, “Her yolu deneyeceğiz!” diye bağırdım. Saklanmanın bir faydası yoktu. Kaçmaya çalışsak bile en fazla nereye kadar kaçabilirdik?
💬
Canavarın bir yılan gibi kafasını öne ittiğini, sanki avını yakalamak istiyor gibi başını şehre eğdiğini gördüm. Bir umut işe yarar diye çemberimi hızla yukarı, canavara doğru fırlattım fakat Cerberus Çemberi’m hızına ve kuvvetine rağmen canavara çarptığı an bir ateş topu gibi patladı. Tanrılar! Böyle durumlarda işe yaramayacaksa neden bir silahımız vardı? Tılsımların yokluğunun ne denli tehlikeli olduğunu daha iyi anlıyordum.
💬
Meydanda Lior’u gördüm. Kucağındaki bebeği sıkıca tutarken kendini karanlık sokağa attı ve gizlenmeye çalıştı. Şu an o tılsımı ondan başka koruyabilecek bir Basilisk tanrısı yoktu. İnsanları düşündüm. Eğer o buradan çıkamazsa ve tılsımı sağ salim geri götüremezse insanları da tehlikede olacaktı. Yeni bir Cerberus Çemberi oluştururken Lior’a doğru koştum. Belki canavar bizimle uğraşırken onu buradan uzaklaştırmanın bir yolunu bulabilirdim.
💬
Hana, “Ne yapacağız?” diye sorarken elindeki büyülü mızrağını canavara doğru fırlattı. Diğer tüm tanrıların yaptığı gibi. Tabii onunki de diğer silahlar gibi etkisiz hâle gelmişti.
💬
“Dua edelim de en azından sizin şehrinizde çıksın tılsımları,” dedim Hana’ya. Çoktan şehre varmış olmaları gerekirdi ve beklemeden harekete geçmiş olmalarını umuyordum.
💬
“Tanrı Enzo, kenara çekilin!” diye bağırdı Stefan. Bağırışı dikkatimin ona yönelmesine neden oldu.
💬
Lior’un durduğu köşeye yaklaşmamıza az kalmışken durdum, gözlerim irice açıldı. Stefan, Tanrı Enzo’yu resmen fırlatır gibi uzaklaştırdığında bir sise benzeyen şekilsiz canavarın ağzını açtığını, Stefan’ı yuttuğunu gördüm. Yanımda duran Hana da diğerleri gibi korkuyla çığlık attı. Yere düşen Enzo ellerini taşlara bastırıp korku dolu gözlerle canavara bakarken tanrı yiyen canavar kafasını geriye doğru atıp tiz bir çığlık attı.
💬
Tam bu kez Enzo’ya doğru atak yapacağında birinin, “Yok ol!” diye çığlık atar gibi bağırdığını duydum.
💬
Sonra o tanrıçayı gördüm. Stefan’ın son eve gönderdiği tanrıça.
💬
Tanrıça kollarının arasındaki bebeği havaya kaldırdığında ve bebeğin gözlerinden yayılan o lila rengi ışık önce parçalanmış örtüye, sonra da gökyüzüne yansıdığında tanrı yiyen canavar kulakları sağır edecek bir çığlık attı. Canavarın hatlarını oluşturan o sis bir araya toplandı, bir bulut gibi üzerimizde yükseldi ve gürültüyle patladı. İrice açılmış gözlerle üzerimize yağmaya başlayan küle bakarken bedenimin gerginlikten titrediğini fark ettim.
💬
Tanrı yiyen canavarın yok olmasıyla birlikte yediği tüm o tanrıların cansız bedenleri yere düştü.
💬
Gözlerim birkaç metre ilerimize düşen, teni mosmor olmuş Stefan’a çevrildiğinde elimi karnıma bastırdım. Bedenimi daha fazla ayakta durmaya zorlamadan dizlerimin üzerine çöktüm. Cerberus Çemberi’min uzun sapını sıkıca kavrarken yerdeki Enzo’nun sürünerek ilerlediğini, kızının bedenine yaklaşmaya çalıştığını gördüm. Tanrılar tılsımın bulunduğuna, tehlikenin ortadan kalktığına sevinemeyecek kadar donmuş ve üzgün haldelerdi. Enzo’nun bağırarak ağlamaya başlaması başımı önüme eğmeme, dolan gözlerimi sıkıca yummama neden oldu.
💬
˚⊱🔮⊰˚
💬
Bir sarayın yasa boğulduğunda nasıl mezara dönüştüğünü bilirdim. Mor Leylek sarayının büyük ana girişinde durmuş tanrıların içeri girişini izlerken sessizdim. Hana ve Samuel yanımdaydı, Lior şehirden çıkarken aniden yığılıp kaldığı için onu saraydaki odalardan birine götürmüşlerdi. Şifacı tanrılardan birisinin bunun yarasından kaynaklı olduğunu söylediğini duymuştum.
💬
“Morwenna,” diye seslenildiğinde başımı sarayın kapısına çevirdim ve telaşla koşan Harrison’ı gördüm.
💬
Dudaklarım bükülürken hızla ona yaklaştım ve Harrison’a sıkıca sarıldım. Yastan kaçarken bir diğerine yakalanmak beni fazlasıyla etkilediğinden kendimi tutamıyordum. Harrison şefkatle sırtımı okşarken telaşlı bakışları koşuşturan tanrılardaydı.
💬
“Diğer şehirlerde olanları ve bulunan tılsımları öğrenince hemen buraya geldim,” derken geri çekilip kollarımı tuttu. “Neler oldu?”
💬
Gözlerimi yumup, “Geç kaldık,” deyip derin bir nefes aldım, ardından gözlerimi araladım. “Bizden önce şehre tanrı yiyen bir canavar saldırmış. Kendilerini korumaya almışlar ama tılsımı bulana kadar koruma pek işe yaramadı.”
💬
Harrison, “Tanrı yiyen,” diye fısıldadı düşünceli bir yüz ifadesiyle. “Enzo nerede?”
💬
“Kötü durumda,” dediğimde gözleri kısıldı. “Kızını ve soyundan birçok tanrıyı kaybetti.”
💬
“Tanrılar…” Harrison’ın kollarımdaki elleri geri çekildi. “Galen ve Lydia kalan diğer iki şehre bakmak için gittiler. Bir tane mi tılsım buldunuz?”
💬
“Lior da Basilisk tılsımını buldu,” derken gözlerim tanrıların bir tahtanın üzerinde taşıdıkları Peter’a kaydı. Kalbim üzüntüyle burkuldu. “Geriye Siyah Mantarların ve Kovanların tılsımı kaldı.”
💬
“Yaşanılan şeyler öngörülemezdi,” deyince bakışlarım Harrison’a döndü. “Dediğim gibi, Galen ve Lydia gittiler. Ben de sizi Kovanların şehrine götüreceğim. Öğrendiğime göre Siyah Mantarların şehrine birilerini göndermişsiniz.” Başımı yavaşça salladım. “Güzel. Lior nerede?”
