💬

˚⊱🔮⊰˚
💬
🎧: Dargaard, Demon Eyes
💬
˚⊱🔮⊰˚
💬
1. BÖLÜM
💬
“Türbülans: Yeniden Doğan”
💬
Hayır, Morwenna, bu sadece basit bir türbülans değil.
💬
İnsanların attığı çığlıklar, kulak zarımı yerinden oynatan basınç yüzünden bana boğuk geliyordu. Yanımda oturan arkadaşımın parmakları sağ kolumu sıkıca kavramıştı, tırnaklarının derimi yırttığını hissedebiliyordum. Açılan kapakçıklardan düşen maskelerden birini kendime doğru çekme şansım olmadı, şiddetli sarsıntı yüzünden başımı sert bir şekilde cama çarptım. Son attığım çığlık yüzünden boğazım yanıyordu. Başıma aldığım darbeden kaynaklı kayan gözlerim, küçük pencereden dışarıya çevrildi. Birkaç saniye önce bulutların içindeyken şimdi görebildiğim tek şey ağaçlardı.
💬
Ön koltuğa can havliyle geçirdiğim tırnaklarım kırıldı, attığım tiz çığlık pencerede buhar oluşturdu. Bayılan arkadaşımın bedeni üzerime yığıldı fakat uçağın sarsıntıları arttıkça bedenlerimiz konumunu koruyamıyor, savruluyordu. Anons sesleri yükseldi, bir kadın çantası başımın yanından hızla geçerek ön koltuklara doğru ilerledi. Uçak ormana yaklaştıkça kalbim, uçağın oluşturduğu gürültüden daha büyük bir gürültü çıkarıyordu. Birkaç saniye sonra yere çakılacağımızı, oluşacak enkazdan sağ çıkamayacağımızı biliyordum. Hayatımı düzene sokabilmek için her şeyi planlamıştım fakat bu şekilde ölecek olmak düşüncelerim arasında dahi değildi.
💬
En son hissettiğim şey, bütün organlarımın yerinden sökülmesini sağlayabilecek kadar büyük bir sarsıntıydı. Son duyduğum ses ise uçağın yere çakıldığı an oluşan çarpma sesiydi.
💬
Hayır, son duyduğum ses, nereden geldiğini anlayamadığım bir fısıltıydı.
💬
˚⊱🔮⊰˚
💬
Üç Gün Önce…
💬
Omzuma yavaşça vurup, “Hey, yavaş sür!” diye bağıran Rowena’nın sesini duyunca güldüm. Gaza basmam ve motorun hızla iki aracın arasından kayarak geçmesiyle çığlık atıp kollarını belime daha sıkı sardı.
💬
Rowena, benim ikiz kardeşimdi. Çok dikkatli bakmadıkları sürece ya da bizi tanımıyorlarsa ikimizin arasındaki farklılıkları göremez, anlayamazlardı. Tabii bir de Rowena turuncu saçlarını sarıya boyamıyor olsaydı… Birlikte Mississippi eyaletinin Starkville şehrinde yaşıyorduk. Ailemiz Atlanta’da yaşıyordu, onlardan farklı bir yerde olmamızın sebebi ise Mississippi State Üniversitesi’nde okuyor olmamızdı. Babam daha rahat yaşayabilmemiz için bize küçük, ikimize yetebilecek bir ev kiralamıştı. Bu konuda ona ikimiz de minnettardık, onun sayesinde kendimize ait özel alanlarımız vardı.
💬
Kampüse yaklaştığımızda motorun hızını yavaşça kesmeye başladım. Hava oldukça sıcaktı ve bir an önce kaskı çıkarmak için can atıyordum. Motosiklet ve bisikletler için ayrılmış olan park alanına girdik. Motosikleti park edip bacaklarımı ayırarak ayaklarımı yere bastırdığımda Rowena resmen atlayarak inmiş, benden uzaklaşmıştı. Bazen onu bu şekilde korkutmayı seviyordum ama çok sık yapmıyordum, aksi halde benimle gelmeyi reddedip toplu taşımalarda sürünüyordu. Ve bundan da nefret ediyordu.
💬
Rowena kaskını çıkarıp bana sinirle bakarken dudaklarımı büktüm, kaskı başımdan sıyırdım. “Babama deli gibi motor kullandığını söyleyeceğim,” deyip işaret parmağını bana doğru salladı, daha sonra elindeki kaskı az önce oturduğu koltuğa bıraktı.
💬
Kaşlarımı kaldırıp, “Sonra ikimiz de sürünerek derse geliriz,” dedim alayla.
💬
Tam tekrar parmağını kaldırıp bana yükselecekken, “Birileri yine uçarak gelmiş,” diyen arkadaşımın sesi onun henüz başlamadığı cümlesini böldü. Lea, gülerek Rowena’ya yaklaşıp kolunu omzuna attığında Rowena omuzlarını silkerek ondan uzaklaştı. Lea iki elini kaldırıp, “Sinirlenme küçük ördeğim,” diyerek kıkırdadı ama bu tavrının Rowena’yı daha da sinirlendirdiğinden habersizdi.
💬
Rowena, “Derse geç kaldım, ben gidiyorum,” diye homurdanarak çantasının sapını omzuna sabitlediğinde ona bir öpücük gönderdim. Gözlerini devirerek yanımızdan uzaklaşmaya başladı.
💬
“Bu kez gerçekten beni babama şikâyet edecek,” dedim motordan inip anahtarları çantama atarken.
💬
“Sana kıyamadığını biliyorsun,” dedi Lea dudak büküp. Biliyordum. “Kaskları bana ver, bagaja koyayım. Biz de geç kalıyoruz, dolaplara gitmekle uğraşmayalım.”
💬
“Tamam,” deyip memnuniyetle kaskları ona uzattım.
💬
Karşı tarafta park halinde duran aracına doğru ilerlerken onu takip ettim. Lea ile aynı sınıftaydık ve burada tanışmıştık, şu an üçüncü senemizdeydik. Bizim aksimize o daha uzak bir yerden, Meksika’dan gelmişti. Onu tanımaya başladığımda aslında bunun tamamen yaşadığı yerden kaçma isteği olduğunu anlamıştım. Anne ve babası sürekli kavga eden, tartışan bir çiftti. Buna rağmen aynı evde kalmaya devam ediyor, boşanmayı reddediyorlardı. Hayatını tam olarak hiçbir zaman anlatmamış olsa da zor zamanlar geçirmiş olduğunu anlayabiliyordum.
💬
Aracın bagajını kapatıp anahtarları çantasına attıktan sonra yanıma gelip, “Hadi gidelim,” diyerek koluma girdi. Hızlı adımlarla dersimizin olduğu binaya doğru yürümeye başladık. “Hâlâ gelip gelmemek konusunda tereddüt mü ediyorsun? Bu fırsatı değerlendirmeliyiz, Morwenna!”
💬
“Rowena’yı yalnız bırakmak istemiyorum,” diye mırıldandım. “Biliyorsun o gelemez, uçağa binemiyor.”
💬
“Zaten o, gelmek de istemiyor,” deyip gözlerini devirdi. “Birkaç kişilik boş yer kalmış, biz gideceğiz. Lütfen sen de gel, çok eğleniriz!”
💬
Birkaç gün sonra üniversitenin hentbol takımının Viyana’da oynayacağı bir maç vardı. Üniversitemiz takım haricinde yirmi öğrencisine de seyirci olarak katılabilmeleri için bir imkân tanımıştı. Aslında buna gönüllü olabilecek çok daha fazla kişi olabilirdi fakat yolculuk biraz uzundu, çoğu kişi bu yüzden bu işe yeltenmemişti. Arkadaşlarım ise bunu okuldan birkaç günlüğüne kaçış olarak görüyorlardı ve işin eğlencesindeydiler. Ben de gitmek istiyordum, benim için de değişiklik olurdu fakat Rowena uçağa binemiyordu, iki üç günlüğüne de olsa onu burada tek bırakmak istemiyordum.
💬
Lea’nın bana hevesle bakmaya devam ettiğini görünce gözlerimi devirerek, “Tamam,” diye kabullendim. Rowena’yla konuşup arkadaşıyla kalması konusunda onu ikna edebilirdim. Arkadaşı ben gelene kadar bizim evde onunla kalabilirdi. Bu sayede yalnız kalmamış olurdu ve benim içim de bir nebze olsun rahat ederdi.
💬
Lea sevinçle yerinde dans ederken onun bu haline güldüm. Bugün iki dersimiz vardı fakat geç kaldığımızı düşünerek resmen koşar adım gittiğimiz derse giren profesörümüz gelmemişti, hastalandığı için bugünlük izin aldığını öğrenmiştik. Bir sonraki dersin başlamasına iki saatten fazla bir zamanımız olduğundan dolayı ilk önce arkadaşlarımla birlikte kahvaltı yapmıştık, daha sonra Lea ile birlikte diğerlerinin yanından ayrılmış, Viyana’ya gidecek olan öğrencilerin olduğu listeye adımı yazdırmak için ana binaya gitmiştik.
💬
Günün ikinci dersi bittiğindeyse derslikten çıkarken tam bir ölü gibiydim. İç mimar olmak için hevesle girdiğim yolda, her gün biraz daha yaşlanıyormuşum gibi hissediyordum. Omuzlarım çökük bir şekilde koridorda arkadaşlarımla yürürken, “Lea seni ikna etmiş,” dedi Edwin ve kolunu omzuma atıp sırıttı. “Ondan kurtulamayacağını biliyordum.”
💬
“İstemiyor olsaydım ikna olmazdım,” dedim ona yan yan bakarken. “Ama siz bu işi biraz fazla abarttınız.”
