7. MENTA

💬

˚⊱🔮⊰˚

💬

🎧: Kalandra, Helvegen

💬

˚⊱🔮⊰˚

💬

7. BÖLÜM

💬

“Menta”

💬

Kıyameti izlemek istiyorsan gözlerini kapatmalısın. Asıl felaket şehrinde değil, senin ruhunda.

💬

Bedenimdeki sarsıntıyla ne zaman kapattığımı bilmediğim gözlerim aralandı ve aniden elimi omzuma konan elin üzerine koydum. Başımı hızla arkama çevirdiğimde bir kopyam olan o yüzle burun buruna gelmek beni irkiltti. Elini çekmeye çalışıp çekemeyince çok fazla sıktığımı fark ettim ve elimi hızla geri çektim.

💬

“Quincy seni uyandırmamı istedi,” dedi yatakta geriye doğru kayarken. Ne zaman uyuyakalmıştım? “Kahvaltı salonunda toplanacaklarmış. Geç kalmamanı söyledi.”

💬

Parmaklarımı ağrıyan şakağıma bastırıp, “Bir haber mi gelmiş?” diye sorduğumda dudak büktü. Öyle olsa bile ona söylemezlerdi. Yavaşça doğrulduğumda üzerimi değiştirmeden uyuyakaldığımı fark ettim. Dağınık bir haldeydim. “Tamam, ayılıp üzerimi değiştireyim, birlikte gideriz.”

💬

Başını sallayıp yatağın kenarına oturdu. Üzerinde dünkü kıyafetleri yoktu. Uykulu gözlerle onu incelediğimi fark edince, “Quincy senin dolabından bana giyebileceğim kıyafetler verdi,” diye açıklamada bulundu.

💬

Bacaklarımı yataktan sarkıtırken, “İyi yapmış,” diye mırıldandım. Gece odaya geldiğimi, Quincy’nin, Rowena’nın benimle kalmasının daha iyi olacağını söyleyip gittiğini hatırlıyordum. Sonrası yoktu, yorgunluktan bayılmış olmalıydım.

💬

Ben banyoya girerken Rowena başını önüne eğmiş elleriyle oynuyordu. Banyodaki işlerimi halledip geri döndüğümde de onu aynı şekilde buldum. Üzerimi değiştirmek için gardıroba yöneldiğim sırada, “Bir şey mi söyleyeceksin?” diye sordum. Sırtım ona dönüktü ama nedense başını kaldırdığını, mavi gözlerini sırtıma diktiğini hissettim. Sanki bir şeyler söyleyecekti fakat çekiniyor, belki de korkuyordu.

💬

“Hayır,” derken bile tereddüt etmişti.

💬

Parmaklarımı askıların arasında dolaştırırken, “Söyleyeceğin bir şey varsa hazır yalnızken söyle,” diye mırıldandım ama beni duyduğunu biliyordum. “Sonra vaktimiz de uygun anımız da olmayabilir.”

💬

“Ben artık burada mı kalacağım?”

💬

Sorusuyla birlikte gözlerim elimdeki askıda takılı kaldı. Askıdaki elbise üzerime bir kalıp gibi otururken benim gözlerim hâlâ boş askıdaydı. Ona nasıl bir cevap verebileceğimi bilmiyordum. Benim için de onunla ilgili her şey bir muammaydı. Yalan söylemeyi sevmezdim ama sanki doğruları söylersem kalbi şimdiye dek hiç olmadığı kadar büyük bir kırgınlık yaşayacaktı.

💬

Ben cevap vermeyince, “Kalmayacak mıyım?” diye sordu, sesi bir fısıltı gibi çıkmıştı.

💬

Yumruklarımı iki yanımda sıkarken gözlerimi yumup derin bir nefes aldım. Ardından gözlerimi araladım ve ona doğru döndüm. “Sana bunun cevabını veremem çünkü cevabı ben de bilmiyorum,” dediğimde gözlerini ellerinden ayırarak bana baktı. “Üzgünüm Rowena ama burası ait olduğun evren değil.”

💬

Kaşları çatılır gibi oldu. “Benim evrenim de sana ait değildi.” Cümlesi mi yoksa bakışları mı beni afallattı kestiremedim. “Kendi evrenimde bendeki bu garipliğe o kadar alışmıştım ki,” parmağıyla elimdeki askıyı işaret etti, “sihirli dünyanız bana garip gelmiyor. Ve artık bir şeylerin sonuna geldiğimiz de farkındayım.”

💬

“Üzgünüm,” dedim tekrardan. “Sana bir hayat borçluyum, biliyorum ama yerimde olsaydın sen de aynısını yapardın.”

💬

“Yapmazdım, Morwenna,” dediğinde kaşlarım çatıldı. “Bu koca, büyülü evren sensiz de idare edebilirdi.”

💬

“Kendim için yaptığımı mı düşünüyorsun?”

💬

“Kendin için yaptığını düşünmüyorum ama kendini de hesaba kattığını yalanlayamazsın,” dedi gözlerimin içine bakarken. “Değil mi?”

💬

Ona bakarken bu kez gerçekten aynaya bakıyormuşum, zihnimle konuşuyormuşum, zihnim beni gerçeklerle vuruyormuş gibi hissettim. İçimde oluşan öfkeyi gizlemeden, “Sana ne olacağını bilmiyorum,” dedim ve sırtımı ona dönüp aynaya yaklaştım. Saçlarımı şekillendirirken parmaklarım oldukça gergindi. “Yaşama ihtimalin, ölme ihtimalinden daha düşük. Üstelik artık kendi evrenine de dönemezsin.”

💬

Sert cümlelerim ona ne hissettirmişti bilmiyordum, yüzüne de bakmamıştım. Şakaklarımın hizasından aldığım saç tutamlarını arkada birleştirip gümüş bir tokayla tutturdum. Ben ölü gibi görünen yüzümü renklendirirken hiç konuşmamış, sessizce beklemişti. Ellerimi üzerimdeki siyah, kalın askılı elbisenin kumaşında gezdirdim. Göğüs dekoltesi, göğüslerimin biraz altına kadar uzanıyordu ve elbisenin göğüs kısmında gümüş işlemeler vardı. Kalın askılarındaki vatka sayesinde omuzlarım daha geniş duruyordu ve askılardan sarkan tüller elbise gibi yere kadar uzanıyordu.

💬

Makyaj işlemi bitince elmaslarla süslü saç aksesuarını başıma sabitledim, su damlası şeklindeki elmas alnıma doğru uzandı. Saçlarımı arkaya atıp Rowena’ya doğru döndüm ve “Yeterince gerginsin,” dedim. “Sen burada kal, seninle ilgili bir konu olursa gelip seni alırım.”

💬

“Tamam,” dedi sadece.

💬

Kapıya doğru yürürken bir an duraksadım. “Kahvaltı yaptın mı?”

💬

“Evet, yaptım.”

💬

Derin bir nefes aldıktan sonra, “Pekâlâ,” diye mırıldanıp önüme döndüm. Odadan çıkarken dikenlerin üstünde yürüyormuş gibi gergindim. Onu incittiğimin farkındaydım fakat yapabileceğim bir şey yoktu. Doğruları söylediğimi düşünüyordum.