💬
“Kızıl Parsların şehrindeyken yaralandı. Yarası ciddiymiş, fenalaşınca şifacılar odaya aldılar,” dediğimde Harrison’ın kaşları çatıldı.
💬
“Ne tür bir yara onun kötü olmasına sebep olmuş olabilir? Gidip bakalım,” dediğinde gönülsüzce ona yolu gösterdim. Sonuçta tılsımını bulmuştu, bir şekilde yarası da iyileşirdi. Yola devam etmemiz gerekiyordu.
💬
Hana ve Samuel de bizimle geldi. Lior’u yatırdıkları odaya girdiğimizde iki şifacının onunla ilgilendiğini gördük. Bebek burada değildi, neredeydi? Kaşlarımı çatıp, “Bebek nerede?” diye sorduğumda şifacı tanrılardan biri başını kaldırıp, “Ailesiyle birlikte buradalar, başka bir odada bekliyorlar,” diye yanıtladı.
💬
Harrison, Lior’un yattığı yatağa yaklaşıp, “Durumu ne?” diye sordu şifacılara.
💬
Elinde ıslak, beyaz bir bez tutan tanrı, “Yarasına sebep olanın ne olduğunu öğrenmemiz gerekiyor,” deyip yeşil gözlerini bize çevirdi. “Yarasında zehir var fakat nasıl bir zehir olduğunu anlayamadık, ilk kez görüyoruz.”
💬
Harrison merakla bana bakınca, “Kızıl Parsların şehrinde toprağın altından bir dal çıktı,” diye söze girdim. “Oldukça büyük ve hareket eden bir ağaç dalı gibiydi. Topraktan çıkarken sivri ucu kolunu kesti.”
💬
Bir şifacı diğerine, “Bunu bir sormam gerekiyor, sen burada bekle,” deyip odadan çıktı.
💬
Hana hâlâ elinde olan mızrağını bana uzatıp, “Ben gelene kadar tutar mısın? Biraz hava almam gerekiyor,” deyince başımı sallayıp uzattığı mızrağı aldım. Kafasından geçenleri tahmin ediyordum. Henüz tılsımlarını bulamamak onda gerginlik yaratıyordu.
💬
Samuel de onunla birlikte gittiğinde odada dört kişi kaldık. Biri baygındı fakat bu uzun sürmedi, diğer şifacı geri dönene kadar gözlerini açmıştı. Sırtımı duvara yaslamış onları izledim, Harrison da düşünceli bir tavırla beyaz sakallarına dokunurken camdan dışarıya bakıyordu. Şifacı birkaç otu havanda ezdi, üzerine kırmızı renkte bir sıvı döktü. Onun hazırladığı karışımı anlamaya çalışırken Lior’un homurdandığını duyunca gözlerim onun yüzünü buldu.
💬
“Ölmemi bekliyorsun, değil mi?” diye sorunca kaşlarım alaycı bir tavırla havalandı.
💬
Sırtımı duvardan ayırıp Hana’nın mızrağını elimde yavaşça çevirirken, “Hiç fena olmazdı,” diye yanıtladım ve yatağa yaklaştım. “Ama senin niyetin yok gibi.”
💬
Lior yarasına sürülen karışımla yüzünü buruşturdu. Ardından kısık gözlerle bana bakarken dudakları yukarı kıvrıldı. “Acaba arkadaşın sarayınıza ulaşabildi mi?”
💬
Kaşlarım sertçe çatıldı. “Ne saçmalıyorsun? Saatler geçti, tabii ki ulaşmıştır.”
💬
Lior başını yastıkta kaydırarak yana eğip, “Bilmem, belki yolda bir engel çıkmıştır diye söyledim. Her şey olabilir sonuçta,” deyince saniyeler içinde dibinde bittim.
💬
Elimdeki mızrağın sivri ucunu karnına hafifçe bastırınca şifacılar korkuyla geri çekildi, Harrison’ın arkamda olduğunu hissettim. “Sen bir şey mi ima ediyorsun?”
💬
“Korktun mu?” diye sormasıyla mızrağı daha derine sapladığımda acıyla inledi.
💬
“Bir şey mi yaptın?”
💬
Benim bağırarak sorduğum soruya karşılık, “Morwenna!” diye bağıran Lydia’nın sesini duydum.
💬
Lior gülerek, “Şakaydı,” derken bir yandan da acıyla inliyordu.
💬
Dişlerimi sıkıp mızrağı hızla geri çektim ve omzumun üzerinden Lydia’ya baktım. Odanın kapısında duruyor, çatık kaşlarla bize bakıyordu. Sahte bir sırıtmayla, “Ben de şaka yapıyordum,” dediğimde Lydia gözlerini devirdi, ardından arkamda duran Harrison’a baktı.
💬
Lydia, “Seni yaşlı adam, orada durmuş birbirlerini öldürmelerini mi izleyeceksin?” diye sorunca Harrison homurdandı.
💬
“O kadar kolay olsaydı şimdiye dek öldürürlerdi zaten, sen de biliyorsun.”
💬
Lydia bir kez daha gözlerini devirdi. “Hana nerede?” diye sordu. “Siyah Mantarların ve Kovanların tılsımları onların şehrinde bulundu. Kovanların sarayına gitmeye gerek kalmadı.”
💬
Ucu kana bulanan mızrağı yere bastırıp, “Bulundular mı?” diye sordum heyecanla. İşte buna gerçekten sevinmiştim.
💬
Lydia başını sallarken Lior’a yaklaştı. “Gittiğimizde şehirde yangın çıkmıştı,” derken elini Lior’un karnına, mızrakla açtığım yaraya bastırdı. Yaranın iyileştiğini görmesem de biliyordum. “Gönderdiğiniz tanrılar yangın yüzünden hareket edememiş çünkü insanlar bir araya toplanmış ve bebekleri bulmaları zorlaşmış. Galen gidip yangını söndürmelerine yardım edince harekete geçmişler.”
💬
“Çok kayıp var mı?” diye soran Harrison’dı.
💬
Lydia, “Tanrılarda yok fakat şehir büyük hasar aldı, elliye yakın ölen var,” deyip elini Lior’un karnından çekti. Tahmin ettiğim gibi yara iyileşmişti. Gözleri Lior’un kolundaki yaraya kaydığında kaşları çatıldı. “Bu nedir?”
💬
Lydia’nın yanındaki şifacı, “Zehirli bir yara. Karışım hazırladık, işe yarar diye umuyoruz ama böylesine bir zehri daha önce görmediğimiz için sonuçlardan emin değiliz,” diye yanıtlarken umutsuz görünüyordu.
💬
“Bir de ben bakayım,” dediğinde Lydia, şifacı geri çekilerek ona yer açtı.
💬
Lior başını Lydia’ya doğru çevirdi. “Lydia, benim yaşlı ama bir o kadar da geç görünen tanrıçam, her fırsatta beni iyileştirmeye gelmene nasıl bir anlam yüklemeliyim?”