💬
Edwin bu söylediğime abartılı bir tepki vererek geri çekildi, kollarını iki yana açmış yüzü bana dönük bir şekilde geri geri yürüdüğü sırada, “Viyana diyoruz güzelim!” dedi heyecanla. “Benim için ilk olacak. Belki şehri gezmemize de izin verirler.”
💬
İşte benim korktuğum da tam olarak buydu. İçimden bir ses böyle bir durumda şehri talan edeceklerini ve ardından azar yiyeceğimizi söylüyordu.
💬
İçimden geçeni dile getirerek, “Benim korktuğum da bu,” dedim, parmağımı göğsüne bastırıp onu ittim.
💬
“Sen bu kadar sıkıcı biri değildin,” diye homurdandı Edwin, onun önüne geçtiğim için arkamda kalmıştı.
💬
Duane, “Kızı rahat bırak,” diyerek araya girdiğinde göz ucuyla ona baktım. Tıpkı yanında yürüyen Lumi gibi o da bizden bir yaş büyüktü.
💬
Binadan çıktığımızda Kaida, Isole ve Callum’ı bahçede bizi beklerken bulduk. Isole ikinci sınıftayken Kaida ve Callum da benim gibi üçüncü sınıftaydı. Onlar farklı binalarda ders görüyorlardı ve farklı bölümlerde okuyorlardı. Hava henüz kararmamıştı, bu yüzden evlere dağılmadan önce kampüste yürüyüp çimlerin üzerinde ilerledik. Edwin hava sıcak olmasına rağmen yanında gezdirdiği kot ceketini çimlerin üzerine attı, sonra da aniden yere çöküp ceketinin üzerine oturdu. Bu onun dilinde ‘benden bu kadar’ demekti.
💬
Ardından biz de çimlere oturduk, çantamı yanıma koydum. Edwin esmer, uzun boylu, siyah gibi görünen koyu renk gözlere sahip bir adamdı. Koyu renk saçları dalgalıydı. Aramızda eğlenceye en düşkün olan oydu. O varken ortamda kesinlikle sessizce oturamıyorduk. Her zaman konuşacak bir şeyler bulur, aklına gelen ‘dahiyane’ fikirlerini bizimle paylaşır, her akşam dışarı çıkabilmek için hepimizi tek tek arardı. Biraz deliydi.
💬
Lea’nın tıpkı benimkiler gibi kıvırcık, uzun saçları vardı fakat benim turuncu saçlarımın aksine onun saçları siyahtı. Esmer tenli, yeşil gözlü, benden birkaç santim kısa, genç ve güzel bir kadındı. Çapkındı, güzelliğiyle erkekleri kolayca tavlayabiliyor oluşu beni bazen zor duruma sokuyordu. Sonuçta kimin nasıl bir insan olduğunu ilk görüşte anlamak zordu, Lea da bu konuda birkaç kez sorun yaşamıştı.
💬
Duane ile Edwin sayesinde tanışmıştık. Duane, aramızdaki en uzun kişiydi. Kumral bir adamdı, açık kahverengi gözlere sahipti. Birinci sınıftayken beyzbol takımına girmişti, hâlâ devam ediyordu. Sanırım gruptaki en sakin olanımız oydu. Bir de Kaida’dan hoşlandığını düşünüyordum… Bence ondan hoşlanmakta çok haklıydı. Kaida, çekik gözlü, oldukça güzel bir kızdı. Uzun, kahverengi saçlarının uçları her zaman maşalı olurdu. Uzun boylu, ince yapılı biriydi ve bir poşet bile giyse ona yakışacağından emindim. Ayrıca hentbol takımındaydı, yani o da gideceğimiz maçta oynayacaktı.
💬
Diğerleri sohbet ederken mavi gözlerim Lumi’yi buldu. Kan kırmızısı saçları jilet gibi fönlenmiş bir şekilde omuzlarına dek uzanıyordu. O da tıpkı Edwin gibi koyu renk göze sahipti. Dolgun dudakları ve kalkık, ucu hafif sivri olan burnunu gören herkes estetik yaptırdığını düşünse ve bunu dile getirse de tamamen doğaldı. Neden doğal olamayacağını düşündüklerini anlayamıyordum. Sert mizaçlı, feminen bir kadındı. Genelde yapılan şakalara hiç gülmeyen, öylece bakan kişi de oydu. Oysa Edwin’ın bazı şakaları komik olurdu…
💬
Gözlerim bu kez elindeki tabletin ekranını Kaida’ya çeviren Callum’ı merceğine aldı. Callum, omuzlarından daha aşağıda duran siyah, dalgalı saçlarını her zaman topuz yapardı. Saçlarının açık halini gördüğüm anlar bir elin parmağını geçmezdi. Callum’ın en ilgi çekici yeri gözleriydi. Benimkiler gibi mavi olsa da onun gözleri buzu anımsatacak kadar açık renkteydi. Kimine göre ürkütücüydü fakat öfkelenmediği, öfkeli bir yüzle bakmadığı sürece bence gayet de ilgi çekicilerdi. Karizmatik bir adamdı.
💬
Bakışlarım son olarak Isole’u buldu, sessiz bir şekilde gülümseyerek diğerlerini izliyordu. Isole, sarışın, şirin yüzlü bir kızdı. Saçları Rowena’nınki gibi kıvırcık olmasa da renk açısından benziyordu, bazen ona bakmak bana ikizimi hatırlatıyordu. Sanırım bu yüzden de Isole’a kolayca ısınabilmiştim. Ela gözleri şu an güneşin altında otururken sarıya dönmüştü ama bazen yeşili daha baskın geliyordu. Küçük burnunda ve yanaklarında soluk renkli çiller vardı. Çekingen bir kızdı. Dışarıya karşı hâlâ öyle olsa da en azından artık bize karşı değildi. Onunla kütüphanede sabahladığım bir gecede tanışmıştık, tanıştığımızda onun ilk senesiydi.
💬
“Seninki geliyor,” diyerek omzunu omzuma vuran Lea ile gözlerimi kırpıştırdım. Daldığım için ne demek istediğini anlayamadım fakat gözleriyle bir noktayı işaret ettiğinde ve o yöne baktığımda bize doğru gelen Adam’ı gördüm. Galiba buradan tüyme zamanım gelmişti.
💬
Tabii ben buna yeltenemeden Adam tam dibimizde bitti.
💬
“Dersiniz yok anlaşılan,” dedi gözlerini herkesin yüzünde tek tek gezdirirken. Gözleri en son benim yüzümde durdu ama ona daha fazla bakmadım.
💬
Lea sırıtarak, “Evet, bugün şanslı günümüzdeyiz,” dediğinde Adam da güldü.
💬
Adam genel olarak kötü biri değildi fakat benim açımdan oldukça ısrarcı biriydi. Yaklaşık bir senedir, Lea’nın deyimiyle peşimden koşuyordu. Görünüş olarak fazlasıyla iyi olsa da ona karşı herhangi bir duygu hissetmiyordum. İlk başlardaki o ısrarcı tavrı da benim tamamen kendimi geri çekmeme, bu konuyu aklımdan bile geçirmememe neden olmuştu. Bunu fark ettikten sonra tavırlarına bir son vermiş olsa da benim için değişen hiçbir şey olmamıştı.
💬
Telefonuma düşen bildirimin sesini duyunc hevesimi belli etmemeye çalışarak telefonumu çıkardım. Rowena, sen benim kurtarıcı meleğimsin. Mesajı okuduktan sonra, “Rowena beni arıyormuş,” deyip arkadaşlarıma baktım. “Gitsem iyi olacak.”
💬
Lea elini yere bastırıp benimle birlikte ayaklandı. “Kasklarınızı bagajıma bırakmıştınız, seninle geleyim.”
💬
Başımı sallayarak onu onayladım. Arkadaşlarımla vedalaşıp kaçar gibi yanlarından ayrıldık. Bu tavrımın sebebini bildiklerinden kaçamak bakışlar atıp bıyık altından gülmüşlerdi. Lea’yla birlikte sessizce kaldırımda yürüdük, daha sonra yolun boş olduğundan emin olunca karşıya geçtik. Park alanı, ortadan geçen yolla ikiye ayrılıyordu. Sol tarafımızda kalan kısım araçlar içindi, sağ taraftaki alana ise bisikletler veya motosikletler park ediliyordu. Bu şekilde bir ayrım yapılmış olması herkesin yararınaydı. Motorumu iki aracın arasında sıkışmış bir şekilde bulmak istemezdim.
💬
Lea’nın aracına doğru ilerlerken park halindeki motorum ve motorumun yanında duran ikizim kadrajıma girdi. Rowena’ya bakarken elimi çantama atıp motorun anahtarını aldım. Anahtarı parmaklarımın arasında çevirdiğim sırada sağ kulağımda bir nefes hisseder gibi olunca adımlarım yavaşladı, bedenimden bir ürperti geçti. Fazla üzerinde durmayıp devam edecektim ki nefesin ardından bir fısıltı da duyunca adımlarım tamamen durdu.
💬
Elimi sağ kulağıma bastırıp başımı salladım. Kulağımı kapattığım halde sanki rüzgâr kulağıma çarpıyor, insanların sesleri birleşip kulağımda bir çınlamaya dönüşüyor, bir aracın duvara tosladığında çıkardığı gümbürtü beynimde yankılanıyordu. Gözlerimin önü karardığında birinin belimi kavradığını hissettim, bu Lea olmalıydı, buğulu odağım yüzünden tam olarak kestiremiyordum. Bir adamın fısıltı şeklinde sesini duyduğumda ne zaman kapattığımı bilmediğim gözlerim hızla aralandı. Rowena ile göz göze geldim.
💬
“Morwenna,” dedi endişeli gözlerle yüzüme bakarken. “İyi misin?”
💬
Bütün sesler bir anda kesildi. Kaşlarım çatılırken, “İyiyim,” deyip elimi kulağımdan uzaklaştırdım. “Güneş çarptı sanırım.”