💬

Merdivenlerden inerken Quincy ile karşılaştım. Muhtemelen gerçekten geç kalmıştım ve onu babamın yolladığına emindim. Yüzü oldukça öfkeli ve sert görünüyordu. Aşağıda bir şeylerin yolunda gitmediğini onu görünce anlamıştım. Sessizce yemek salonuna giderken de ona bir şey sormadım çünkü birazdan zaten olanları öğrenirdim. Sorular sorarak Quincy’yi daha fazla öfkelendirmek istemedim.

💬

Yemek salonuna girdiğimizde içerideki kalabalık yüzünden kısa süreli bir şaşkınlık yaşadım. Tüm soyların öncülerini sarayımızda görmeyi beklemiyordum. Bizim soyumuzdaki tanrı ve tanrıçalar ayağa kalkarak beni selamlarken diğer soylarda hiçbir hareketlilik olmadı. Bunun yaşadıkları gerginlikle alakalı olmadığını biliyordum, genellikle saygıyı kendi soyları içerisinde umursuyorlardı. Ellerimi önümde birleştirirken gözlerimi babama çevirdim. Sakin görünüyor olsa da onu tanıyordum, öfkesini yutuyordu.

💬

Başköşede oturan babamın çaprazındaki sandalyeye oturup, “Hoş geldiniz,” dedim herkese ithafen.

💬

Ben oturduktan sonra içeri giren Arianwen ve Lior’la gözlerim salonun girişine kaydı. Onları görene kadar burada olmadıklarını fark etmemiştim bile. Diğer günlerin aksine bizim oturduğumuz masa uzatılmış, daha uzun bir masaya çevrilmişti. Masada her soydan birkaç öncü vardı, diğerleri ise salondaki başka masalara oturmuşlardı. Annem ve Ansel karşımda otururken Quincy yanımdaydı. Gözlerim diğer masalara kaydığında arkadaşlarımın başka masalarda oturduğunu gördüm.

💬

Tanrı Cian, “Soren hâlâ gelmedi,” dediğinde göz ucuyla ona baktım. Cian, Siyah Mantar soyunun öncüsüydü, Soren ise Kovan soyuna öncülük ediyordu. “Bir sorun mu çıktı acaba?”

💬

Babam ellerini masanın üzerinde birleştirip, “Sanmıyorum,” derken gözlerini Tanrı Cian’a çevirdi. “Sarayları buraya bir hayli uzak, bu yüzden gelmeleri uzun sürmüştür.”

💬

Satir Boynuzu soyunun öncüsü olan Marcellus, “Ne karar verdikleriyle ilgili bir bilginiz var mı?” diye sordu. Normalde alaycı ve eğlenceli haliyle bilinen Tanrı, şu an herkes gibi gergin görünüyordu.

💬

Quincy kollarını göğsünde bağlayıp geriye doğru yaslandı ve Marcellus’a bakmadan, “Sizin de ne karar verdiğinizi bilmiyoruz,” diye söylendi.

💬

Marcellus homurdanmanın ardından ona bir cevap verecekken Kovan soyunun öncüleri yemek salonuna hızlı bir giriş yapınca tüm gözler onlara çevrildi. Tanrı Soren ve eşi en önde yürüyorlardı, ikisinin de yüzü kireç gibiydi. Kaşlarım çatılırken onları izledim. Olanlar yüzünden mi böylelerdi yoksa başka bir şey mi olmuştu? Gözlerimi babama çevirdiğimde o da ona baktığımı fark edip bakışlarını bana yönlendirdi. Kovan soyu mensupları masanın diğer ucundaki boş sandalyelere yerleşti, hepsi kendine bir yer bulamamıştı, bu yüzden ayakta kalanlar da diğer masalara yönelmişlerdi.

💬

Gözlerimi babamdan ayırıp diğerlerine çevirdim. Sesimi biraz yükselterek, “Harrison ve diğerleri konudan size bahsetmiştir,” dedim direkt konuya girme isteğiyle. Babamın burnundan sert bir nefes verdiğini duydum. Muhtemelen söze ondan önce girmem hoşuna gitmemişti ama şu an bunu düşünemezdim. “Öncelikle ne düşündüğünüzü, kararınızın ne olduğunu konuşalım.”

💬

Tanrıça Jasmine, “Siz ve,” dedi, gözlerini Lior’a çevirdi, “Basilisk, kabul etme konusunda emin misiniz?”

💬

Quincy’nin elini bacağımda hissettim, aynı zamanda annemin ve Ansel’ın bakışları da bana dönmüştü ama babam masanın üzerindeki ellerine bakıyordu. “Bizim soyumuz emin,” dedim kararlı bir sesle. Benimle cümlemle birlikte babam gözlerini ellerinden ayırıp benim yüzüme dikti.

💬

Lior da benim gibi kararlı bir şekilde, “Eminiz,” dediğinde göz ucuyla ona baktım. “Anlaşılan siz emin değilsiniz. Durup yok olmayı mı bekleyeceksiniz?”

💬

Tanrı Cian omuzlarını dikleştirdi. “Siz bize bir çözüm yolu sunmuyorsunuz, içimizden birini feda etmemizi istiyorsunuz.”

💬

Lior alaycı bir tavırla başını eğip Tanrı Cian’a baktı. “Peki siz bu sırada ne yapıyordunuz?” diye sormasıyla diğer soyların gerildiğini gördüm. “Hepiniz yok olmak üzeresiniz ama hâlâ oturduğunuz koltukta size ilahi bir yol görünsün diye bekliyorsunuz.” Ellerini masaya koyup öne doğru eğildi ve gözlerini tek tek karşısındaki Tanrıların yüzünde gezdirdi. “Bir kurban mı yoksa tüm soy mu? Zamanımız yok, şimdi karar verin.”

💬

Sinir bozucu bir tavrı vardı fakat haksız olduğunu söyleyemezdim.

💬

Babam yavaşça öksürerek boğazını temizleyince konuşacağını anlayıp dikkatimi ona verdim. “Kabul ederseniz Menta’yı bu gece yapacağız. Bizden Morwenna katılacak, Basilisk’ten de Lior.”

💬

Benim adımı söylemesiyle annem hızla ona doğru dönmüş, masada bir uğultu oluşmuştu. Anlaşılan kimse benim ya da Lior’un seçileceğine ihtimal vermemişti. Bir açıdan bu iyi bir karardı çünkü durumun ciddiyetini daha iyi anlayabilirlerdi. Sonuçta ikimiz de kendi soylarımızda önemli kişilerdik. Öylesine bir tanrı ya da tanrıçanın ortaya atılmamış olması herkesin dikkatini çekmişti.

💬

“Bizden katılan da ben olacağım.”