💬
Lydia yarasını incelerken ona bakmadan kafasına vurup, “Zevzeklik etme, çocuk,” diye söylendi. “Birini iyileştirmek bana güç veriyor. Yoksa ölmen umurumda değil.”
💬
Lior alaycı bir tavırla, “Umarım bu gerçek hislerin değildir, aksi halde kırılırım,” dediğinde Lydia ters ters ona baktı. “Koca evrende beni seven bir tanrı bile yok. Kötü biriyim galiba.”
💬
“Neyini seveceğiz senin?” diye sormama, “Seni hesaba bile katmamıştım, neden üzerine alınıyorsun?” diye karşılık verince yumruklarımı sıktım.
💬
“Tanrım beni sinir ediyor,” deyip arkamı dönerek pencereye ilerledim.
💬
“Tanrım derken benden bahsediyor olabilir misin?”
💬
Parmaklarımı kaşlarımın ortasına bastırıp çenemi kapalı tutmaya çalıştım çünkü cevap verdikçe aldığım karşılıklar beni daha da öfkelendiriyordu. Bilerek sinirlendirmeye, kontrolden çıkarmaya çalıştığının farkındaydım. Ona istediğini vermeme konusunda kararlı olsam da beni fazlasıyla zorluyordu.
💬
Lydia’nın, “İyileşecek ama biraz zaman alacak,” dediğini duydum. “Ben zehri biraz emdim, bu karışımdan da birkaç kez daha sür. Sorun çözülmezse ve ölmeyi istemiyorsan kendi şifacılarına da baktırırsın.”
💬
Lior, “Ölmeye niyetim yok,” deyince gözlerim kısıldı. “Henüz değil.”
💬
Bu sözü bana o günü, atlarla Basilisk sarayına giderken bana söylediklerini hatırlattı. Ben ölmeden ölmeyi düşünmediğini anlayabiliyordum.
💬
Hana ve Samuel odaya girince Lydia olanlardan onlara da bahsetti. Tılsımların bulunduğunu duyunca ikisi de sevinçten neredeyse bir çocuk gibi yerinde zıplayacaktı. Hana verdikleri kayıpları da duyunca çok üzülmüştü fakat yine de gözlerindeki parıltı yerini koruyordu. Bugün tam tamına üç şehre adım atmış, her şehirde başka bir savaşa tanık olmuştu ve haliyle bu onu delicesine bir korkuya sürüklemişti. Biraz olsun mutlu olmayı hak ediyorlardı.
💬
“O halde biz evimize dönelim,” dediğinde Hana, Samuel de başını sallayarak ona katıldığını gösterdi.
💬
Harrison, “Ben sizi götürürüm,” deyip onlara yaklaştı. “Hem kendim de durumu kontrol etmiş olurum.” Adımları durdu, omzunun üzerinden bize baktı. “Morwenna, sen Lior’la birlikte dön. Onları Basilisk sarayına bırakıp kendi sarayına gidersin.” Tam itiraz edeceğim sırada, “Yanınızda insanlar da olacak,” dedi bebeği ve ailesini kastederek. “Bebek haricinde beş insan daha taşıyacaksınız ve Lior tam iyileşmemişken o insanlara odaklanamayabilir. Şimdi değil, sabah yola çıkın.”
💬
Son cümleleriyle resmen tüm itirazlarımı boğazıma dizmişti. Reddedemeyeceğimi bildiğinden bu şekilde açıklaması ona kaşlarımı çatarak bakmama neden olduğunda bakışlarımı umursamadı ve Hana ile Samuel’i de alıp odadan çıktı. Saat kaç olursa olsun yola çıkmak ve bir an önce sarayıma gitmek istiyordum. Bir yanım istemiyordu elbette ama o yanıma daha ne kadar uyabilirdim ki? Tılsımlar bulunmuştu, yolculuk bitmişti. Artık bahanem kalmamıştı.
💬
“Harrison haklı,” dedi Lydia yanıma gelip. “Birkaç saate gün doğar, o zaman yola çıkarsınız. Sen de biraz dinlen, yanında insanlar olacak, yola yorgun çıkma.”
💬
Lydia omzumu okşadığında zoraki bir kabullenişle başımı salladım. “Öncesinde gidip onlara bir bakayım. Bir anda buraya getirildikleri için korkmuşlardır.”
💬
“İyi olur,” dedi Lydia gülümseyerek. “Dinlenmeye çekilmeden önce bebeği de getirir misin? Belki Lior’un yanında olması ona iyi gelir.”
💬
“Tamam,” deyip derin bir nefes aldıktan ve göz ucuyla uyuklayan Lior’a baktıktan sonra odadan çıktım.
💬
Sarayın içinde artık koşuşturan tanrılar olmasa da herkes ayaktaydı, büyük bir buhranın içerisindelerdi. Koridorda rastladığım ilk tanrıya ailenin hangi odada olduğunu sordum. Tarif ettiği odaya doğru ilerlerken saçlarımdaki tokayı çıkarıp saçlarımı özgür bıraktım. Kirli, pis hissediyordum. Evime dönüp üzerimdeki ağırlığı atmam, kendi köşeme çekilip dinlenmem gerekiyordu. Eve gitmek istemeyen tarafımda gitme zamanı yaklaştıkça sanki kolumu çekiştiriyor, gitmek istemediğini haykırıyordu.
💬
Alt kattaki ailenin bekletildiği odanın kapısını tıklattım, komut gelince de yavaşça kapıyı açtım. Tüm aile çift kişilik yatağın üzerinde oturuyor, birbirlerine yakın duruyorlardı. Çocuklar birbirlerine sarılarak uyuyakalmış olsa da anne ve babaları tetikteydi, yorgun görünmelerine rağmen uyanık kalmaya çalışıyorlardı. Gözlerim annesinin kucağında uyuyan bebeğe kayınca gülümsemeden edemedim. Kendi ailelerine olduğu gibi bizler için de umut olmuşlardı.
💬
“Merhaba,” diye mırıldanıp pencere kenarındaki geniş koltuğa ilerledim. “Rahatsız ediyorum fakat birinin sizinle konuşması gerekiyordu.”
💬
“Evet,” diyen babanın sesindeki öfkeyi sezdim. “Neler olduğunu, neden burada olduğumuzu anlayamıyoruz.”
💬
Koltuğa oturup, “Sizinle açık konuşacağım, merak etmeyin,” dedikten sonra dikkatimi onlara verdim. “Biliyorsunuz ki biz tanrılar sizi güvende ve bir arada tutuyoruz. Soylarımızı zaten biliyorsunuz, eminim ki tılsımlarımızdan da haberdarsınızdır.” Kadın ve adam aynı anda başlarını salladılar. “Bir süre önce bazı sorunlar yaşandı ve tılsımlarımız ortadan kayboldu. Tılsımlarımızın ortadan kaybolması da evrende başka sorunlara yol açtı.”