💬
Öyle olduğunu düşünmüyordum.
💬
“Sana evden çıkmadan önce şapka takmanı söylemiştim,” dedi Rowena koluma girip bana destek olduğu sırada. “Eve kadar motoru ben kullanırım.”
💬
Bir anda gelip giden his yüzünden afallamış hissediyordum ama bunu onlara belli ederek boşuna endişelenmelerini istemiyordum. Belki de gerçekten güneşten etkilenmiştim. “Evet, eve yarın sabah ulaşmış oluruz,” dedim alaycı bir tavırla ama sesim istediğim kadar alaycı çıkmamıştı.
💬
“Eve ben bırakabilirim. Motoru yarın alırsınız,” dedi Lea ilgili gözlerle yüzümü izleyip omzumu okşarken.
💬
Başımı iki yana sallayarak, “Abartmayın, anlık bir şeydi,” dedim. “Hem senin bu akşam için randevun vardı, daha fazla gecikmeden git. Biliyorsun, hazırlanman birkaç saat sürüyor.”
💬
Lea elini alnına vurarak, “Ben onu tamamen unutmuşum,” diye söylendi. “İyisin, değil mi? Randevu umurumda değil, sizi götürebilirim.”
💬
Geri çekilip omzuna vurarak, “Git hadi, bugün ölmeyeceğim,” deyip güldüm ama ikisi de buna gülmedi.
💬
“Aptalca şakalar yapma,” dedi Lea çantasını omzuna sabitlerken. “Tamam ama bir sorun olursa beni hemen arıyorsunuz.”
💬
Rowena, “Ben onunla ilgilenirim,” dediğinde gözlerimi devirdim. Ben bir şeyleri belli etmesem de kendi endişelerini kendileri büyütüyorlardı.
💬
Lea’nın aracındaki kasklarımızı alıp onunla vedalaştıktan sonra karşı tarafta duran motosikletime doğru ilerledik. Rowena’nın gözleri ara sıra bana kayıyor, beni kontrol ediyordu. Ben ise her ne kadar uğraşıyor olsam da o anki yaşadıklarımı düşünmeden edemiyordum. Kaskı kafama geçirip çantamı Rowena’ya verdim. Ben koltuğa yerleşip dengemi korurken o da arkama geçti. Her şey bir kenara, o en son duyduğum fısıltı da neyin nesiydi? Bir adama aitti, sesi kalın ve pürüzlüydü. Fısıldadığı için ne söylediğini anlayamamıştım, kelimeler kulaklarıma net bir şekilde ulaşamamıştı.
💬
Güneş gökyüzünden çekilmeye başladığı için şehre koyu bir kızıllık yansıtıyordu. Bu kez çok da hızlı gitmiyor, akşamüzeri gelen o hafif esintinin tadını ikimizin de çıkarmasına izin veriyordum. Rowena başını omzuna yasladığında gülümsedim, yorulmuş olmalıydı. Günlerimiz genel olarak böyle geçiyordu. Bazen ayrı ayrı bazen ise birlikte okula geliyor, derslere giriyor, arkadaşlarımızla vakit geçiriyor, sonra da eve dönüyorduk. Hiç arkadaşım olmasaydı bile bunu sorun etmezdim çünkü Rowena o boşluğu doldururdu.
💬
Biz birbirine zıt düşen ikizlerden değildik, onunla bir takım gibiydik. Tabii farklı olduğumuz noktalar da vardı ama çoğunlukla benzerdik. Annem her zaman bunun kendileri için bir şans olduğunu, aksi durumda bizimle baş etmenin daha zor olacağını söylüyordu. Evet, bu bizim açımızdan da zor olurdu. Bir şeyin birimizde olması yeterliydi, diğerimiz aynısından istemezdi. O da motosiklet kullanmayı seviyordu ama ben aldığım için kendine ait bir tane olsun istememişti, istediği zaman kullanabileceğini biliyordu. Tabii bir kaplumbağa gibi…
💬
Rowena hızdan direkt olarak korkuyor diyemezdim. O genel olarak risk almayı ve riskli şeyleri sevmeyen biriydi.
💬
Sakin mahallemize giriş yaptığımızda hızımı daha da düşürdüm. Yaşadığımız mahalledeki evler ya tek ya da iki katlıydı. Her müstakil evin kendine ait bir bahçesi ve garajı vardı. Yaşadığımız yer bakımından da şanslıydık. Herkes temiz ve titizdi, gürültücü insanlar değillerdi. Sokağın iki yanına dizilmiş olan evlerin hepsinde aileler oturuyordu, bizim gibi tek başına yaşayan yoktu. Üç yıldır buradaydık, yeni taşınan birileri de olmadığı için çevremizdeki herkesi tanıyorduk.
💬
Ben garaja girmeden önce Rowena motosikletten indi. Motosikleti garaja bırakıp garajın kepengini indirdim, bahçede duran ikizime yaklaştım. Yaşadığımız ev iki katlıydı. Üst katta Rowena ve benim için birer oda vardı. Alt katta geniş bir salonumuz, mutfağımız ve bir de boş bir odamız vardı. Babam bilerek fazladan bir oda istemişti. Her ay yanımıza geliyor, birkaç gün kalıp geri dönüyorlardı. Çünkü tatiller haricinde bizim gitmemiz pek mümkün olmuyordu.
💬
Rowena anahtarı kilide soktu, kapıyı açıp içeri girdi. Arkasından eve girdikten sonra kapıyı kapattım. “Aç mısın?” diye sorduğumda çantalarımızı kenara bırakıp bana doğru döndü.
💬
“Biraz,” dedi, salona doğru ilerledi. “Mutfak alışverişi yapmayı unuttuk.”
💬
“Yarın yaparız,” dedim onu takip ederken. “Bugünlük sipariş verebiliriz.”
💬
“Olur,” deyip kendini koltuğa attı. “Yemek hazırlayamayacak kadar yorgunum.”
💬
“Sipariş veririm şimdi ben,” dedim geri dönerek. Kenara bıraktığı çantamı alıp içinden telefonumu çıkardım. “Lea onlarla gitmem için çok ısrar etti.” Gözlerim telefondayken salona girdim. “Arkadaşın ben gelene kadar seninle kalsa olur mu?”
💬
Rowena, “Ben çocuk değilim, Wenna,” deyince gözlerimi telefonun ekranından ayırıp ona baktım. “Sorun uçak da değil, araçla bile olsa o kadar uzun bir yolculuğu kaldıramam. Bu beni eğlendirmek yerine sadece yorar.”
💬
Pizza siparişini verdikten sonra kendimi diğer koltuğa atıp telefonumu yanıma koydum. “İstemediğini biliyorum, seni zorlayacak değilim.”
💬
“Mia benimle kalır,” dedi başını geriye atarken. “Zaten gideceğini ve tek kalmam konusunda endişeleneceğini biliyordum. Mia ile çoktan konuştum.”
💬
“Kalab-“
💬
Rowena başını tekrar dik konuma getirip kaşlarını çattı. “Git ve arkadaşlarınla eğlen,” dedi, ellerini koltuğa bastırarak ayaklandı. “Belki birkaç gün ayrı kalırsak birbirimizi özleriz.” Alayla kurduğu cümlesine göz devirdim. “Yemeğimiz gelene kadar bir duş alıp üzerimi değiştirsem iyi olacak, leş gibi hissediyorum.”
💬
Rowena söylenerek salondan çıkarken derin bir nefes aldım. Onlar için söylemesi kolaydı, benim durumumda olsaydı ben de gidip eğlenmesini söylerdim ama şu an onu yalnız bırakacak olmak beni rahatsız hissettiriyordu. Genelde etkinliklere birlikte katılırdık, ayrı ayrı bir şey yapacaksak da bu günübirlik olurdu. İlk kez böyle bir durumla karşı karşıya kalınca da tereddüt etmek elimde olan bir şey değildi. Başımı geriye yatırıp gözlerimi yumdum. Sanırım bu tür şeylere de alışmam gerekiyordu, Rowena’yı ölene kadar yanımda tutamazdım.
💬
˚⊱🔮⊰˚
💬
Dışarıdan korna sesi geldiğinde yerde sürüklediğim küçük valizimle birlikte kapıya yaklaştım. “Motosikletin anahtarının yerini biliyorsun,” dedim arkamdan gelen Rowena’ya. “Telefonun açık olmazsa ve sana ulaşamazsam, anneme sürekli dışarıdan yemek siparişi verdiğini söylerim.”
💬
“Ben babama seni şikâyet etmemiştim!”
💬
Omuz silkerken kapıyı açtım. “Bu benim için mühim bir mesele.” Valizimi dışarı çıkarırken Lea’nın aracının bahçenin girişinde durduğunu gördüm. Edwin ön koltuğun camından dışarı doğru sarkıp bize el salladı. Gözlerimi devirerek güldükten sonra Rowena’ya döndüm. “Mia geliyor, değil mi?”
💬
“Evet, Wenna,” dedi harfleri uzatarak. Kollarını boynuma sarıp bana sıkıca sarıldı. “Git ve eğlenmene bak.”
💬
Ben de aynı şekilde ona sıkıca sarıldım. “Her konuda dikkatli ol.”
💬
Elini birkaç kez sırtıma yavaşça vurduktan sonra geri çekildi. “İlginç bulduğun, güzel olan her şeyin fotoğrafını çek ve bana yolla,” diyerek gülümsedi. “Saat farkı olacaktır ama önemli değil, istediğin zaman ara.”
💬
“Tamam,” dedim başımı sallayıp. İçimde bir burukluk hissettim.
💬
Uzanıp yanağımı öperken, “Seni seviyorum,” diye mırıldandı. “Annemi ve babamı da haberdar etmeyi unutma.”
💬
“Ben de seni seviyorum. Uslu dur.”