💬

Duyduğum ses, Tanrı Cian’ın kızı Tanrıça Hana’ya aitti. Ona baktığımda dudaklarında gördüğüm küçük gülümseme beni de gülümsetti. Tanrı Cian ise öfke ve şaşkınlık karışımı bir ifadeyle kızına bakıyordu. Ellerini sertçe masaya koyunca bunu reddedeceğini anladım fakat yemek salonunun büyük kapıları bir anda çarparak kapandığında herkes donup kaldı, tüm gözler kapılara çevrildi. Nasıl içeri girdiğini bilmediğim o kuvvetli rüzgârın devasa kapıları çarpması beni şaşkına uğrattı.

💬

Diğer masalardan birinde oturan tanrılardan biri, “Tanrı Cyril!” diye bağırdığında gözlerimi hızla ona çevirdim. Eliyle pencereleri işaret ediyordu. “Şuna bakın!”

💬

Gözlerim bu kez işaret ettiği yöne kayınca gördüğüm görüntüyle irkildim. Göl bir okyanus gibi kabardı, büyük sayılabilecek bir dalga şiddetle cama çarptı. Korkuyla sandalyemi geriye iterek ayaklandığımda babam da ayaklanmıştı. Neler oluyordu?

💬

“Hemen gidip kontrol edin!” diye bağıran babamın sesi rüzgâr gibi salonu inletti.

💬

Ayağa kalkan Tanrıların hepsinin gücü suyu ehlileştirebilirdi, diğerleri güçlerinin bir etkisi olmayacağını bildiğinden hareket etmemişlerdi. Lea da diğer tanrılarla birlikte salondan çıktı. Callum ise salondan çıksa da kapının ardında duruyor, yanındaki birkaç tanrıyla birlikte saraya akın eden rüzgârı durdurmaya çalışıyordu. Gölün dalgalanması ya da rüzgârın sarayı kuşatması sorun değildi, bunu biz bir şekilde halledebilirdik ama bu denli kuvvetli sorunlar insanların yaşadığı şehri saracak olursa işler daha da tehlikeli bir hâl alırdı.

💬

Halkımızın zarar göreceği düşüncesi bir kez daha korkumu körüklediğinde dişlerimi sıktım ve masaya doğru dönüp ellerimi hızla masaya vurdum. Çıkardığım gürültü tanrı ve tanrıçaların dikkatini üzerime toplamaya yetti. “Şimdi hepiniz birini seçeceksiniz ve bu gece o ritüeli deneyeceğiz,” dedim gür bir sesle. “Başka şansınız yok.”

💬

Evet, yoktu ve bunun artık hepsi farkındaydı.

💬

“O haklı,” dedi Tanrı Leif ayaklanırken. Leif, Tanrı Marcellus’ın oğluydu. “Satirlerden katılan ben olacağım. Siz de bir an önce seçiminizi yapsanız iyi olur.”

💬

Leif masadan uzaklaşırken Tanrı Marcellus hiddetle ayaklandı ve “Bu söz konusu bile olamaz!” diye bağırdı oğlunun arkasından. Leif ise onu duymazlıktan gelip salondan çıktı. Ben saraydan gideceğini düşünsem de o bizim soyumuzdan olan tanrıların yanına, onlara rüzgârı kontrol altına almaları konusunda yardımcı olmaya gitmişti.

💬

“Marcellus,” dememle şaşkınlıkla bana baktı. Ona direkt ismiyle hitap etmemi garipsemiş gibi bakıyordu. “Sefalet içinde yaşayan halkını biraz bile önemsemediğinin farkındayım,” dediğimde diğerleri gibi o da açık sözlülüğüm karşısında duraksadı. “Senin aksine biz tüm insanları önemsiyoruz, tıpkı kendi soyumuzdaki tanrıları önemsediğimiz gibi. Ve sen kabul etmemekte diretirsen zaten çocuklarını kaybedeceksin.”

💬

Masaya gerçekleri yatırmıştık fakat bu gerçekleri direkt onun yüzüne vurmamın onu sinirlendirdiğinin farkındaydım. Dişlerinin arasından, “Bu kişi Leif olmak zorunda değil,” dediğinde gözlerimi kıstım.

💬

Gözleri masada olan Lior, oturduğu yerden gözlerini kaldırarak ayaklanan Marcellus’a baktı. “Madem oğlunu bu kadar önemsiyorsun, o kıymetli kıçını kaldır da sen koy kelleni sunağa.”

💬

Arianwen, “Lior,” diye fısıldasa da Lior annesine bakmadı, gözlerini Marcellus’a dikti.

💬

Lior’u zerre sevmesem de onun da halkının iyiliğini düşündüğünü biliyordum.

💬

Mor Leylek’in öncüsü Tanrı Enzo, “Gerilmenin bir faydası yok,” diyerek araya girdi. “Denemek zorundayız. Başka fikri olan varsa söylesin, yoksa sussun ve gece olmadan Abal Sunağı’na gelsin.” Enzo bir süre durdu, diğer soylardaki tanrılara baktı. Kimseden bir ses çıkmayacağını anlayınca da “Ne güzel, kimsenin başka fikri yokmuş,” diyerek ayaklandı ve gözlerini babama çevirdi. “Vaktinde orada olacağız, Cyril.”

💬

Babam sakince başını salladı. “Teşekkürler, Enzo.”

💬

Mor Leylek tanrıları saraydan ayrılmak için masadan kalkarken Marcellus ve soyundaki diğer tanrılar da ayaklanmıştı. Marcellus hışımla salondan çıksa da biliyordum ki Leif bu gece o sunağın önünde olacaktı. Babam diğer öncülerle konuşurken gözlerimi salonun büyük camlarına çevirdim. Görünürde dalgalar yoktu, tanrılar suyu kontrol altına almış olmalıydı. Leif de babasıyla birlikte saraydan ayrılmış olsa da bizim soyumuzdaki tanrılar hâlâ girişteydi, rüzgârla mücadele ediyorlardı. Rüzgâr da artık ilk baştaki kadar kuvvetli değildi.

💬

Diğer soylarla olan görüşmemiz bittiğinde hepsi saraydan ayrılmış, salonda sadece biz kalmıştık. Bir nevi hepsi bunu kabul etmek zorunda kalmıştı, istemeseler de gece için hazırlanacaklardı. Toplanacağımız yer Abal Sunağı’ydı. Düz ve boş bir arazinin ortasındaki mermer sunak, aslında bizler için göründüğünden daha çok şey ifade ediyordu.  Ölümsüzlüğünü kaybeden tanrılar, Abal Sunağı’na götürülürlerdi. Çimlerin ve çiçeklerin süslediği toprak, tanrıların ruhları için bir zindandı. Tanrılar genellikle ritüelleri orada yapardı çünkü bizim için kutsal olan o yer, şu an hayatta olmayanlar da dahil tüm tanrılara ulaşabilmek için en ince perdeye sahipti.

💬

Gergin miydim? Evet. Tehlikeli bir ritüel olduğunun farkındaydım.

💬

Babam, “Morwenna,” dediğinde düşüncelerimin arasından sıyrılıp dalgın bakışlarımı ona çevirdim. “Menta, okuduğun papirüslerden ve taş tabletlerden daha fazlasıdır, biliyorsun değil mi?”