💬
“Yani tüm bu yaşananlar tılsımlarınız kaybolduğu için mi?” diye sordu kadın.
💬
“Evet,” derken gözlerim yeniden kadının kucağındaki bebeğe kaydı. “Çözüm bulmaya çalışıyorduk. Bir yandan da sizleri korumamız gerekiyordu. Diğer insanlara bu açıklamaları yapamayız belki ama sizin bilmeniz gerekiyor.”
💬
Adam, “Neden özellikle biz?” diye sordu merakla.
💬
“Tılsımlarımızı bulmaya çalışırken tılsımlarımızın artık eskisi gibi görünmediğini de öğrendik,” dediğimde adamın kaşları çatıldı. “Sonra,” deyip bebeği işaret ettim. “Onların bir insana dönüştüğünü öğrendik.”
💬
İkisi de aynı anda, “İnsan mı?” diye sorarken kadın bebeğini daha sıkı tutup göğsüne bastırdı.
💬
“Evet,” dedim anlayışlı yaklaşmaya çalışırken. “Siz de gördünüz. Bebeğinizin gözlerinden çıkan ışığı, teninin parıldadığını gördünüz, değil mi?” Kadın ve adam biraz şaşkınlık, biraz da tedirginlikle birbirilerine baktılar. “Merak etmeyin, bebeğinizi sizden alacak değiliz. Bunu hiçbir soy yapmaz.”
💬
“O zaman biz evimize dönebilir miyiz?” diye umutla soran kadına bir an ne diyeceğimi bilemedim.
💬
“Üzgünüm ama buna da izin veremeyiz,” diye mırıldandım. “Sizin gibi altı aile daha var. Onlar sizin bebekleriniz olduğu gibi bizim de tılsımlarımız ve biz tanrıların tılsımlarına ihtiyacı var. Onları bizden ayırmak sadece biz tanrıların değil, siz insanların da sonunu getirir. Siz sadece bu şehirde yaşananları gördünüz ama ben bugün üç ayrı şehir gezdim ve üç ayrı savaşa girdim.”
💬
“Ama…”
💬
“Şanslısınız,” dedim kadının gözlerinin içine bakarken. Anlayış beklediğimizi ve bizim de buna mecbur olduğumuzu anlamalılardı. “Sizin şehriniz bugün yıkılmadı, burada bugün ölen yalnızca tanrılardı ama diğer şehirlerdeki yıkımı, ölen insanları biz gördük. Düzeni sağlayamazsak bir sonraki ölen siz ya da,” gözlerim yatağın üzerinde uyuyan çocuklara kaydı, “onlardan biri olabilir.”
💬
Kadın ve adam çocuklarına bakarken sessizlerdi. Beklediğimin aksine daha sakin yaklaşıyorlardı. En azından bu iyiydi. Adam uyuyan küçük kızının saçlarını okşarken, “Bizden ne yapmamızı istiyorsunuz?” diye sordu.
💬
“Sizin çocuğunuz, bağlı olduğunuz soya ait olan tılsım değil,” dedikten sonra biraz bekledim, konuşmak bile yorucu bir hal aldı. “Artık başka bir soya bağlı olacaksınız. Onlar sizin için nasıl bir düzen yapar bilmiyorum ama ya onlarla birlikte sarayda yaşayacaksınız ya da saraylarına çok yakın bir yerde yaşayıp istediğiniz her an saraya girerek çocuğunuzu görebileceksiniz.”
💬
Kadın ağlamaklı bir sesle, “Ama o henüz çok küçük,” diye fısıldadığında onun için üzüldüm.
💬
“Evet, diğer bebekler de öyle ve dediğim gibi niyetimiz onu sizden koparmak değil, orta yolu bulup dengeyi sağlayabilmek,” dedim samimiyetle.
💬
“Peki gideceğimiz yer nasıl bir yer?” diye soran babaydı. “Nasıl bir soy?”
💬
Altta yatan o tedirginliğin sebebini anlamam zor olmadı çünkü diğer soylardaki insanların yaşantısını, hayatlarını bir şekilde duymuş olmalılardı. Özellikle yok olan Satir Boynuzu soyunun namını ve halkının durumunu biliyorlarsa endişelenmekte çok haklılardı. Basilisk soyunu ve halkına karşı davranışlarını düşündüm. Kibirlilerdi, üstten bakmayı severlerdi ama halkına da sadıklardı. Onları şimdiye kadar kötü bir durumda bırakmadıklarını, her türlü yardımlarına koştuklarını biliyordum. Bu konuda haklarını yiyemezdim.
💬
“Basilisk soyuna mensup olacaksınız,” diye girdim söze. “Onlar da en az buradakiler kadar halkını sever, değer verir. Siz de çocuklarınız da sorun yaşamayacaksınız. Olur da içinizde bir şüphe kalırsa, herhangi bir sorununuz olursa bana da ulaşabilirsiniz.”
💬
Kadın tereddütte kalarak, “Sen tanrıçasın, başka soydansın, sana nasıl ulaşacağız ki?” diye sordu.
💬
“Buna gerek kalmayacağına eminim ama olur da kalırsa, Basilisk’e en yakın saray bize ait. Beyaz Geyik Boynuzu sınırlarına girdiğiniz an beni kolayca bulabilirsiniz.”
💬
Adam, “Zaten gitmekten başka çaremiz de yok gibi görünüyor,” diye mırıldandı kendi kendine.
💬
Yavaşça ayağa kalkarken, “Rahatlayın, aileniz güvende. Şehre giderken ben de sizinle olacağım, sizi bıraktıktan sonra kendi sarayıma döneceğim,” dediğimde bana güvendiklerini hissettim. “Şimdi bebeğinizi kısa bir süreliğine alabilir miyim? Basilisk tanrısı yaralandı, tılsımın ona yakın olması iyi gelecektir.” Bebeğini sıkıca tutan anneye baktım. “İçin rahat edecekse sen de gelebilirsin.”
💬
“Gerçekten mi?” diye sorduğunda gülümseyerek, “Elbette,” dedim.
💬
Kadın eşiyle bir süre bakıştı, sonra eşi gözlerini yavaşça açıp kapatınca ikna olmuş olmalı ki yataktan indi. Elimi kadının sırtına koyup onu odadan çıkarırken adımlarım artık yorgunluktan dengesizdi. Üst kata çıktığımız sırada çoğu tanrının bakışı bebeğe kaydı, merakla ona baktılar. Hâlâ bu duruma inanamıyor olmalılardı. Cansız bir cisim gibi duran tılsımlarımızdan sonra bu bebeklere bağlı olacak olmak hepimiz için beklenmedikti.