💬
Bahçede ilerlediğim sırada Lea arabasından inip bagajı açtı. Yanına ulaştığımda valizimi bagaja koymak için benden aldı, ben de bu sırada ikizime bakıyordum. Rowena gülümseyerek bana el sallarken ben de ona gülümsedim. Lea valizimi kendi valizlerinin yanına koydu ve bagaj kapağını indirdi. O araca binerken ben de arka kapıyı açtım, arabaya binmeden önce Rowena’ya öpücük gönderdim. Ona her şeyin normal olduğunu göstermeye çalışsam da içten içe endişe duymaya devam ediyordum.
💬
Lea arabayı hareket ettirince bakışlarımı Rowena’dan ayırıp önüme çevirdim. “Küçük papatyam da gelebilseydi keşke,” dedi Edwin dudak bükerek. “Mia’yı bize tercih ettiği için onunla bir süre konuşmayacağım.”
💬
“Rowena’nın işine gelir,” dedi Lea gülerek.
💬
Onların atışmaya başlayacağını fark edince, “İlk önce Atlanta’ya gideceğiz, değil mi?” diye sordum.
💬
Lea, “Evet,” diyerek beni onayladı. “Kampüste bizi bekleyen bir otobüs var, önce hep birlikte Atlanta’ya gideceğiz.”
💬
“Neden başka bir havaalanına gittiğimizi anlamıyorum,” dedi Edwin göz devirerek. “Sanki yolculuk yeterince uzun sürmeyecekmiş gibi bir de dört saatlik bir otobüs maceramız olacak.”
💬
“Bahsettiğin şekilde daha fazla aktarma yapmamız gerekecek, Bay Parlak Zekâ,” dedi Lea alaycı bir tavırla. Lea’nın bu cümlesinden sonra oluşan o laf dalaşına engel olamadım. Müdahale etmek yerine geriye yaslandım ve kollarımı göğsümde bağlayarak sessizce onları dinledim.
💬
Ailem bu geziden haberdardı. Beni havaalanında bekleyeceklerini söylemişlerdi. Onlarla en son geçen ay görüşmüştük, bizi özlediklerini biliyordum. Atlanta’daki havaalanını kullanacağımızı öğrendiklerinde bu fırsatı kaçırmak istememişlerdi. İkisini de özlemiştim ve gelecek olmaları benim için de fırsattı. Babam her ne kadar uzak bir ülkeye gitmemi istemese de hevesimi kırmaktan korkmuş ve bu yüzden beni vazgeçirmeye çalışmamıştı. Annem ise yeni şehirler görecek olmamdan dolayı en az benim kadar heyecanlıydı.
💬
Yol boyunca Edwin’ın seçtiği şarkılara maruz kaldık. Dinlediği tarzdaki şarkıları pek tercih etmiyordum, bu yüzden sıkıcı bir yolculuk geçirmiştim. Neyse ki üniversitemiz on dakikalık bir mesafedeydi. Kampüse girdiğimizde resmen arabadan kaçar gibi indim. Hava o kadar sıcaktı ki bayılmamak için dua ediyordum. Şort ve askılı bluz giydiğimden dolayı güneş direkt olarak tenime çarpıyor, çarptığı yeri yakıyordu. Otobüsün klimasının bozuk olmamasını umut ediyordum, aksi halde yolculuk, Edwin’ın dinlediği şarkılardan daha büyük bir işkence haline gelirdi.
💬
Valizlerimizi bagajdan aldık, Lea aracın kapılarını kilitledi. Park alanında bir otobüs vardı ve etrafındaki kalabalığa bakılacak olursa bineceğimiz otobüs buydu. Valizlerimizle birlikte otobüse doğru ilerlerken kalabalığın içinden çıkan Profesör Lucas’ı gördüm. Profesör, ellerini birbirine vurarak, “Mississippi State Üniversitesi’nin sevgili öğrencileri,” diye seslendi kalabalığa doğru. “Herkes otobüse binip yerlerine otursun. Bayan Sophia sayım yapacak.”
💬
Kalabalıktan bir uğultu yükselince Profesör Lucas ellerini tekrar birbirine vurdu. Bu hareketi öğrencilerin hareketlenmesine yetmişti. Edwin valizini Lea’nın eline tutuşturup, “Valizle siz ilgilenin,” dedi. “Bu yamyamlar koltukları doldurmadan önce bizim için yer ayıracağım.”
💬
Edwin koşarak otobüse giderken biz de bagaj kısmının önünde oluşmuş olan sıraya girdik. Sıra bize gelene kadar birkaç dakika geçti. O birkaç dakikanın sonunda valizlerimizi boş bulduğumuz kısımlara yerleştirip bekleyen öğrencilerin arasından sıyrıldık. Otobüse bindiğimizde çoğu öğrencinin koltuklarına yerleştiğini gördüm. Hentbol takımındaki on dört kişi ön koltuklardaydı. Edwin ayağa kalkıp bize el salladığında gözlerimi devirdim. Neden arka koltukları seçmişti?
💬
Kaida, önündeki koltuğun baş kısmına kollarını dayayıp, “Güneş kremimi almayı unutmuşum,” diyerek somurttu. “Uçağa binmeden önce sizin kreminizden kullanabilir miyim?”
💬
Ben cam kenarındaki koltuğa otururken Lea yanımdaki boş koltuğa yerleşti ve Kaida’ya öpücük atarak, “Her şeyimi kullanabilirsin,” dediğinde Kaida kıkırdadı.
💬
Lea ve ben yan yana oturuyorduk. Tam karşımızda Edwin ve Callum, onların arkasındaki koltukta Kaida ve Isole, bizim arkamızdaki koltuktaysa Duane ve Lumi oturuyordu. Boş koltuklar da dolduğunda Profesör Lucas’ın asistanı Bayan Sophia, elindeki kağıtla otobüse bindi. Hentbol takımındakilerin haricindeki öğrencilerle ilgilenmek için onlar görevlendirilmişti. Bayan Sophia, sarı saçlarını sıkı bir atkuyruğu şeklinde bağlamıştı, üzerinde her zamanki gibi onu resmî gösteren takımlarından biri vardı. Atkuyruğunun ucunu geriye doğru atıp elindeki kâğıtta yazan isimleri kontrol etmeye, sayım yapmaya başladı.
💬
Listedeki herkesin burada olduğu kesinleşince yolculuğun başlaması için yapılacak başka bir işlem kalmamıştı. Hentbol takımının antrenörü Bay John ve Profesör Lucas da kendi koltuklarına oturdular. Çantamı kucağıma koyup telefonumu elime aldım. Rowena’ya yola çıktığımıza dair bilgilendirme mesajını attıktan sonra sohbet eden arkadaşlarıma doğru döndüm. Onlarla geçireceğim bu gezinin de harika olacağından emindim.
💬
“Umarım uçakta koltuklarımız birbirinden çok uzak olmaz,” dedi Lea dudaklarını büküp başını omzuma yaslarken.
💬
Kaida, “Evet, keşke seçme şansımız olsaydı,” diyerek Lea’ya katıldı. “Yolculuk uzun olacağı için tek başıma sıkılırım.”
💬
Callum sırtını cama yaslayıp bedenini bize doğru çevirdi. “Nasılsa uçağın çoğunluğunu biz oluşturacağız. Birilerinden rica ederek koltuk değişimi yapabiliriz.”
💬
Edwin, Callum’ın yanağını sıkıp, “Benden ayrılmaktan mı korkuyorsun yoksa?” diye sorduğunda, Callum onun elini sertçe itti.
💬
“Yan yana otururuz diye korkuyorum,” dedi Callum yan yan bakıp. “Saatlerce sana katlanabileceğimi sanmıyorum.”
💬
“Ben de Morwe-“
💬
“Benden uzak dur,” dedim cümlesine devam etmesine izin vermeyerek.
💬
Edwin sahte bir üzüntüyle sırtını koltuğa yasladığında Kaida arkadan kollarını onun boynuna doladı. “Üzülme, ben senin yanında otururum,” dediğinde bakışlarım anlık Duane’e kaydı. “Takımdaki çocukların çoğunluğu dinlenmek için uyuyacaktır, onların yanında sıkılırım.”
💬
Duane, gözlerini Kaida’nın yüzüne sabitlemişti. Kaida, gülerek Edwin’la konuşmaya devam ederken bu bakışların farkında değildi. Yüzümde oluşan gülümsemeyle önüme döndüm. Diğerleri gülüşerek konuşurken ben kendi köşeme çekilip kulaklıklarımı taktım. Lea da omzuma yaslanmış bir şekilde telefonuyla oynuyordu. Atlanta’ya gitmemiz dört saatten fazla sürerdi. Gece çok fazla uyuyamadığım için başımı cama yaslayıp gözlerimi yumdum. Biraz kestirmekten zarar gelmezdi.
💬
Gözlerimi Profesör Lucas’ın sesiyle araladım. Lea da omzumda uyuyakalmış olmalı ki şaşkın ve uykulu gözlerle etrafına bakıyordu. Kısık gözlerle dışarıya baktığımda havaalanına geldiğimizi gördüm. Herkes eşyalarını toplayıp otobüsü terk etmeye başladığında omuzlarımı hareket ettirerek esnedim. Kulaklıklarımı çıkarıp hâlâ çalmaya devam eden müziği kapattım ve kulaklığımı çantama atarken telefonu diğer elime aldım. Arkadaşlarımla birlikte otobüsten indim. Valizimi almak için beklerken gözüm sık sık telefona kayıyordu. Acaba gelmişler miydi?
💬
Dayanamayıp babamı aradım. Babam, “Wenna,” diyerek telefonu açtı. “Geldin mi?”
💬
“Evet baba,” dedim ağırlığımı bir bacağıma verip. “Siz neredesiniz?”