💬

Parmaklarımı birbirine geçirip derin bir nefes aldım. “Biliyorum baba.”

💬

Endişeli gözlerinin üzerimde olduğunu hissettiğim annem, “Ya gözlerini tekrar açamazsan? Bunu hiç düşünmüyor musun?” diye sorduğunda babamda olan gözlerim yavaşça ona kaydı. “Ruhani bir evrende olacaksın ve nelerle karşılaşacağını bilmiyorsun.”

💬

Dudaklarımı yalayarak ıslatırken bir süre sessiz kaldım, ardından, “Bizim de amacımız o ruhani evrene ulaşmak, bir çözüm bulmak anne,” diye mırıldandım. “Bir yerden başlamamız gerekiyor ve böyle bir görevi herhangi bir tanrıya veremeyiz. Haklı olarak korkabilirler, faydadan çok zararları olabilir.”

💬

“Ben de ona yardımcı olurum,” dediğinde Quincy, ona minnetle baktım. Evet, orada birinin yardımına ihtiyacım olacaktı. O herhangi bir tehlikede olmayacağından yardımını seve seve kabul ederdim.

💬

“Ansel,” dedi babam. “Odamdaki masada birkaç papirüs olacak, onları getir. Gece için hazırlanalım.”

💬

Karar verilmişti, artık geri dönüşü yoktu.

💬

Ansel, babamın istediklerini getirmek için salondan ayrılırken Quincy de yanına birkaç tanrı ve tanrıça alıp saraydan ayrıldı. Issız bir yerde olan sunağa gidip ritüel için ön hazırlık yapmaları gerekiyordu. Diğer soyların da bunun için birkaç tanrı ya da tanrıça görevlendireceğine emindim. İkizler de Quincy ile gitmişlerdi. Ansel’ın aksine ikizlerin benim için endişelendiğini görebiliyordum. Kardeşlik bağlarımız çok güçlü olmasa da onlar bir şeyleri belli edebiliyorlardı, Ansel ise her zaman ifadesizdi.

💬

Babam önüne konan papirüs ve tabletleri incelerken bir yandan da bana ritüeli en başından anlatıyordu. Sunağın etrafına bizler için çukurlar kazılacaktı. Seçilenler o çukurlara girerken çukurların başında bir kişi duracak, ritüel boyunca çukura su dökecekti. Aynı zamanda ritüel bitene kadar da orada bulunan her tanrı aynı mantrayı mırıldanacaktı. Çukura girerken üzerimizde sadece beyaz bir bez parçası olacaktı; değerli mücevherler ya da pahalı kumaşlardan arınmış olacaktık. Normal şartlarda üzerimize dökülen suyu toprak emer, içine çekerdi ama oradaki toprak, alışık olduğumuz topraktan farklıydı.

💬

O su ya bizi boğacaktı ya da başka bir boyuta taşıyacaktı.

💬

Babam ellerini papirüslerin üzerine koyup, “Bir süre sonra dışarıdaki tüm sesler senin için kesilecek, transa girmiş gibi hissedeceksin,” diyerek söze girdi. “Panik yapma, bu normal bir durum. Yapman gereken tek şey metni aynı şekilde tekrarlamak ve ruhunu rahatlatmak.”

💬

“Morwenna’nın yanlış yapacağını düşünmüyorum ama ya diğerleri Cyril?” diye sordu annem tedirgin bir şekilde babama bakarken. “Küçük bir hataları benim kızımın da başını derde sokabilir.”

💬

Babamın daha da gerildiğini hissettim. Ansel gözlerini benden ayırmadan, “Hepimiz orada olacağız,” dedi ifadesiz bir sesle. “Dışarıdan bir müdahale olmadığı sürece çukurdakiler sorun çıkarmaz. Bizler de dışarıdan müdahale edilmesine izin vermeyiz. Diğerleri de bizimle aynı tedirginliği yaşadığından sorun çıkarmayacaklardır.”

💬

Quincy’nin babası, “Kendi çocuklarını seçerlerse evet, bir sorun çıkarmaktan kaçınırlar ama herkesin kendi çocuğunu ortaya koyacağını sanmam,” demesi annemi daha da tedirgin ettiğinden istemsizce Kael’a öfkeyle baktım.

💬

“Peki diyelim ki amacımıza ulaştık, Yaratıcı Tanrılarla iletişime geçtik,” dedi Ansel hepimize tek tek bakarken. “Lance ile ilgili de bir şey yapacak mıyız?”

💬

Masadaki gözlerin birkaç saniyeliğine de olsa bana uğradığını hissettim. Onlara bir iyilik yapar mıydım? Sessizliğin sebebi cevabın benden beklenmesindendi. Kollarımı göğsümde bağlayıp geriye yaslandım. “Sonuçta Lior da orada olacak. Asıl işimizi hallettikten sonra fırsat olursa bunu kendi halleder.”

💬

Ansel başını omzuna doğru eğip dikkatli gözlerle yüzümü inceledi. “Gerçekten kindarsın, değil mi?”

💬

“Öyle miyim?” diye sordum kaşlarımı kaldırarak. “Oysa sana hiçbir şey yapmamıştım.” Cümlem Ansel’ın yüzünü sertleştirirken masada da soğuk bir rüzgâr estirmişti. “Herkese hak ettiği gibi davranıyorum diyelim, Ansel. Bu daha doğru olur.” Başımı hareket ettirmeden gözlerimi babama çevirdim. “Değil mi, Tanrı Cyril?”

💬

Ansel sanki ona laf söylememden çok okun ucunu babama çevirmeme öfkelenmiş gibi bakıyordu, babam ise sessizdi. Birilerinin sürekli bana alttan alttan laf dokundurmasından sıkılmıştım. Bunu kendi babam bile yapıyordu, Ansel mı yapmayacaktı? Ortamın gerildiğinin farkındaydım, bu yüzden sesli bir nefes verip sandalyeden kalktım. Benim bugün gerilmeye değil, rahatlamaya ihtiyacım vardı.

💬

“Gece yorucu geçeceği için biraz dinlensem iyi olacak,” diye mırıldandım. “Ne yapacağımı anladım, zaten yüzeysel bir bilgim de vardı. Üzerinde daha fazla konuşmamıza gerek yok.”

💬

Başımı hafifçe eğip kaldırarak onları selamladıktan sonra masadan uzaklaşmaya başladım. Arkamdan birilerinin geldiğini, gelenlerin arkadaşlarım olduğunu biliyordum. Şu an yanımda olmalarını isteyeceğim, bunalmayacağım kişiler onlardı. Bazen kendi ailene bile katlanamayacakmış gibi hissediyordun; gerçi benimkine bazen demek doğru olmazdı, çoğu zaman öyleydi. Ansel’ın babamın gözüne girme isteğini fark edeli çok uzun zaman olmuştu ama bu uğurda beni ortaya atıp durması sinirlerimi bozuyordu.

💬

Beni takip edeceklerini anlayınca, “Benim odama gidelim,” dedim, bu sırada Kaida da yanıma gelmişti. Kaida’nın elini omzumda hissedince bakışlarımı ileriye diktim. Benimle arkadaş olmak da onlar açısından zor olmalıydı.