💬
Lior’un kaldığı odaya girdiğimizde içeride kimsenin olmadığını gördüm. Lydia’nın nereye gittiğini merak ederken kapıyı kapattım. Kadın kucağında bebekle öylece odanın ortasında durup yatakta uzanan adama baktı. Ne yapacağını bilemiyormuş gibi omzunun üstünden bana baktığında ona yaklaştım. Bir yere kadar bu insanlara yol göstermemiz, öğretmemiz gerekiyordu. Zamanla hepsi alışacak, uyum sağlayacaklardı.
💬
“Bebeğini onun göğsüne bırak,” dediğimde kadın ikilemde kalmış bir şekilde bir bebeğine bir de Lior’a baktı. Ardından eğilip bebeği Lior’un göğsüne yatırdı.
💬
Bebek tatlı bir mırıltı çıkarıp uyumaya devam ederken küçük elini Lior’un çıplak göğsüne koydu; gömleğinin birkaç düğmesi açık olduğundan çıplak göğsü görünüyordu. Hem bebeğin hem de Lior’un teni parlamaya başladığında kadının gözlerinin şaşkınlıkla irileştiğini gördüm. Aralarındaki bu etkileşimi ilk kez görmüyor olsa da bir süre daha şaşırmaya devam edecekti.
💬
“Gördün mü?” diye sordum kısık sesle. “Emin ol sadece senin bebeğin ona değil, o da senin bebeğine iyi gelecek. Soyundan ayrı kalmak bebeğine tatsız şeyler yaşatabilir.”
💬
“Bir mucize doğurmuş gibi hissediyorum,” demesi beni kısık sesle güldürdü.
💬
“Bir mucize doğurdun,” deyip kadının omzunu okşadım. “Artık bebeğinin, uzun ve güzel bir ömrü olacak.”
💬
Bebek hareketlenince bakışlarım onlara çevrildi. Küçük parmaklarını Lior’un göğsünde hareket etti. Lior gözlerini açmadan kolunu kaldırdığında kadın başta gerilse de Lior’un kolunu bebeğe sardığını görünce gözle görülür bir şekilde rahatladı. Hem bebekten hem de Lior’dan derin bir nefes sesi gelince gözlerimi onların üzerinden ayırdım. Bir an aklıma gelen şey canımın yanmasına neden oldu.
💬
“Sen de burada kalıp bekleyebilirsin,” dedim kadından uzaklaşırken. “Sabah yola çıkacağız, benim de biraz dinlenmem gerek.”
💬
“Teşekkür ederim,” diyen kadına bakmadan sessizce odadan çıktım. Bu biraz kaçar gibi bir çıkmaydı.
💬
Eğer Quincy’nin ölümüne sebep olmasaydım bir gün o da böyle bebeğini kucağına yatırabilir, huzurla uyuyabilirdi. O bebek benden olmazdı, buna emindim ama elbet birini severdi ve çocuğu olurdu. Bu ihtimalleri ve güzellikleri onun elinden almış olduğumu hatırlamak gözlerimin dolmasına neden oldu. Dolan gözlerimi yerden kaldırmadan koridorda ilerledim. Artık adımlarım düz değildi, yalpalıyordum. Bunun acısı bir tanrı ömrü kadar kalbimin de yalpalayıp durmasına neden olacaktı.
💬
Sarayda durmak istemedim. Dışarı çıkıp uçurumun kenarına ilerledim. Güneş görünmese de yaydığı o kızıllık ufukta belirmeye başladı. Uçurumun kenarına oturup bacaklarımı aşağı sarkıttıktan sonra kayalara uzandım. Dalga seslerini dinlerken berrak, yıldızsız, bir boşluk gibi görünen gökyüzüne baktım. Hava soğuk olmasa ve ben o soğuğu hissedemeyecek olsam da içim üşüyor gibiydi.
💬
Kadının gözlerindeki korkuyu, bebeğini sıkıca tutmasını, bir tanrıya bile bebeğini veremeyecek kadar güvenmemesine sebep olan o derin sevgiyi düşündüm. Bir gün bir bebeğe sahip olur muydum bilmiyordum ama nasıl bir duygu olduğunu merak etmeden edemedim. Tılsımların bulunması her şeyin eskisi gibi olup olmayacağının garantisini vermese bile eskiden olduğum gibi hissedemezdim. Nasıl bir yola savrulacağımı kestiremiyordum.
💬
Birinin yanıma oturduğunu fark edince ne zaman kapandığını fark etmediğim gözlerimi araladım ve yanıma oturanın kim olduğuna baktım. Peter, kan çanağına dönmüş gözlerini okyanusa dikmiş, bir ruh gibi yanımda oturuyordu. İçindeki acı sanki bir rüzgâr gibi savruluyor, bana çarpıyordu. Sevdiğin birini kaybetmekle kardeşini kaybetmek eş tutulabilir miydi? Sanırım bu bazen kişinin kim olduğuna değil, sendeki yerine bağlı oluyordu.
💬
“Döndüğümde onu şehre götüreceğimin, birlikte normal insanlar gibi sahilde gezip denize gireceğimizin sözünü vermiştim,” derken sesi öylesine ruhsuz, donuk çıktı ki dikkatle yüzünü izledim. “Alexa… Kardeşlerimin her birinin yeri bende ayrıdır ama o… Alexa benim için en özel olandı.”
💬
“Kardeş sevgisinin tam olarak nasıl hissettirdiğini bilmiyorum,” diye fısıldarken doğrulup ellerimi arkaya atarak kayaya bastırdım. “Özel bir bağ olmalı.”
💬
“Quincy’yi kaybetmek nasıl hissettirdi?” diye sormasını beklemediğimden yüzüne bakakaldım.
💬
“Aynı şey değil ki.”
💬
“Elbette değil ama nasıl hissettirdiğini merak ettim,” deyip bakışlarını yüzüme çevirdi. “İki gün oldu ve sen hiç durmadan bizimle şehir şehir gezdin.”
💬
“Evet, işte bu yüzden nasıl hissettirdiğini tam olarak anlama şansım olmadı çünkü kaçıp duruyorum,” diye mırıldanırken ufukta beliren güneşin ince halkasına baktım. “Şu an yaralanmış hissediyorum. Kaçmasam, bu gerçekle yüzleşsem belki de ölmüş gibi hissederdim.”
💬
O da tıpkı benim gibi ufka bakıp, “Ölemiyormuş gibi hissediyorum,” diye fısıldadı. “Sanki onlarca yaram var, acıdan duramıyor ama ölemiyorum da.”
💬
“Senin gibi bir abiye sahip olduğu için şanslıydı,” dediğimde bana baktığını fark etsem de bakışlarımı ona çevirmedim. “Onu kurtarmak için savaştığını biliyordu. Bunun için sana minnettar olmuştur.”
💬
“Bunu kendi gözlerimle görebilmeyi isterdim.”
💬
Sonrasında aramızdaki başka bir konuşma geçmedi. İkimiz de sessizce güneşin doğuşunu izledik. Her zaman bir gölün ortasındaki sarayımızın terasından göle bakarken şu an suya bakmak daha farklı hissettiriyordu. Sınırları belliydi, derinliğini hesap edebiliyordun. Fakat okyanusu izlemek bana kendi ruhumu hatırlattı. Ne sınırlarımı ne de derinliğimi biliyordum. Ki bu bende huzuru değil, korkuyu doğurdu.