💬
“Gelmek üzereyiz,” dedi, sesindeki heyecanı gizlemiyordu. Gülümsemeden edemedim. “Siz bilet işlemlerini hallederken biz çoktan gelmiş oluruz.”
💬
“Daha zamanımız var. Acele etmeyin, dikkatli olun,” dediğimde babam gülerek, “Tamam kızım,” dedi ve telefonu kapattı.
💬
Telefonu arka cebime sıkıştırdım, sıra bize gelmişti. Edwin kendi valizini aldıktan sonra benimkini de alıp yanıma geldi. Ona teşekkür ettikten sonra valizi kendime çektim. Herkes çantalarını ve valizlerini aldığında Profesör Lucas bizi bir araya topladı ve “Kontrollerden geçip bilet işlemlerimizi halledeceğiz. Etrafa dağılmak, izinsiz bir yere gitmek yok,” dediğinde topluluktan homurtular yükseldi. “Evet evet, biliyorum, sizler çocuk değilsiniz ama güvenliğinizden ben sorumluyum. Şimdi bizi takip edin.”
💬
Takımın antrenörü Bay John, Profesör Lucas ve asistanları önden yürürken onları takip ettik. Edwin onların ördek, bizimse ördek yavruları gibi göründüğümüzü söyleyerek güldüğünde gülerek omzuna vurdum. Girişteki kontrollerden geçip havaalanının içine girdik. Bilet ve valiz işlemlerini hallederken gözüm sürekli girişteydi. İçeri giren insanların arasında annemi ve babamı arıyordum.
💬
Birkaç dakika sonra onların kontrollerden geçip içeri girdiğini görünce valizimi Lea’nın eline tutuşturdum ve onlara doğru koşmaya başladım. Arkadaşlarım ailemin geleceğini biliyordu. Profesöre gerekli cevabı onlar verirlerdi, bu yüzden arkamdan ne tepki vereceğini düşünmeden koşmaya devam ettim. Babam ona yaklaştığımı görünce kollarını iki yana açtı, hızla kollarımı boynuna dolayıp ona sıkıca sarıldım.
💬
“Sizi çok özledim!” dedim coşkuyla.
💬
Babam gülerek saçlarımı okşarken, “Biz de seni özledik meleğim,” dedi, burnumun sızladığını hissettim.
💬
Babam yanaklarımı öptükten sonra ondan ayrılıp anneme de sıkıca sarıldım. Annem, “Biraz kilo almışsın,” deyip sırtımı okşadı. “Çok yakışmış sana.”
💬
Kıkırdayarak geri çekildim ama kolumu annemin belinden ayırmadım. “Bu aralar iştahım biraz arttı.”
💬
Babam turuncu, kıvırcık ve uzun saçlarımı geriye doğru attı. “Yüzünü solgun görmemek güzel,” dedi parmaklarını saçlarımda gezdirirken. “Annen sizin için endişeleniyordu.”
💬
Annemin yanağını öpüp, “Biz çok iyiyiz, merak etme,” dediğimde annem dolu gözlerle gülümsedi. “Rowena da sizi özledi.”
💬
Annem, “Onun haberi yok ama seni bıraktıktan sonra biz de onu ziyaret etmeye gideceğiz,” dediğinde o kadar rahatladım ki yüzümdeki gülümseme büyüdü. “Belki yalnız kalmak istediğinden dolayı bu sürprizden hoşlanmayabilir ama…”
💬
“Saçmalama anne,” dedim kaşlarımı çatarak. “Gelmeniz için sizi sürekli aradığını biliyorsun. Çok sevinecek sizi gördüğünde.”
💬
Babam gözlerini arkamdaki bir noktaya çevirdiğinde omzumun üzerinden arkama baktım. Profesör yüzündeki samimi gülümsemeyle bize yaklaşıyordu. Yanağımın içini ısırarak önüme döndüm. Yanımıza gelen profesör, “Bay Gavin,” diyerek elini babama uzattı. “Sizi görmek ne güzel. Morwenna’yı görmek için geldiğinizi öğrendim.” Gözlerini anneme çevirdi. “Bayan Olivia, siz de hoş geldiniz.”
💬
Annem başını sallayarak selam verirken, “Bu uzun yolculuğa çıkmadan önce kızımızı görmek istedik,” dedi babam. “Çocuklara refakat ettiğiniz için teşekkür ederiz.”
💬
Profesör Lucas genişçe gülümseyip, “Güvenli bir şekilde dönmeleri için elimizden geleni yapacağız, merak etmeyin,” dedi kendinden emin bir şekilde. Ardından başını bana doğru çevirdi. “Artık gitmeliyiz, Morwenna.”
💬
Yavaşça başımı salladım. Profesör yanımızdan ayrılırken kollarımı annemin boynuna doladım. “Döndüğümde beni havuçlu ve tarçınlı kekle karşılarsan çok mutlu olurum.”
💬
Annem gülerek dudaklarını saçlarıma bastırdı. “Fırında sıcak kalmasını sağlayacağım.”
💬
“Maalesef bu tür yeteneklerim yok,” dedi babam kollarını açarken. “Ben de pencerendeki çiçeklerin solmadığından emin olurum.”
💬
“Harika bir adamsın!” Kıkırdayarak yanağımı göğsüne bastırıp ona da sıkıca sarıldım.
💬
Birkaç güne onları tekrar göreceğimi bilsem de bu şekilde vedalaşıyormuş gibi hissetmek durgunlaşmama neden olmuştu. Onlara öpücük göndererek yanlarından ayrıldım. Arkadaşlarımın yanına varana dek sık sık arkama dönüp onlara baktım. Aynı yerde durmuş gülümseyerek bana bakıyor, el sallıyorlardı. Pasaport kontrollerinin yapıldığı alana girene kadar ben de onlara el sallamıştım, elim onlar görüş açımdan çıkınca aşağı inmişti.
💬
Normal şartlarda bu kadar uzun sürmezdi ama sayı olarak oldukça fazlaydık, herkes kontrolden çıktığında bekleme süremiz kalmamıştı. Bu yüzden direkt olarak uçağa geçiş yapmıştık. Uçağa ilk önce hentbol takımındaki öğrenciler bindi. Biletleri incelediğimizde çoğumuzun farklı koltuklarda olduğunu görmüştük. Cam tarafında olduğumu görmek beni mutlu etmişti, başka türlü olsaydı da arkadaşlarıma benimle yer değiştirmeleri için yalvarırdım.
💬
Koltuğuma yerleşip kemerimi taktıktan sonra Rowena’ya uçakta olduğuma dair bir mesaj attım. Annem ve babam çoktan yola çıkmış olmalılardı, birkaç saate onun yanına varırlardı. Normalde Duane yanımda oturacaktı ama Lea onunla yer değiştirmek istemişti. Duane belli etmese de bunu seve seve kabul etmiş olmalıydı çünkü Kaida’nın yanına oturacaktı. Bu duruma gülmeden edemedim. Buna tesadüf demeli miydim?
💬
Bayan Sophia tekrar bir kontrol yaptıktan sonra profesörün yanına oturdu. Uçağın ön koltukları tamamen bizimle dolmuştu. Diğer normal yolcular da uçağa bindiğinde uçağın kapısı kapandı. Hatırladığım kadarıyla ilk önce Paris’e gidecek, oradan aktarma yapıp Viyana’ya geçecektik. Aktarma yapmadan önce yolun uzun olan kısmını bitirmek daha iyiydi, hiç değilse yolculuğa bitti gözüyle bakabilirdik. Prosedür gereği hostesler kuralları ve acil durumlarda yapılması gerekenleri gösterirken telefonumu uçuş moduna aldım, ardından sırtımı koltuğa yaslayıp beklemeye başladım.
💬
Uçağa binmek, Rowena’nın aksine benim için sorun değildi, yükseklik korkum yoktu. Bir fobim yoktu ya da henüz onunla tanışma fırsatım olmamıştı…
💬
Uçak havalandığında gözlerimi küçük pencereden dışarıya çevirdim. Lea, yanında oturan Edwin’ı dürtüp, “Dedikodu malzemesi topladın mı?” diye sordu. “Yolculuk boyunca ikinizin arasında oturup susma niyetinde değilim.”
💬
Edwin arka koltukların birinde yalnız kalmıştı ama uçak kalkmadan önce Lea’nın yanında oturan çocukla konuşup yer değiştirmeyi teklif etmişti. Açıkçası ben çocuğu ilk kez görüyordum ama Edwin tanıyor gibiydi. Üniversitede tanımadığı biri olduğunu da sanmıyordum. Nasıl yapıyordu bilmiyordum ama herkesle bir şekilde iletişime geçiyordu.
💬
“Fena şeyler öğrendim,” dedi Edwin yan dönerek. İşte bu Lea’ya heyecanlandırmaya yetmişti.
💬
“Hiç şaşırmadım,” diye mırıldandım, bunu duysalar da umursamadılar. Bir yandan onları dinliyor, bir yandan da gittikçe küçülen şehri izliyordum.
💬
Edwin, “Rose geçen gün Brandon’ın evine gitmiş, dolabında kan lekeleri olan bir gömlek bulmuş,” dediğinde kaşlarımı çattım. Lea ise onu merakla dinliyordu. “Birileriyle kavga ettiğini düşünmüş, üzerinde durmamış. Ertesi gün evine polisler gelmiş ve Brandon’ı sormuş. Rose da boş zamanlarında çalıştığı o kafenin yerini söylemiş.” Konu dikkatimi çekince gözlerimi Edwin’a çevirdim. “Meğer Brandon sadece biriyle kavga etmemiş, aynı zamanda birini bıçaklamış.”
💬
Lea’nın gözleri korkuyla irileşti. “Kampüste o yüzden mi polis araçları vardı?”