💬

Bu gece başarılı olmaktan başka çarem yoktu. Evet, üzerimdeki sorumluluk büyüktü ama umursadığım tek şey sonuçtu. Yaratıcı Tanrılarla bir bağlantı kurabilecek miydik ya da kurduğumuz taktirde bizi içeri kabul ederler miydi merak ediyordum. Tabii asıl önemli olan yardım teklifimize nasıl bir yanıt alacağımızdı. Yardım etmeseler bile en azından bize birkaç ipucu veremezler miydi? Bunu içten bir şekilde diliyordum.

💬

Biz odaya girdiğimizde en son içeri giren Duane kapıyı kapattı. Rowena hızlı adımlarla terastan çıkınca gözlerimi ona çevirdim, merakla bize bakıyordu. Boynumu yavaşça ovarken oturma alanına doğru ilerledim. Ben koltuğun bir ucuna oturup parmaklarımı şakağıma bastırırken yanıma oturan Lumi, “Rahatlatıcı bir şeyler içmek ister misin?” diye sordu. “Üzerindeki bu gerginliği atman gerekiyor.”

💬

Sesli bir nefes verdikten sonra çenemi avucuma yaslayıp gözlerimi Lumi’ye çevirdim. “Canım istemiyor,” diye mırıldandım. “Aslında sizinle konuşmak istediğim bazı şeyler var, kafam çok karışık.”

💬

Duane bacak bacak üzerine atıp koltuğa rahatça oturdu ve “Bir şeyler olduğunu görebiliyoruz,” dedi.

💬

Konuşmaya başlamadan önce odanın kapısı tıklatılınca dudaklarımı birbirine bastırdım, elimi salladığımda kapı benim enerjimle açıldı ve Callum ile Lea içeri girdi. Gelenlerin onlar olması içimi rahatlatmadı desem yalan olurdu, şu an arkadaşlarımdan başka biriyle konuşacak sakinlikte hissetmiyordum. Gözlerimi gelen ikiliden ayırıp diğerlerine çevirdim. “Bu süreç benim görülerimi de etkiliyor sanırım,” dediğimde Lea kaşlarını çatarak çaprazımdaki koltuğun ucuna oturdu. “Çok sık görü görmem, biliyorsunuz ama üst üste gelmeye başladı. Dün de bir tane gördüm.”

💬

Kaida yüzünü sıvazlarken, “Hep kötü şeyler gördüğünü varsayacak olursak yine kötü bir şey görmüşsündür,” dedi tedirgin bir sesle.

💬

“Bilmiyorum çocuklar,” deyip parmaklarımı alnıma sürttüm. “Sanki her şey sandığımızdan daha kötü de biz bunu şu an göremiyormuşuz gibi.”

💬

Edwin aklımdakileri okuyabiliyormuş gibi, “Gördüklerin kötü şeylerse, bu geceki ritüel bir işe yaramayacak o zaman. Çünkü daha hiçbir şey yaşamadık,” dediğinde başımı salladım.

💬

“Yarayıp yaramayacağını bilmiyorum ama işe yarasa bile başka sorunlarla da karşılaşacakmışız gibi geliyor,” dedim ellerimi hareket ettirerek konuşurken. “Gördüğüm hiçbir şey henüz yaşanmadı.”

💬

Callum burnundan sert bir nefes verdikten sonra, “Nasıl bir anda her şey bu hâlâ geldi anlamıyorum,” diye söylendi. Topuzundan çıkıp yüzüne düşen siyah, uzun saçlarını geriye doğru attı. O da yorgun görünüyordu, rüzgârı dizginlemeye çalışırken tükenmiş olmalıydı.

💬

Lumi elini bacağıma koyup yavaşça sıktı. “Bu gece tamamen sorunları çözemeyecek olsak bile iyi bir yol katedeceğimize eminim, sana güveniyorum.”

💬

Ona dudaklarımda oluşan küçük gülümsemeyle baktım. “Elimden geleni yapacağım.”

💬

Lea dirseklerini bacaklarına bastırıp yüzünü avuçlarının arasına aldı. “Mutlu, eğlenceli günlerimizi özledim.”

💬

O günlerin çok uzakta olduğunu, yeniden eğlenceli zamanlar geçireceğimiz günlere de ulaşmamızın zor olduğunu onlara söyleyemedim.

💬

“Hepinizin bizimle gelmesine gerek yok,” dediğimde Lea iç çekti. “Hem Rowena burada kalacak, onun ve şehirdeki insanların yanında olsanız daha iyi olur.”

💬

“Ben geleceğim,” dedi Lumi başını iki yana sallayarak. “Belki orada bir şifacıya ihtiyacın olur.”

💬

“Tamam,” dedim, onu reddetmek istemedim. En azından birini yanıma almam diğerlerini de sakinleştirirdi.

💬

“Geldiğin evrende bizleri de mi tanıyordun?” Lea’nin sorusuyla başımı ona doğru çevirdiğimde Rowena’ya baktığını gördüm. Demek ki Rowena’nın bakışları hiçbirinin gözünden kaçmamıştı.

💬

Rowena ellerini birbirine sürterken, “Evet,” diyerek yanıtladı onu. “Yine bu şekilde bir arkadaş grubuydunuz. Aynı üniversiteye gidiyorduk.”

💬

Duane kaşlarını kaldırıp, “Üniversite mi?” diye sorunca Rowena tekrar başını salladı.

💬

“Eğitim görülen bir yer,” dedi, konuşurken çekingen görünüyordu, onlara hâlâ garip bakışlar atıyordu. “Sen ve,” parmağını Duane’den uzaklaştırıp Lumi’ye çevirdi, “sen, bir üst sınıftaydınız. Diğerlerinden bir yaş büyüktünüz.”

💬

Edwin gözlerini yere indirip düşünceli gözlerle yeri izlerken, “Buradan çok farklı bir yer mi?” diye sordu.

💬

Rowena göz ucuyla bana baktıktan sonra, “Çok demek az kalır, tamamen farklı bir evren,” dedi. “Grupta biri daha vardı fakat o kazada kurtuldu.”

💬

Söylediği şeyle şaşkınca ona baktım. “Biri daha mı?”

💬

“Evet, Isole de sizinle arkadaştı,” dediğinde hepimiz ona aynı şaşkın ifadeyle bakıyorduk. “Bir uçak kazası geçirdiniz, sizin aksinize o ağır yaralı da olsa kurtuldu. Uzun bir süre her şeyden uzaklaştı, kendini her şeyden soyutlayıp eve kapattı. Zaten aylarca hastanede kalmıştı.”

💬

Lea’nin, “Farklı bir arkadaş edinmişiz, biz gittikten sonra çok üzülmüş olmalı,” diye mırıldandığını duydum.

💬

Aklıma gelen şeyle, “Rowena, senden izin isteyeceğim,” diyerek ona döndüğümde bir an şaşırıp, “Ne için?” diye sordu.