💬
Güneş tamamen şehri aydınlattığında ve kuşlar gökyüzünde süzülmeye başladığında artık gitme vaktinin geldiğini anladım. Ellerimi yere bastırıp ayaklandığım sırada Peter hâlâ aynı şekilde sessizce duruyordu. Yalnız kalmaya ihtiyacı olduğunu bilsem de buhranın insanı hangi kıyılara sürükleyeceğini de biliyordum. Ona devam etmesi gerektiğini hissettiren şeyler olmalıydı ve ayaklanmalıydı.
💬
Elimi Peter’ın omzuna koyup, “Saraya dönüp temizlen,” diye fısıldadım. “Kardeşini uğurlarken böyle görünmek istemezsin. Seni en iyi halinle görmeli.”
💬
Tam elimi çekeceğimde elini elimin üzerine koyup, “Teşekkürler,” diye fısıldadı. Sonra ikimiz de ellerimizi geri çektik.
💬
Birlikte saraya dönerken konuşmadık. Sarayın ana girişinde vedalaştık ve yollarımız ayrıldı. İlk önce Lior’u kontrol etmeli, sonra da aileye haber vermeliydim. Umarım kendine gelmiş olurdu çünkü bir de onu taşıyabileceğimi hiç sanmıyordum. Harrison beni aile üzerinden vurmasaydı kesinlikle burada olmazdım ama o yaşlı adam bazı zayıf noktalarımı biliyordu. Değişmesi gereken bir huyum olduğunu düşünmesem de bana karşı kullanılmasa çok daha mutlu olabilirdim.
💬
Lior’un kaldığı odaya girdiğimde onu uyanık buldum. Bebeğin annesi koltuğa kıvrılıp uyuyakalmıştı. Bebekse hâlâ Lior’un göğsünde yatıyor, uyuyordu. Lior kapının açılmasıyla bakışlarını kapıya çevirdiğinde göz göze geldik. Beni gördüğünde yüzündeki o dalgın ifade kayboldu, bakışlarını üzerimde tutmadan önüne döndü. En azından ayağa kalkabilecek halde görünüyordu.
💬
“Gitmemiz gerekiyor,” dediğimde bana bakmadan başını salladı. Hiç ses çıkarmamış olmalı ki konuştuğum anda sesimi duyan kadın sıçrayarak uyandı. Bakışları anında bebeğine saplandı.
💬
Lior kadına bakıp, “Biz hazırlanana kadar sen de onu besleyebilirsin, acıkmış olmalı,” dediğinde kadın hızla ayağa kalkıp yatağa yaklaştı.
💬
Kadın, “Ağladı mı? Uyuyakalmışım, duymadım sesini. Kusura bakmayın,” derken bebeğini kucağına aldı.
💬
“Hayır, uyanmadı hiç,” dedi Lior yavaşça doğrulurken. Kadın bu cevabına şaşırsa da bir şey söylemedi, çekindiği her halinden belli oluyordu. “Ailen merak etmiştir, git sen.”
💬
Kadın, “Teşekkürler,” deyip kapıya yöneldiğinde göz göze geldik. Bana hafifçe gülümsediğinde ben de ona gülümsedim.
💬
Kadın odadan çıktığında, “Kartallar mı gideceğiz?” diye sordum sakince. Ensemde bir ağrı oluşmuştu, başıma yayılıyordu.
💬
Kolunu kaldırırken bir anlığına yüzü buruştu. “Daha hızlı olur ama sadece bebek yok ve diğerleri de insan. Onları havadan götürmek ne kadar mantıklı bilemedim.”
💬
“At arabalarıyla bir günden fazla sürebilir,” dedim kollarımı göğsümde bağlarken.
💬
“Bizimle gelmek zorunda değilsin,” dedi bacaklarını yataktan sarkıtıp oturur pozisyona geçerek. “Hatta benim için daha iyi.”
💬
“Ben de sana meraklı değilim ama şu haline bak,” deyip alaycı bir tavırla elimi ona doğru uzattım. “Yolda bir sorun çıksa onları nasıl koruyacaksın?”
💬
“Seni ilgilendirmez.” Ayağa kalkarken yalpalamasını aynı alaycı bakışlarla izledim. Gömleğinin kol kısmını kesmiş, kolunu bezle sarmışlardı. Gömleğini düzelttikten sonra kenarda duran uzun pelerinini aldı ve bana bakmadan giymeye çalıştı.
💬
“Saraydan kendin çıkabilirsin herhalde. Ben gidip arabaları hazırlamalarını söyleyeyim,” deyip bir karşılık beklemeden odadan çıktım. Aslında planım kartallarla gitmekti ama bir yanım da tereddüt edip durmuştu. Adam ve kadın bir şekilde hallederdi de üç küçük çocuğu kendimizle birlikte sabit tutmak zor olabilirdi, korkabilirlerdi.
💬
Yanaklarımın içini sıkıntıyla şişirirken merdivenleri indim. Yolda bir sorun yaşayacaklarını düşünmüyordum, sonuçta tılsımlarımız da bulunmuştu ama onlarla gitmezsem aklımın kalacağından da emindim. At arabalarıyla durmadan devam edemezdik, molalar vermemiz gerekirdi ve bu da ekstra zaman harcamaktı. Soylara tılsımları bulmaları konusunda yardım etmek için onlarla hareket etmek başka, şimdiki durum bambaşkaydı. Babam öğrendiğinde nasıl bir tepki verirdi bilmiyordum.
💬
Gerçi adağın tamamlanması için Basilisklerin tılsımının da güvende olması gerekiyordu.
💬
Tanrı Enzo’yu bulamadığımdan başkalarından yardım istedim. Onların şu an daha önemli işleri vardı, böyle basit bir konuyla meşgul etmek istemiyordum. Bizim için iki at arabası hazırlamalarını istedikten sonra ailenin yanına gittim ve onları da alarak sarayın dışına çıktım. Onlar ailecek bir arabaya binebilirlerdi, bir arada olmaları daha güvende hissettirirdi. Ben de mecburen Lior’la aynı arabaya binecektim. Yolda belki uyurdum ve onunla iletişimim olmazdı.
💬
Sarayın önüne getirilen iki at arabasından birine yaklaşıp ailenin yerleşebilmesi için kapıyı açtığım sırada Lior da saraydan çıktı. Bakışları herkesten önce bebeğin üzerinde yoğunlaştı. Eminim ki bu kadar erken ayaklanabilmesini sağlayan da bebekti. Ona karşı olan minnetini bakışlarından bile anlayabiliyordum. Biz tanrıların bir tılsıma istemsizce bu kadar bağlı olması bazen bana tuhaf gelmiyor değildi.