💬
Edwin başını yavaşça salladı. “Bıçakladığı kişi üvey babasıymış, ölmüş. Zaten Rose’un gittiği akşam, Brandon onu evden çıkarmaya çalışmış. Belki de üvey babası o an yaralıydı ve Rose’u o yüzden göndermeye çalışıyordu.”
💬
Lea, “Rose’un yerinde olmak istemezdim. Daha kötü görüntülerle de karşılaşabilirdi,” dedi ve bedenini titreterek koltuğuna yaslandı. “Brandon iyi bir çocuğa benziyordu.”
💬
“Ailevi meseleler çok ürkütücü olabiliyor,” diye mırıldandım. “Umarım Rose bu olayın etkisini üzerinden çabuk atabilir. Onun da hayatının mahvolmasını istemem. Brandon’ı seviyordu.”
💬
Uçak hafifçe sarsılınca gözlerimi dışarıya çevirdim. Az önce bulutların üzerindeydik, neden uçak alçalmıştı? Sanırım normal bir durumdu.
💬
Edwin, “Patrick de Nadia’dan ayrılmış,” dediği sırada tekrar onlara baktım. “Patrick, Nadia’nın onu aldattığını söylüyordu.”
💬
Uçak bir kez daha sarsılınca kaşlarım çatıldı. Bu sarsıntılar herkese normal geliyormuş gibiydi ama göğsümde bir baskı hissetmeye başlamıştım.
💬
“Nadia mı?” diye sordu Lea şaşkınlıkla. “Nadia onun için-” Şiddetli bir sarsıntı daha yaşanınca Lea susarak etrafına bakındı. İşte bu sarsıntı herkesin dikkatini çekmişti. Türbülanslar sırasında bir sorun yaşanmaması için kemerlerin takılı kalmasına dair bir anons geçildi.
💬
“Hava da güzel aslında,” dedi Edwin uçak yavaş yavaş sallanmaya devam ederken.
💬
“Bazen hava kaynaklı olmayabiliyor,” dedi Lea önemsiz bir şeymiş gibi elini sallayarak. Fakat uçak çok daha şiddetli bir şekilde sallanınca gözleri korkuyla büyüdü. “Düşüyor muyuz yoksa?”
💬
Sarsıntıların devam etmesi ve Lea’nın bu cümleyi kurması kargaşayı büyüttü. Işıklar yanıp sönmeye, anonslar kesik kesik gelmeye başladı. Hostesler, yolcuların paniklediğini fark edince koridora çıkarak bunun normal olduğunu, herkesin sakin kalması gerektiğini söyledi. Endişeli gözlerle dışarıya baktığımda hâlâ bulutların arasında olduğumuzu gördüm. Uçak havalanmak yerine alçalıyordu.
💬
Motorlardan tuhaf bir ses gelmeye başladığında korku da büyümüştü. Artık koltuklar sallanıyor, üst kapaklar sarsılıyor, ayaktaki hostesler koltuklara tutunarak düşmemeye çalışıyorlardı. Lea korkuyla koluma sarıldığında donup kaldım. Edwin endişeyle diğer arkadaşlarımıza bakıyor, ne durumda olduklarını görmeye çalışıyordu. Kemerini çıkarmak isteyince onu durdurdum. Onu tek durduran ben de değildim. Uçağın irtifa kaybı Edwin’ın da donup kalmasına neden oldu.
💬
Hayır, Morwenna, bu sadece basit bir türbülans değil.
💬
İnsanların attığı çığlıklar, kulak zarımı yerinden oynatan basınç yüzünden bana boğuk geliyordu. Yanımda oturan arkadaşımın parmakları sağ kolumu sıkıca kavramıştı, tırnaklarının derimi yırttığını hissedebiliyordum. Açılan kapakçıklardan düşen maskelerden birini kendime doğru çekme şansım olmadı, şiddetli sarsıntı yüzünden başımı sert bir şekilde cama çarptım. Son attığım çığlık yüzünden boğazım yanıyordu. Başıma aldığım darbeden kaynaklı kayan gözlerim, küçük pencereden dışarıya çevrildi. Birkaç saniye önce bulutların içindeyken şimdi görebildiğim tek şey ağaçlardı.
💬
Ön koltuğa can havliyle geçirdiğim tırnaklarım kırıldı, attığım tiz çığlık pencerede buhar oluşturdu. Bayılan arkadaşımın bedeni üzerime yığıldı fakat uçağın sarsıntıları arttıkça bedenlerimiz konumunu koruyamıyor, savruluyordu. Anons sesleri yükseldi, bir kadın çantası başımın yanından hızla geçerek ön koltuklara doğru ilerledi. Uçak ormana yaklaştıkça kalbim, uçağın oluşturduğu gürültüden daha büyük bir gürültü çıkarıyordu. Birkaç saniye sonra yere çakılacağımızı, oluşacak enkazdan sağ çıkamayacağımızı biliyordum. Hayatımı düzene sokabilmek için her şeyi planlamıştım fakat bu şekilde ölecek olmak düşüncelerim arasında dahi değildi.
💬
En son hissettiğim şey, bütün organlarımın yerinden sökülmesini sağlayabilecek kadar büyük bir sarsıntıydı. Son duyduğum ses ise uçağın yere çakıldığı an oluşan çarpma sesiydi.
💬
Hayır, son duyduğum ses, nereden geldiğini anlayamadığım bir fısıltıydı.
💬
Sadece anlık hissettiğim o yoğun acı kayboldu; vücudumu ezen, kemiklerimi büken o ağırlık kalktı. Bir tüy kadar hafif hissetmek, beklemediğim bir etkiydi. Gözlerimi açmakta zorlandığım için ellerimi hareket ettirmeye çalıştım. Sandığımın aksine ellerim boşlukta sallanıyormuş gibi rahatça hareket etti. Esen rüzgâr parmaklarımın arasından geçiyor, bileğime sarmaşık gibi dolanıyor, tenimde ilerleyerek beni tümüyle kaplıyordu.
💬
“Morwenna.”
💬
Biri adımı fısıldıyordu. Durmadan sesleniyor, beni yattığım uykudan uyandırmaya çalışıyordu. Ellerimi hareket ettirebiliyordum ama neden gözlerimi açamıyordum?
💬
“Gözlerini aç.”
💬
Duyduğum bu iki kelime, ben daha denemeden göz kapaklarımın aniden açılmasını sağladı. Olanları idrak edemediğim için şaşkınlıkla kendi etrafımda dönerek nerede olduğumu anlamaya çalıştım. Ormanın içinde ne işim vardı? Kendi etrafımda dönme işlemim bittiğinde, az önce arkamda kalan uçakla burun buruna geldim. Korkuyla geriye doğru sıçradım. Bu uçak, içinde olduğum uçak mıydı?
💬
Uçak düştüyse nasıl bu şekilde hiçbir hasar almamış gibi durabiliyordu ve ben nasıl hâlâ nefes alabiliyordum?
💬
“Neler olu-” Uçağın açık kapısından biri dışarı çıktığında korkuyla geri çekildim. Kalbim deli gibi atıyordu.
💬
“Morwenna!” diye bağıran ve toprağa yaslı duran uçaktan atlayan kişi Lea’ydı.
💬
“Lea!”
💬
O ağlayarak koşarken ben de ona doğru koştum. Bedenlerimiz birbirine sertçe çarptı, ona sıkıca sarıldım. Biz sarılırken uçaktan inen diğer kişilere baktım. Hepsinin yüzünde benim yüzümdeki gibi korku, şaşkınlık ve hiçbir şeye anlam veremediklerini belli eden bir ifade vardı. Lea ağlayarak bana sarılmaya devam ederken, “Öldük mü? Diğerleri nerede?” diye art arda soruları sıralıyordu.
💬
Edwin elleriyle bedenini kontrol ediyor, delirmiş gibi etrafına bakınıyordu. “Uçak,” dedi şok içinde. “Tanrı aşkına, neler oluyor?”
💬
Kaida durdu, korkuyla etrafına bakındı. “Isole!” diye bağırdığında, karşımda duran altılının içinde Isole’un olmadığını fark ettim. Duane, Lumi ve Callum da buradaydı ama onların yanındaki çocuğu tanımıyordum. “Uçakta başka kimse yok!” Kaida tekrar bağırdığında, Lumi hıçkırarak ağlamaya başladı. Onu ilk kez bu kadar korkmuş bir halde görüyordum. “Ölü dahi yok!”
💬
Isole neredeydi?
💬
Nasıl kimse yoktu?
💬
Biz hiçbir yara almadan kurtulmuş olsak dahi, ki bu bile deliceydi, nasıl uçağın içinde ölü bir beden bile olmazdı?
💬
Kaida bağırmaya devam ediyor, Isole’un ismini seslenerek onu bulmaya çalışıyor, bir ceset gibi önümüzde yatan uçağın etrafında dolanıyordu. Kaida, Isole’u kardeşi gibi severdi. Duane ve Callum kireç gibi bir yüzle donup kalmıştı, Lumi hıçkırarak ağlıyordu, Edwin başını ellerinin arasına almış olduğu yerde sallanıyordu ve tanımadığım o çocuk da korkudan irileşmiş gözlerle uçağa bakıyordu.
💬
Ağaçların arasından bir ses geldiğinde hepimizin bakışları aynı yöne çevrildi. Adım sesleri yaklaşıyor, gelen kişinin bastığı çalıların çıtırtısı ormanda yankılanıyordu. Hepimiz aynı yere bakmaya devam ederken bir araya toplandık. Kollarımı Lea’ya daha sıkı bir şekilde sardım. Korkudan tir tir titriyordu, benim de ondan bir farkım yoktu.