💬

“Ben,” dedim, sonra durup bir süre sustum. Diğerlerinin bana olan bakışlarından ne isteyeceğimi anladıklarını fark ettim. “Ben dokunduğum kişinin zihnine sızabiliyorum. İzin verirsen Isole’un da olduğu bir âna bakmak istiyorum.”

💬

Rowena birkaç saniye şaşkınca bana baktı, ardından yavaşça başını sallayıp bana yaklaştı. O koltuğun kolçağına otururken ona uzanan elim titremişti. Gücüm onda işe yarar mıydı bilmiyordum ama bizimle ilgili kısa da olsa bir anı görebilme düşüncesi beni heyecanlandırmıştı. Arkadaşlarım bana merakla bakarken sertçe yutkunup Rowena’nın elini kavradım ve gözlerimi yumdum. Birine zihnine sızma isteğiyle dokunmak ve normal bir şekilde dokunmak arasında çok fark vardı. Kafasının içine girmek için dokunduğumda kanımın çekildiğini hissediyor, tuhaf bir ürperti tüm bedenimde dolanıyordu.

💬

Normalde süreç yavaşça gerçekleşirdi ama Rowena’ya dokunduğumda zihni beni bir hortum gibi aniden içine çekince irkildim. İlk önce kulaklarıma sesler doldu, sonra kendimi bahçe gibi bir alanda buldum. Ortamı inceleyemeden gözlerim çimlerde oturan bir grup insanda takıldı fakat yüzlerini inceleyemeden görüntü bulanıklaştı ve hızla daldığım zihinden geri püskürtüldüm. Bir anda transtan çıktığım için sarsılarak gözlerimi açtığımda elimi de hızla Rowena’nın elinden çekmiştim.

💬

Gözlerimi kaldırarak koltuğun kolçağında oturmuş bana bakan Rowena’ya bakarken Lea’nin, “Ne oldu?” diye sorduğunu duydum.

💬

Kaşlarım çatılır gibi oldu. “Göremedim,” dedim önüme dönerken. “Çimlerin üzerinde oturan bir grup insan gördüm ama kim olduklarını tam göremeden zihni beni dışarı attı. Sanırım oradakiler bizdik.”

💬

Rowena, “Ben mi bir şey yaptım?” diye sorunca başımı iki yana salladım.

💬

“İsteyerek yaptığın bir şey olduğunu sanmıyorum,” derken kafam karışmış gibi etrafıma bakındım. “Belki bu evrene ait olmadığın için yapamamışımdır.”

💬

Duane ortamdaki gergin havayı dağıtmak ister gibi, “Çok da önemli değildi, nasılsa görsek de bir şey değişmez,” dediğinde başımı sallamakla yetindim. Yine de bu durumu garipsemiştim.

💬

Saçlarımı arkaya atıp ayaklanırken, “Siz oturun, ben biraz terasa çıkıp hava alacağım,” dediğimde Callum da ayaklandı.

💬

Callum, “Biz de daha fazla oturmayalım, şehre gitmemiz gerekiyor,” deyince Duane de onu onaylayarak ayağa kalktı ve “Cyril öfkesini bize çevirmeden işe koyulsak iyi olacak,” dedi.

💬

Lea bana yaklaştı ve kollarını boynuma dolayıp sıkıca sarıldı. “Çok fazla düşünme ve dinlen. Enerjiye ihtiyacın olacak.”

💬

Elimi sırtına bastırdım, yavaş hareketlerle sırtını okşadım. “Siz de dikkatli olun.”

💬

Lea başını sallayıp geri çekildi. Arkadaşlarım bir bir odadan çıktığında odada Rowena ile tek kaldık. Ben terasa doğru ilerlerken Rowena, “Diğerleri de kabul etti mi yani?” diye sorup arkamdan geldi. Ritüelden bahsediyordu.

💬

Dışarı çıktığımda ılık bir rüzgâr hızla yüzüme çarptı. Gözlerim rüzgârın etkisiyle kısıldı. “Evet,” diye yanıtladım onu. Ellerimi korkuluğa bastırıp gözlerimi şehre çevirdim. Şehre ne zaman böyle uzaktan baksam göğsümün sıkıştığını hissediyordum.

💬

Yanıma geldi, ellerini benim gibi korkuluğa bastırdı. “Biliyor musun, benim ikizimken de böyleydin,” dediğinde duraksadım, başımı yana çevirip ona baktım. “Güçlüydün, korumacıydın.” Kısık sesle güldü. “Başına buyruktun.”

💬

“Başına buyruk olduğumu mu düşünüyorsun?” diye sorarken benim de sesim kısık çıkmıştı.

💬

“Evet, öylesin,” dedi ve o da bana baktı. “Kendi doğruların, kuralların var. Eğer benim evrenimde de bir tanrıça olsaydın, kesinlikle mevcut düzene etkin olurdu.”

💬

Gözlerimi ondan ayırıp göle indirdim. “Başımıza bunların gelme sebebi de böyle biri olmam, biliyorsun değil mi?” Arkadaşlarımın mermer yolda ilerlediklerini görünce onlara baktım. “Artık asıl hatayı bizi öldüren tanrı değil de ben yapmışım gibi geliyor.”

💬

“Morwenna,” diye fısıldadı. “Eminim ki böyle olması gerekmeseydi bu evrene geri dönmene izin verilmezdi. Anladığım kadarıyla sizden daha güçlü olan tanrılar var. Onlar buna izin vermezlerdi.”

💬

Ellerimi korkuluktan çektim ve yerdeki büyük minderlerden birine oturdum. “Yine de bu içimi rahatlatmıyor,” dedim. İlk kez onunla bu şekilde sakin ve normal bir konuşma yapıyorduk. “Bu yüzden ritüel için sorumluluk almak istedim. Bu şey benimle başladı ve ritüelde de görev almam gerektiğine eminim.”

💬

Benim aksime o ayakta dikilmeye devam etti, mavi gözleri üzerimdeydi. “Evet, sorumluluk alması gereken sendin, bir başkası değil,” deyince başımı kaldırarak ona baktım. “Ama bu suçlu olduğun için değil, konuya en hâkim olan sen olduğun için.”

💬

Bacaklarımı göğsüme çekip çenemi dizlerime yaslarken bir şey söylemedim. Güçlü durmak, güçlü görünmek, herkesi iyi olduğuma inandırmak ve sessizliğimi korumak benim tercihimdi. Zaman normal seyrinde ilerlese de bana çok hızlı akmış gibi gelmişti. Bir süre daha Rowena ile terasta sessizce oturmuş, sonra annemin odaya gelmesiyle içeri girmiştik. Ritüele katılacağım için akşam yemeği yememiştim, zaten canım da bir şeyler yemek istememişti. Fakat hazırladıkları özel karışımları içmiştim, buna bir nevi mecburdum. Ritüellere katılmadan önce ormandaki ıhlamur ağacından aldığımız yapraklarla özel içecekler hazırlıyor, tanrısal enerjimizin yoğunlaşmasını sağlıyorduk.