💬
Çocuklar arabaya bindiğinde kadın, “Eşyalarımız burada kaldı,” deyince ona güvence vermek ister gibi, “Önemli bir eşyanız varsa gönderilmesini isteriz. Onun haricinde gittiğiniz yerde hiçbir ihtiyacınız, eksiğiniz olmayacak,” diye karşılık verdim.
💬
Bize yaklaşan Lior, “Birilerini gönderir, ne kadar eşyanız varsa getirmelerini isterim,” dediğinde omzumun üstünden ona baktım. Birkaç adım arkamda duruyordu.
💬
Kadın at arabasına bindiğinde başımı içeri uzatıp hepsinin yüzüne tek tek baktım. “Yolculuğumuz en az bir gün sürecek,” diye bilgilendirdim. Parmağımla zeminde duran büyük kutuyu işaret edip, “Yemeniz için bir şeyler de hazırladılar,” diye ekledim. “Bebek için de birkaç şey konulmuş. Bir şeye ihtiyacınız olursa hemen önünüzdeki arabada olacağız.”
💬
Adam başını sallayıp gülümsedi. “Teşekkür ederiz, çocuklar acıkmıştı.”
💬
“Önemli değil,” deyip kapıyı yavaşça kapattım. Yalnız kaldıklarında daha rahat hareket ederlerdi.
💬
Öndeki at arabasına yöneldiğimde Lior, “Ee, sen gitmiyor musun?” diye sordu.
💬
Ona bakmadan at arabasının kapısını açarken, “Henüz önümüzde daha gerçekleşmesi gereken bir adak var,” dedim ve bir ayağımı arabanın içine soktuğumda ona baktım. “İşimi riske atmamayı tercih ediyorum.”
💬
İçeri girdim. Bu at arabası diğerinden daha küçüktü. Karşılıklı duran iki ahşap sandık vardı ve oturabilmemiz için sandıkların üzerine büyük, yumuşak minderler konmuştu. Soldaki, yani atın olduğu taraftaki değil de diğer kısma oturdum. Ben kare şeklindeki küçük pencereden dışarı bakarken Lior da karşıma oturup kapıyı kapattı, ardından elini arka tarafındaki tahtaya vurarak atı sürecek adama hareketlenmesi için komut verdi.
💬
Daha öncekiler gibi anlık bir yağışa yakalanmazdık, tılsımların geri dönüşü doğal dengeyi de düzene sokuyordu fakat yine doğal olan bir yağmura yakalanacak olursak yavaş ilerlemememiz gerekecekti. Süreyi uzatacak etkenleri düşünmek beni daha çok geriyordu. Lior’un bakışlarını yüzümde hissetmek ise gerilimi artırıyordu. Bir yere kadar bakışlarına karşılık vermedim, sonrasında dayanamayıp çatık kaşlarla ona döndüm. Hissettiğim gibi bakışları yüzümdeydi. Gözünü bile kırpmadan bakıyordu.
💬
“Yol boyunca beni izlemeyi mi düşünüyorsun?” diye sorduğumda ilk kez göz kapakları hareket etti.
💬
“Neden yaptığını anlamaya çalıyorum,” demesini beklemiyordum.
💬
“Neyi?” diye sorduğumda, “Doğru, yaptığın çok fazla şey var,” cevabını verince bıkkınlıkla yanaklarımı şişirip bakışlarımı küçük pencereden görünen ormana çevirdim.
💬
“Kardeşim senin yüzünden ölmek üzere.”
💬
Ona bakmadan, “Gerçekten yine bunu mu konuşacağız?” diye sordum. “Kafam kaldıracak halde değil.”
💬
“Yaptıkların için sana minnet duyacak değilim,” dedi sakince ama iğnelemeyi hissediyordum. “Bu bir tanrıyı öldürdüğün gerçeğini değiştirmiyor. Gerçi bir değil, iki-“
💬
Cümlesinin devamını duymak istemediğimden, “O sesini kes,” dedim bir yırtıcı gibi hırıltılı nefes verirken. “Aynı kefeye koyamazsın.” Öfkeden yanmaya başlayan yüzümle ona doğru döndüm. “Senin kardeşin ölmek üzere değil, zaten ölü ve o bunu hak etti. Yapmak zorundaydım, yaptım.”
💬
“O halde ölmeni istemekte haklı mıyım?”
💬
“Sana sadece şunu soracağım,” dedim siyah gözlerinin içine bakarken. “Benim yerimde olsaydın sen ne yapardın? Orada olan Lance olmasaydı, Ansel olsaydı ve hepimizi yok olma eşiğine getirseydi sen ne yapardın? Durdurma şansın yok, delirmiş gibi sana saldırıyor, seni yaralıyor ve yalnızsın. Tek başına mücadele etmen gerekiyor. Söz konusu olan ailen, soyun, insanların. Sen ne yapardın? Bana bunu söyle.”
💬
Öylece gözlerimin içine bakması beni güldürdü.
💬
“Ansel umurunda bile olmazdı. Ailen ve soyun için her şeyi yapardın. Bu yüzden Lior, ister benden nefret et, ister öldürmeye çalış, umurumda değil.”
💬
Geriye yaslanıp kollarımı göğsümde bağladıktan sonra gözlerimi yumdum. Onunla daha fazla konuşmak istemiyordum. Bağırarak anlatıyordum anlamıyordu, sakince konuşuyordum yine anlamıyordu. Daha ne yapabilirdim? Sanki ben biri öldürmekten çok memnunmuşum, bu beni mutlu ediyormuş gibi davranıyorlardı. Ben sadece kendimi, ailemi, soyumu ve halkımı korumuştum. Aynı zamanda onları da diğer soyları da kurtarmıştım. Yok olmaya bu kadar meraklılarsa kendilerini yok edebilirlerdi.
💬
Normalde olsa belki uyumazdım ama ondan kaçma isteğiyle uykuya sığındım. Gözlerimi tekrar açtığımda güneş tepedeydi, konumundan öğle saatlerinde olduğumuzu anladım. Deliksiz uyuduğum söylenemezdi, bazen uyansam da gözlerimi açmadan beklemiş, sonrasında yeniden uykuya dalmıştım. Bir süre sessizce dışarıyı izledim, Lior da uykuya dalmıştı, bu işime geldi.
💬
Birkaç saat sonrasında Lior uyandı ve at arabasını durdurdu. Bacaklarımı esnetmek için dışarı çıktığımda diğer arabadaki insanlar da indi. Çocukları babası tuvalet ihtiyacı için ormana götürürken kadının kucağında bebekle uyuduğunu gördüm. Hepsi yorgundu, saraydayken kısa, huzursuz uykulara yattıklarını düşünüyordum ve bu onların insan bedenini daha çok yormuş olmalıydı. Onları beklerken at arabasına geri dönüp bir şeylerden atıştırdım. Göz ardı etsem de midem artık ağrımaya başlamıştı.