💬
Uzun ağaçlardan birinin arkasından çıkan yaşlı adamla gözlerimi kırpıştırdım. Saçları ve sakalları beyazdı, yüzü kırışıklıklarla dolu olsa da bedeni dinç duruyordu. Ellerini arkasında birleştirmiş bir şekilde bize yaklaşırken, “Gelmişsiniz,” dedi. Sesini duymak bana ikinci bir dehşeti yaşattı. Bu sesi tanıyordum. Duyduğum fısıltıların kaynağı bu adam mıydı?
💬
“Kimsin sen?” dedi Duane bir adım atıp Kaida’nın önüne geçerek.
💬
Adam onu umursamadan gözlerini yüzlerimizde gezdirdi. En son bir noktada durdu, yüzü şaşkınlıkla şekillendi. “Sen,” dedi, yeniden durdu. Kime baktığını anlamak için bakışlarını takip ettiğimde ismini bilmediğim o çocuğa baktığını gördüm. “Sen neden geldin?”
💬
“Ne?” diye sordu çocuk şaşkınlıkla.
💬
Yaşlı adam bize biraz daha yaklaşınca Lea’yla geri çekildik. “Bir yerde hata yaptık,” diye mırıldandı adam kendi kendine. “Gitmemiz gerekiyor.”
💬
Adam arkasını döndüğünde, “Sen bizimle dalga mı geçiyorsun?” diye bağırdı Edwin. “Diğerleri nerede? Onlara sen mi bir şey yaptın?”
💬
“Diğerleri yok,” dedi adam bize bakmadan yürümeye devam ederken. “Beni takip etseniz iyi edersiniz. Hadi, Morwenna.”
💬
Özellikle benim adımı söylemesi irkilmeme neden oldu. Beni tanıyor muydu?
💬
“Hiçbir yere gelmiyoruz,” dedi Kaida öfkeyle. “Buradan çıkmalıyız. Birilerine ulaşmanın yolunu bulmalıyız. Isole yok!”
💬
Yaşlı adam aniden durdu, bize doğru dönünce hepimiz suspus olduk. “Kolay olmayacağını zaten biliyordum,” diye mırıldandığını duydum. Elini kaldırıp parmaklarını yavaşça sallayınca kendimizi bir anda onun yanında bulduk. “Bakın,” dedi ve tekrar parmaklarını hareket ettirdi, aynı anda hepimizin başı uçağa doğru döndü.
💬
Görüntü tamamen değişmişti. Artık önümüzde sağlam bir uçak ya da boş bir alan yoktu. Resmen bir enkazın karşısında duruyorduk. İnsanlar koşuşturuyor, bağırıyor, geriye sadece metal parçaları kalmış uçağın etrafında dört dönüyorlardı. Etrafa saçılmış cesetlere dehşet içinde baktım. Lea bile artık ağlamıyor, donmuş bir şekilde önümüzdeki korkunç manzaraya bakıyordu. Gerçeklik neredeydi?
💬
Bir polis telefonla konuşurken, “Kaza mahalline ulaştık,” dedi, sesinde korku vardı. “Çoğu tanınmaz halde ve çok fazla kayıp var. Ekipler ormana dağıldı.”
💬
Görevli kadınlardan biri, “Burada bir kız var!” diye bağırınca adam telefonu kapatıp kadına doğru koşmaya başladı.
💬
“Bu da ne?” Sanki içinde olduğumuz kargaşada fısıltımı sadece ben duyabilmiştim.
💬
Başka bir sağlık görevlisi çalıların arasından kucağında bir bedenle çıktı. Kucağındaki kızın sarı saçları kanla ıslanmıştı. Kaida’nın, “Isole,” diye acı içinde inlediğini duydum. Yüzündeki ve bedenindeki derin kesikler onu tanınmayacak bir hale sokmuştu ama kıyafetlerine bakınca hepimiz onun kim olduğunu anlamıştık.
💬
“O kız yaşayacak,” dedi arkamızda duran yaşlı adam. “Fakat siz bunu göremeyeceksiniz. Sizin bu evrendeki süreniz bitti.”
💬
Kaida ileri doğru atıldı ama sanki önünde görünmez bir duvar varmış, o duvar onu geri püskürtmüş gibi savruldu. Duane panikle onu tutarken, “Ne yani, biz öldük mü?” diye sordum yaşlı adama, sesim yaşadığım dehşetten kaynaklı kısık çıkmıştı.
💬
“Evet,” dediğinde bu cevabının acımasızlığı karşısında irkildim. “Sizin zaten ölmeniz gerekiyordu. Benimle gelmelisiniz.”
💬
“Rowena,” diye fısıldadım. “Annem, babam…”
💬
“Üzgünüm, artık geri dönemezsiniz,” derken ilk kez bize karşı bir acıma duygusu belirtisi gösterdi.
💬
Lumi elini dudaklarına bastırıp hıçkırıklarını durdurmaya çalışırken, “Annem bensiz yapamaz,” dedi. “Onu bir daha göremeyecek miyim?”
💬
Gözyaşlarım art arda yanaklarımdan kayarken yaşlı adamla göz göze geldim. Adam başını kaldırdı, gökyüzüne baktı. Lea artık ağlamıyor, titreyen bedeniyle ayakta durmaya çalışıyordu. Öldüysem, ailem bunu duyduğunda ne yapardı? Hissedecekleri acıyı düşünmek bile şu an kendimi düşünmemi engelliyordu.
💬
“On dakika,” dedi yaşlı adam tekrar bize bakarken. “On dakikalığına sizi ilk düşündüğünüz kişinin yanına göndereceğim. Sonrasında tekrar buraya geleceksiniz ve gideceğiz. Unutmayın, artık bu dünyada sadece birer ruhsunuz.”
💬
Cümlesi bittiğinde bize konuşma fırsatı tanımadan elini kaldırdı ve öne doğru uzattı. Kendimi bir anda Rowena’yla kaldığımız evin salonunda buldum. Şaşkınlıkla etrafıma bakarken annem elindeki tabakla gülerek içeri girdi. Başını benim olduğum yöne çevirdi ama sanki beni görmüyormuş gibi yürümeye devam etti. Gerçekten sadece bir ruhtan mı ibarettim?
💬
“Sana meyve getirdim,” dedi annem koltuğa doğru ilerlerken. Başımı çevirdiğimde koltukta oturmuş dizüstü bilgisayarıyla ilgilenen Rowena’yı ve yanındaki Mia’yı gördüm. Parmaklarımı dudaklarıma sürterken hıçkırığımı yuttum. “Morwenna hâlâ uçaktadır değil mi?”
💬
Adımı duymamla yuttuğum o hıçkırık yeniden can buldu. Onlara henüz bir haber gelmemiş miydi? Hava tam olarak kararmamıştı. Olayın üstünden kaç saat geçmişti?
💬
“Uçağa bindiğinde bana mesaj atmış,” dedi Rowena tabaktan bir elma dilimi aldığı sırada. “Daha altı saat olmuş. Paris’te aktarma yapacaklardı, o sırada bizi arar. Babam nerede?”
💬
Annem cevap vermeden önce babam merdivenleri hızla inip salona girdi. “Neyse ki çiçekler hâlâ canlı,” dedi ellerini birbirine sürterken. “Evde kahve var mı?”
💬
“Evet,” dedi Rowena dizüstü bilgisayarını kenara bırakıp. “Ben sana kahve yaparım babacığım.”
💬
Rowena ayağa kalktığında babam gülerek onun sarıya boyadığı saçlarını öptü. O kadar çaresiz hissediyordum ki gözlerimin önü kararıyordu. Anneme bakacakken gözlerim Mia’nın bembeyaz olan yüzünde takıldı. Gözleri irileşmiş bir şekilde telefonun ekranına bakıyordu. İşte o an, kıyametin birazdan kopacağını, şiddetli bir lodosun evimizi uçuracağını anladım.
💬
“Rowe,” dedi Mia titreyen sesiyle. Yanımda duran, salondan çıkmak üzere olan Rowena durdu, omzunun üzerinden arkadaşına baktı. Korkulu gözlerle tam yanımda duran ikizime baktığımda kalbimin ağrıdığını hissettim. “Uçak,” dedi Mia ama cümlesine devam edemedi.
💬
Rowena bedenini tamamen ona doğru çevirdiğinde artık bedenlerimiz de aynı şekilde duruyordu. Bir yansıma gibiydik. Onun yüzünde sorgulayan bir ifade varken benim yüzüm tam bir harabeydi. “Ne oldu?” diye soran Rowena, arkadaşının yüzündeki ifadeyi görünce kaşlarını çattı.
💬
“Uçak,” dedi bir kez daha Mia. Odada buz gibi bir rüzgâr esti.
💬
“Ne diyorsun, Mia?” Rowena hızlı adımlarını koltuğa yöneltti. Arkadaşının yanına vardığında, donmuş bir şekilde telefonun ekranına bakmaya devam eden arkadaşının önünde dikildi. Ardından arkadaşının telefonunu elinden alıp ekranı kendisine çevirdi.
💬
Evin bütün camları aynı anda patlamış gibi bir ses duydum. Bir ruh olduğum söylenmişti, ben nasıl Rowena’nın içinde patlayan o gürültüyü duyabilmiştim?
💬
Rowena, “Wenna,” diyerek geriye doğru sendelediğinde tıpkı bir kukla gibi geriye çekildim.
💬
Ormanda hissettiğim çaresizliğin, acının, dehşetin hiçbir şey olduğunu Rowena’nın acı içinde attığı çığlıkla anladım.
💬
Ellerimi dudaklarımın üzerine kapatıp hıçkıra hıçkıra ağlarken Rowena’nın çığlıklarını dinledim; annemin çığlık çığlığa ağlayışını, babamın bir ceset gibi koltuğa yığılışını izledim.
💬
Ağlayarak onlara doğru koşacakken ortam aniden değişti ve kendimi ağaçların arasında buldum. Gözyaşları içinde arkadaşlarıma bakarken onların da benden farksız olmadıklarını gördüm. Sanki arkamızda bir enkaz yoktu, enkaz bizdik.