💬

Saraydaki o gergin hava, gitme zamanı yaklaştıkça daha boğucu bir hâl aldı. Şimdi odada tektik, duştan yeni çıkmış, annemin benim için yatağın üzerine bıraktığı elbiseyi giymiştim. Aslında üzerimdekine elbise denemezdi, normalde giydiklerime benzemiyordu. Kalın askılı, uzun bir kumaş parçasından başka bir şey değildi. Zenginlikten ve gösterişten uzaktı. Mücevher takmamıştım, tacım da yoktu. Aynada kendimi izlerken bir an gözlerim karnıma kayacak gibi oldu ama kendimi acıya yoğunlaşmamak için geri çektim; yine unutmalıydım.

💬

Elbiseyle aynı kumaşa sahip sade pelerini omuzlarıma atıp boyun kısmındaki ipi bağladım. Gideceğimiz yer evrenin diğer ucunda olduğundan ve zaman kısıtlı olduğundan normal ulaşım araçlarımızı kullanamazdık. Dışarıdaki rüzgâr da tanrıların rüzgârı kartalların kanatlarına yönlendirip daha hızlı uçmalarını sağlaması da işe yaramazdı. Bu yüzden babam bizi oraya taşıma konusunda yardım edecekti. Böyle bir gücüm olsun ister miydim bilmiyordum, ben daha çok atımla seyahat etmeyi seviyordum.

💬

Pelerinin geniş şapkasını başıma geçirip odadan çıktım. Akşamüzeri aldığım habere göre şehirde bir salgın vardı. Hava şartları bizim açımızdan bakıldığında çok da önemli değildi, bizi etkilemezdi ve bu tür sorunları dizginleyebilirdik. Fakat rüzgârın getirisi olan o soğuk hava, şehirdeki insanların dirençlerini düşürmüş, hastalanmalarına neden olmuştu. Şifacı tanrılarımız onlar için ellerinden geleni yapıyor olsa da insanların bu düştükleri durum beni fazlasıyla üzmüştü, onlar için ben de elimden geleni yapmalıydım.

💬

Omuzlarımı dikleştirip merdivenleri indim ve sarayın büyük avlusunda durup etrafıma bakındım. Babam, annem, Ansel ve arkadaşlarım haricinde birkaç soy büyüğü de avluda durmuş bana bakıyorlardı. Quincy’nin hâlâ Abal Sunağı’nda olduğunu biliyordum, muhtemelen işi bitmişti ama benim gelmemi bekliyordu. Beni orada yalnız bırakmayacağını biliyordum; ritüel sırasında içinde olduğum çukura su döken o olacaktı.

💬

Arkadaşlarıma kısaca baktıktan sonra gözlerimi babama çevirdim ve adımlarımı onlara doğru atarken, “Diğerleri burada kalacak ama Lumi de bizimle gelecek,” dedim.

💬

Babam göz ucuyla Lumi’ye baktı ve “Tamam,” dedi sadece.

💬

Babamın yanında duracakken Callum’ın aniden diğerlerine yaklaşmak için önümden geçmesiyle ayağım takıldı ve Callum bana uzanamadan elimi öne uzatıp babama tutundum. Parmaklarımın babamın koluna değmesiyle bir hortum gibi görünün içine çekildiğimde ortamdaki tüm sesler kesildi. Kapanan gözlerimi korkuyla araladığımda karşılaştığım görüntüyle duraksadım ve bir görüye değil, babamın zihnine süzüldüğümü anladım.

💬

Sarayın kuzey cephesindeki bir salondaydım, taş sütunun önünde duruyordum. Babam büyük camın önünde dikiliyordu. İlk saniyelerde yalnız olduğunu sansam da babamın ellerini hareket ettirerek boşluğa doğru konuştuğunu görmemle irkildim. Orada ondan başka kimse yoktu, kiminle konuşuyordu? Normalde birinin zihnine sızdığımda sadece bir şeyler görmem, sesleri de duyardım ama babamın bağırarak konuştuğunu görmeme rağmen sesini duyamıyordum.

💬

Tanrı Cyril’ın zihnine sızmam, görüntülere tanık olmam belki de sadece on saniye sürmüştü çünkü onun zihninden hızla dışarı itilmiştim. Gerçekliğe döndüğümde geriye doğru sendeledim fakat babamın kollarımı tutan elleri devrilmemi engelledi. Onunla göz göze geldiğimizde ikimizin de mavi gözlerinde birer boşluk vardı. Bana zihnine girdiğimi biliyormuş gibi bakıyordu ve yüzündeki öfkenin sebebi de buydu. Hangi anısına gittiğimi de biliyor muydu?

💬

Dudaklarımı aralayacakken hızla kollarımı bırakmasıyla sendeledim ama bu kez kolumu tutan annem oldu. Endişeyle, “Görü mü gördün kızım?” diye sorunca sertçe yutkunmadan edemedim.

💬

Gözlerimi babamdan ayırmadan, “Hayır,” diye mırıldandım. “Yalnızca düşeceğim diye panik yaptım.”

💬

Annem anlayışla kolumu okşarken Callum özür diliyor, iyi miyim diye beni kontrol ediyordu ama ben gözlerimi babamdan ayıramamıştım. Neden ne söylediğini duyamamıştım? Böyle bir görüntü görmek kafamı fazlasıyla karıştırmıştı. Şu an için mantıklı gelen tek düşüncem karşısında kendini göstermeyen bir tanrı olduğu, görünmez tanrıyla konuştuğuydu. Bu garip değildi çünkü bazı tanrıların bu tür güçleri de vardı. Yine de kime neden bağırdığını bilmemek beni durgunlaştırmıştı.

💬

Babam göz kontağımızı kesip, “Zaman kaybetmeden gidelim,” dedi sertçe. Sesindeki o öfke ve sertlik, annemin bir an durup ona bakmasına, sonra da kaşlarını çatarak gözlerini bana çevirmesine neden oldu. “Biz dönene kadar yerlerinizden ayrılmayacaksınız. Sarayı ve halkı gözetlemekten başka işiniz de yok. Kael burada sizinle kalacak.”

💬

Tanrı ve tanrıçalar başlarını sallayarak babamı onaylarlarken gözlerimi zemine indirdim. Parlak zemindeki yansımamla birkaç saniyeliğine göz göze gelmiş, durgun bakışlarımla karşılaşmış, sonrasında da kendimi çimlere bakarken bulmuştum. Tanrı Cyril, bizi gökyüzünde kayan bir yıldız topluluğu gibi saraydan ayırmış ve Abal Sunağı’na getirmişti.

💬

Sert rüzgâr pelerinimin şapkasını dalgalandırırken elimi başıma bastırarak şapkanın düşmesini engelledim. Başımı kaldırarak ileriye doğru baktığımda beklediğimin aksine aydınlık bir alanla karşılaştım. Sırtımı okyanusa, yüzümü de taş sütunların çevrelediği mermer sunağa döndüm. Sekiz taş sütunun oluşturduğu dairenin ortasında büyük bir sunak vardı. Sütunların arasındaki mesafe on beş adım kadar olduğundan ortadaki alan da oldukça büyüktü.