💬
Yeniden yola koyulduğumuzda ikimiz de uyanık olsak da tek kelime konuşmadık. Bir sonraki molaya kadar öylece oturup dışarıyı izledi, az çok kafasında dönenleri tahmin edebiliyordum. Bir noktada bana hak verdiğine de emindim ama söz konusu kardeşi olduğundan yediremiyordu. İkinci molamızı akşam çöktüğünde verdik. Bahara girsek de hava insanlar için -özellikle akşam saatlerinde- serin oluyordu. Ormanda bir ateş yakıp yanımıza aldığımız yiyecekleri ortaya serdiler. Atları süren insanlar da acıkmıştı. Çocuklar yan yana oturmuş ateşe ellerini uzatarak ısınırken babaları ve atları süren adamlar ateşte et pişiriyorlardı.
💬
Omzumu ağaçlardan birine yaslamış ateşi izlerken kadının da kucağındaki bebekle ateşin başındaki yerini aldığını gördüm. Yüzlerindeki o korkulu ifadenin azaldığını görmek beni memnun etti. Şimdi ateş başında ısınırken ve bir şeyler yerken daha mutlu görünüyorlardı. Bakışlarım Lior’a kaydığında onun da bir köşede oturmuş kolundaki sargıyı açtığını ve ona verdikleri karışımı yarasına sürdüğünü gördüm. Kadının gözleri sık sık ona kayıyor, merakla ona bakıyordu.
💬
Lior koluna yeni, temiz bir sargı sardığında kadının ayaklandığını fark ettim. Kucağındaki bebekle sessizce Lior’a yaklaşırken Lior başını kaldırıp onlara baktı. Gözlerim kısıldı, kadının ne yaptığını anlamaya çalışıyordum. Kadın yavaşça dizlerinin üstüne çöküp bebeği Lior’a doğru uzattığında ben de Lior kadar şaşırdım. Afallamış bir halde bir bebeğe bir de annesine baktı. Kadın ona her ne söylediyse başını sallayıp bebeği kucağına aldı. Sanırım anne ona güvenmeye başlamıştı.
💬
Bu kez kadın durup bebeğin yanında beklemedi, bebeği Lior’a bırakıp ailesinin yanına döndü. Adam bunu görünce eğilip kadına bir şeyler söyledi ama aramızda mesafe olduğundan ve açıkçası merak etmediğimden ne konuştuklarına odaklanmadım. Onlar yemeklerini yiyip dinlenene, ısınana kadar aynı ağacın altında durup bekledim.
💬
Sabah olana ve Basilisk şehrine varana dek bir iki kez daha durmuştuk ama bu molalar insanların tuvalet ihtiyacından dolayı olduğu için fazla zamanımızı almadı. Basilisk sınırlarına girdiğimizde derin bir nefes almadan edemedim. Yakında onları saraya bırakacak, sonra da kendi sarayıma gidecektim. Şehrimde neler olduğunu, ben yokken neler yaptıklarını merak ediyordum. Babamın bu yolculuktan haberi olduğuna, Harrison’ın sarayımıza uğradığına emindim.
💬
Şehrin içinde ilerlerken molozların kaldırıldığını gördüm. Sabahın erken saatlerinde olmamıza rağmen insanlar ve tanrılar sokaklardaydı, şehrin eski haline dönmesi için uğraşıyorlardı. Lior başını küçük pencereden çıkarıp atların üstündeki adamlara farklı bir yola girmelerini, diğer yolun daha dik ve dar olduğundan at arabalarının zorlanacağını söyledi. Bahsettiği yoldan ben de ilk kez geçecektim, zaten bu şehre çok da gelmiş değildim.
💬
Yol daha uzun olsa da arabalar rahat bir şekilde ilerleyebildi. Dağın tepesindeki sarayın önünde durduğumuzda Lior’un inmesini bekledim. Artık bir kartalın sırtına binip evime gitme vakti gelmişti. At arabasından indiğimde diğer arabadan inen insanların tedirgince saraya baktıklarını gördüm. Tedirgin olmakta haklılardı çünkü Basilisk sarayı, Mor Leyleklerin sarayı kadar normal görünmüyordu. İnsanlar için biraz korkutucuydu.
💬
Sarayın bahçesine girerken yanımda yürüyen kadına, “Burada yollarımız ayrılıyor,” dediğimde kadın bana baktı. “Söylediğimi unutmayın. Beyaz Geyik Boynuzu.”
💬
Arkamızdan gelen Lior, “İnsanlarımı çalmaya mı çalışıyorsun?” diye sorunca gözlerimi devirdim.
💬
“Bana bir kartal ayarlamalarını söyle, gitmem gereken bir evim var,” diye söylendim. “Bunca iyiliğime karşılık bu kadarını yaparsın herhalde.”
💬
Ondan bir cevap alabilmek için arkamı dönmüştüm ki duyduğum bağırışlarla başım sarayın kapısına doğru çevrildi. Birkaç tanrı koşarak dışarı çıkarken içerideki bağırış sesleri de arttı. Lior koşarak kapıya ilerlediği sırada biri hızla kapıdan fırladı ve iki tanrının üzerine atladı. O anki refleksim aileye korumaya yönelikti. Adam çocuklarını ve eşini arkasına alırken ben de onların önünde durup tetikte bekledim.
💬
Bakışlarım iki tanrının üzerine çullanan Lance’e takılınca donup kaldım. Ona ne olmuştu böyle?
💬
Saraydan koşarak çıkan Arianwen, “Lior, onu durdur!” diye endişeyle bağırırken Lior da benim gibi donmuş halde Lance’e bakıyordu.
💬
Lance’in dudaklarının kenarı kesilmişti, kan boynuna doğru akıyordu. Yüzündeki yaralardan irin sızıyordu ve yüzünde de birçok kesik vardı. Konuşmuyor, sadece bağırıyor ve bağırırken ağzından köpük saçıyordu. Kolunun altına aldığı bir tanrının boynunu kestiğinde gözlerim irice açıldı. Arkamdaki kadın çığlık atarken adam da çocuklarının üzerine kapandı. Lance durmadı, bu kez elini diğer tanrının göğsüne bir bıçak gibi soktu ve kalbini çıkardı.
💬
Biri rüzgâr gibi önümden geçti, geriye doğru sendeledim. Rüzgâr Lior’du ve görüş açıma girdiğinde bu kez eli boş değildi. Hızla savurduğu baltasının parlayan yüzeyinin ışığı yüzüme yansıdı. Gözlerimi açıp kapattım ve ilk gördüğüm Lior’un bir koluyla belinden tuttuğu Lance’in kesilen boynuydu. Bir adım daha gerilediğimde Lior’la göz göze geldim. Lance’in cansız bedeni yere yığıldı.
💬
˚⊱🔮⊰˚
💬
Haftaya yeni bölümde görüşürüz!
💬
Instagram: aycannsariahmet
💬
Tiktok: artemisinuykusuu
💬
Instagram: aycansariahmetkitaplari