💬
Yaşlı adam durgun gözlerle yüzlerimizi incelerken, “İyileşeceksiniz,” diye fısıldadı. “Üzgünüm, gitme vakti.”
💬
Elini kaldırıp iki ağacın arasına doğrulttu, ağaçların arasında bir kapı belirdi. Adam kapıya yaklaşıp kulpu çevirdiğinde öylece durmuş boş gözlerle ona bakıyorduk. Kapıyı araladığında yoğun bir ışık yüzümüze çarptı. Bizi nereye götürüyordu? Kitaplarda, dizi ve filmlerde beyaz ışık genellikle cenneti işaret ederdi.
💬
O, bizi götürmek için gelen bir melek miydi?
💬
“Beni takip edin,” dedi açtığı kapıdan içeri girerken. Hiçbirimiz onun söylediği şeyi yapmak istemesek de sanki ayaklarımıza komut veren oydu. Bir robot gibi gönülsüzce onu takip ettik.
💬
Kapıdan girerken hiçbir şey hissetmedim. Belki de dediği gibi bir ruh olmamızdan kaynaklıydı. Peki bir ruh, ölmek üzereymiş gibi büyük bir acı çekebilir miydi? Ailemin kazayı öğrendikleri ilk âna şahit olmuştum, bu bile onları nasıl bir süreç beklediğini görmeme yetmişti. İyi olabilecekler miydi? Bir gün beni unutup hayatlarına devam edebilecekler miydi?
💬
Beyaz ışık geri çekildiğinde üzerimize karanlık çöktü. Ne ben ne de arkadaşlarım bir şeylere tepki verebilir haldeydik. Bizi getireceği yerin bir mağara olacağı hiç aklıma gelmezdi, bu yüzden anlık bir şaşkınlıkla ona baktım. Mağaranın içindeki dar geçitte ilerlerken yaşlı adamın hemen arkasındaydım. Geçide yayılan mor bir ışık vardı ama kaynağını göremiyordum. Birkaç dakikalık bir yürüyüşün ardından yolumuz geniş bir alana açıldı.
💬
“Sizi kendi evinize getirdim,” dedi adam ve kenara çekildi. Önümden çekilmesiyle birlikte o mor ışığın kaynağıyla burun buruna geldim.
💬
Zeminden tavana kadar uzanan, tavandaki taşların arasına mürekkep gibi sızan bir ışıktı. Aslında ışık demek doğru değildi çünkü bu ışığı yayan da bir taştı. Mağaranın duvarlarında da küçük küçük mor taşlar vardı ve parlıyorlardı fakat asıl ışık tam ortadaki sütun şeklindeki taştan yansıyordu. Kıvılcımlar çıkararak tavana uzanan taşı incelediğim sırada dikkatimi çeken şeyle ürperdim. Bir adım geri çekildiğimde Edwin’ın göğsüne çarptım. Yerde, taşın ayak ucuna uzanmış yedi beden vardı. Bazıları yüzüstü, bazıları yan bir şekilde, bazılarıysa sırtüstü uzanmıştı.
💬
Zemine yayılmış olan kanın kaynağı tek bir bedendi.
💬
Gözlerim kesik boğazından akan kanın göl oluşturduğu bedeni bulduğunda irileşti. Bu nasıl olabilirdi?
💬
“Evet,” dedi yaşlı adam sanki düşüncelerimizi okuyabiliyor gibi. “Yerde yatanlar sizsiniz.”
💬
Lea ellerini kulaklarına bastırıp, “Rüyadayım, rüyadayım,” diye sayıklamaya başladı.
💬
Duane, “Onlar nasıl biz olabiliriz?” diye sordu şaşkınlıkla. “Biz şu an neredeyiz?”
💬
Onlar konuşurken gözlerim bu kez mağaranın girişinde duran adama döndü. Sırtı bize dönüktü ve ayaktaydı, diğerleri gibi yerde değildi. Fakat onda da bir tuhaflık vardı. Heykel gibi orada dikiliyor, en ufak bir canlılık belirtisi göstermiyordu. Parmağımı uzatıp, “O kim?” diye sorduğumda, yaşlı adam göz ucuyla mağaranın girişinde duran adama baktı.
💬
“Bütün sorularınıza cevap vereceğim ama ilk önce sizi canlandırmamız gerekiyor,” deyince, “Hani ölmüştük?” diye yükseldi Callum.
💬
“O evrende öldünüz çünkü bu evrende tekrar nefes almanız gerekiyordu,” dedikten sonra mağaranın girişinde duran adama yaklaştı. Adamın elinde duran mor taşı aldı, diğer elini kaldırdı. Diğer elinde aniden mor bir taş daha belirdi, taşlar birbirine benziyordu. Kendi var ettiği taşı adamın avucuna koyduktan sonra adamdan aldığı taşla yanımıza geldi. Neden bunu yapmıştı?
💬
“Şimdi beni dikkatle dinleyin,” dedi tek tek yüzlerimize bakıp. “Yerde yatan bedenlerinize dokunduğunuzda bir ruh olmaktan çıkacak, bedenleşeceksiniz. Bu ölü bedenler farklı insanlar değil, sizsiniz. Bedenleştiğinizde, o bedenlerdeki tüm bilgilere erişeceksiniz. Çoğu şeyi ben anlatmadan zaten anlayacaksınız.” Yükselecek itirazların önünü, “Zaman yok, zamanla yeterince oynadım,” diyerek kesti. Az önce çıktığımız dar geçidi işaret etti. “Hepiniz şuraya geçin ve ses çıkarmayın. Ben işaret verene kadar sakın hareket etmeyin.”
💬
Yine bir robot gibi gönülsüzce onun dediğini yaptık. Bizi bir şekilde idare ediyor gibiydi ve bu, durumu sorgulamamızı da engelliyordu. Omzumu taşa yasladığımda diğerleri de arkama geçti. Adam önümde duruyordu, gizleniyormuş gibi taşın kenarına yaslanmıştı. Elini kaldırdığında onun hareketlerini izlemeye başladım. İki cümle mırıldandı, ardından başparmaklarını serçe parmaklarından başlayarak diğer parmaklarına doğru ilerletti. Bu hareketiyle birlikte mağaranın girişinde duran adam hareketlenince gözlerim irileşti.
💬
Adam mağaradan çıkıp gitti ama önümde duran yaşlı adam parmağını kaldırarak beklememizi işaret etti. Birkaç dakika bizi hareketsiz kalmaya zorladı, sonra tekrar geçitten çıkıp parmağını arkasından gelmemiz için salladı. “Hadi,” dedi bedenleri işaret ederken. “Biri görmeden şu işi halledelim.”
💬
Ne yapacağımızı bilemez bir şekilde arkadaşlarımla birbirimize baktık. Duane, “Bu iş canımı sıkmaya başladı,” diye söylendi ve yerde yan bir şekilde yatan, onun bir kopyası olan bedene ilerledi. “Ne olacaksa olsun. Bu yaşlı herifin bizi kukla gibi oynatmasından sıkıldım.”
💬
Diğerleri de ona ayak uydurarak bedenlere yaklaşırken yaşlı adam, tanımadığımız çocuğun kolunu tutup, “Sen değil,” diye fısıldadı. Ardından elindeki taşı bana uzattı. “Uyandığında bunu yerine koy.”
💬
“Yerine mi?” diye sordum ve şaşkınlıkla taşa baktım.
💬
Adam taşı elime tutuşturup, “Uyandığında anlarsın,” dedi, beni sırtımdan hafifçe itip yerde kanlar içinde yatan bedene doğru yöneltti.
💬
Hiçbir şeye anlam verememek o kadar zordu ki. Kaza ânı, ailemi gördüğüm an, buraya gelişim ve hissettiklerim tümüyle birbirine karışmıştı. Ne düşüneceğimi artık bilmiyordum. Bedenlerin başında eğilmiş bir şekilde arkadaşlarımla birbirimize baktık. Lea tam yanımda duruyordu. O kadar çok ağlamıştı ki yüzü şişmişti. Gözlerimi yavaşça açıp kapatarak yanında olduğumu göstermeye çalışsam da onun kadar yıkılmış bir haldeydim.
💬
Aynı anda önümüzdeki bedenlere dokunduk, gözlerimi yavaşça kapattım. Hâlâ sıcak olan bedene dokunmamla birlikte binlerce ses, binlerce görüntü aynı anda zihnime dolmaya başladı. Bu beni o kadar çok korkuttu ki geri çekilmek, kaçmak istedim ama yapamadım. Zihnime yerleşen en son görüntüde bir adamın yüzü vardı. Bana nefretle bakıyor, elindeki bıçağı daha sert bir şekilde boğazıma bastırıyordu. Gözleri göz bebeklerini gizleyecek kadar siyahtı. Kırmızı saçlarının ön kısmı terlemiş ya da ıslanmıştı, alnına dökülmüşlerdi. Sol kaşının üstünde küçük bir dövme vardı ama dövmeye odaklanamadım, boğazımdaki bıçağın baskısı arttı.
💬
Sonra onun sesini duydum.
💬
“Onun ne hissettiğini şimdi anladın mı?” diye sordu bana. Nefret, dudaklarından siyah bir duman gibi akıyordu. Boğazımdan sızan kanı hissettim, nefesim kesildi ve boşluğa düşmeden önce sesini son kez duydum. “Öl, Morwenna.”
💬
˚⊱🔮⊰˚
💬
Instagram: aycannsaariahmet
💬
Tiktok: artemisinuykusuu
💬
Instagram: aycansariahmetkitaplari

[Paragraf: para-250] Bölümler biriksin diye beklerken heyecandan ölmüştüm ilk bölümden tekrar başlıyoruz!!!