💬

Buradaki o yoğun, kutsal enerjiyi hissetmemek imkânsızdı. Sanki rüzgâr bile belli bir ahenkle esiyordu. Yanan meşalelerin ışığı sütunlara vuruyor, sütunların gölgeleri ortadaki dairenin dışına, okyanusa doğru uzanıyordu. Çim alanda yüzlerce küçük anıt vardı ve bu anıtlar, tanrı ve tanrıçalara aitti. Ölümsüzlüğümüzü düşünecek olursak bu kadar fazla anıtın olması bile varlığımızın ne denli uzak bir geçmişe uzandığını kanıtlıyordu. Abal Sunağı, ölümsüzlüğünü kaybetmiş olan tanrıların mezarlığına dönüşmüştü.

💬

Yalnız değildik. Diğer soyların da çoğu buradaydı. Sadece Satir Boynuzu ve Kızıl Pars soyuna ait tanrıları görememiştim, henüz gelmemiş olmalılardı. Geleceklerinden emindim. Marcellus’ın çıkardığı zorluğa rağmen geleceğini de biliyordum, belki de bu süreyi uzatarak bize huzursuzluk yaşatmak istiyordu. Ne olursa olsun o yeni yetme bir tanrı değildi, olanların farkına nasıl varamıyordu?

💬

Geldiğimiz andan beri üzerimize çevrilen bakışların farkındaydım ama ileri doğru adımlarken kimseye bakmadım, gözlerim iki sütunun ortasında durmuş sunağa doğru bakan Quincy’deydi. Onunla aramızdaki mesafeyi yarıya indirmişken biri aniden önüme geçince adımlarım sekteye uğradı, kaşlarımı çatarak başımı hareket ettirmeden gözlerimi kaldırdım ve pelerinimin geniş şapkasının ardından karşıma dikilen adama baktım. Onun da üzerinde benimki gibi basit bir kumaşa sahip pelerin vardı, kumaş koyu renkliydi.

💬

Geçen birkaç dakika boyunca ondan ses çıkmayınca, “Ne istiyorsun, Lior?” diye sordum. Sesim öfkeli ya da nefret dolu çıkmamıştı, aksine altı bomboştu.

💬

“Genel olarak istediğimin ne olduğunu mu soruyorsun yoksa şu an ne istediğimi mi?” diye sorarak soruma soruyla karşılık verince ona bomboş gözlerle bakmaya devam ettim. “Gerçi iki türlü de aynı şeyi istiyorum.”

💬

“Seninle uğraşacak vaktim yok,” dedim ve gözlerimi ondan ayırıp kolumu koluna çarparak yanından geçtim.

💬

Daha birkaç adım atmıştım ki yeniden beni durdurdu ve “İkizi neden getirmediniz?” diye sordu.

💬

Sırtım ona dönüktü, gözlerim on adım ilerideki Quincy’deydi ama Lior’un bana baktığının farkındaydım. “Burada onu ilgilendiren bir durum yok,” dedim dişlerimin arasından. Başımı hafifçe çevirip omzumun üzerinden ona baktım. “Ayrıca ben o çukurun içindeyken onu aslanların arasında bırakmaya da niyetim yok. Şimdi beni rahat bırak.”

💬

Bu kez beni durdurmasına izin vermeden adımlarımı hızlandırarak ondan uzaklaştım. Çıkarcının tekiydi. Benim yanıma gelmenin, bana bakmanın onu nasıl etkilediğini, buna katlanamadığını görebiliyordum, bunu göstermekten çekinmiyordu. Sırf kardeşi için düşman bildiği birine bu şekilde yaklaşmak da ancak ona yakışırdı. Tereddütleri vardı. Eğer ki ritüel başarılı geçerse ve biz Yaratıcı Tanrılarla iletişime geçersek, Lance ile ilgili konuyu ortaya atmamamdan endişeleniyordu.

💬

Endişelenebilirdi çünkü yapmayacaktım. İstiyorsa bunu kendi konuşabilirdi.

💬

Quincy ona yaklaştığımı fark edince ışıltılı bir gülümsemeyle bana baktı. “Gelmişsiniz,” dediğinde bizi fark etmediğini anladım. “Yerimizi hazırladım.”

💬

“En iyi şekilde yaptığından şüphem yok,” dedim tam yanında dururken. Kollarımı göğsümde bağladığımda pelerinimin geniş kolları aşağı doğru sarktı ve rüzgâr çıplak kalan kollarıma çarptı. “En son bu şekilde toplandığımızda elimde bir bıçak vardı ve sen önümde dizlerinin üzerindeydin.”

💬

“Nasıl bunun için hâlâ kendini suçlayabilirsin, Morwenna?”

💬

“Daha başka neler için kendimi suçluyorum bir bilsen,” deyip derin bir nefes aldım. “Bu gece başarmaktan başka çaremiz yok.” Başımı kaldırıp gökyüzüne baktığımda mor şimşeğin bulutların arasında sinsice ilerlediğini gördüm. “Elimdeki tek umut buymuş gibi hissediyorum.”

💬

Quincy’nin elini omzumda hissettiğimde kirpiklerim titredi. “Böyle düşünme,” diye mırıldandı. “Ritüel işe yaramasa bile bir yolunu bulacağız, ben buna inanıyorum.”

💬

Gözlerimi gökyüzünden çekip ona baktığımda su yeşili, bir yıldız gibi parlayan gözleriyle karşılaştım. Bedenimde küçük bir sarsıntı olduğunda ve görüşüm bulanıklaştığında hızla geri çekilerek dokunuşundan uzaklaştım. Ona dokunmamıştım, neden zihninin kapıları aralanacak gibi olmuştu? Kaşlarımı çatarak çimlere baktığım sırada o da bu hareketimi garipsemiş gibi bana bakıyordu.

💬

“Hiç bu süreçte güçlerinde bir dengesizlik hissettiğin oldu mu?” diye sordum kısık bir sesle. Sesim diğer tanrıların yarattığı uğultuda duyulması güç bir seviyeye inmişti ama onun beni duyduğunu biliyordum. “Bende bir şeyler yolunda gitmiyor, bunu anlamıyorum.”

💬

Bana doğru bir adım atıp, “Yolunda gitmeyen ne?” diye sorunca başımı kaldırarak yeniden ona baktım.

💬

“Az önce sana dokunmamama rağmen, dokunan sen olmana rağmen zihnine sızabilecekmiş gibi hissettim,” dediğimde duraksayarak bana baktı. “Merak etme, girmedim.”

💬

Ani hareketimin sebebini anlamış gibi yüz ifadesi yumuşadı. “Ben henüz bir sorun yaşamadım ama nedense senin yaşadığın sorunu da tuhaf karşılayamıyorum,” dediğinde dikkatle gözlerine baktım. “Birçok şey yaşadın, Morwenna. Ki şu an ortak bir problemimiz de var. Sebebi bunlarla ilgili olabilir.”

💬

“Böyle giderse kendime bile dokunmaya korkacağım,” deyip keyifsizce güldüm ama o gülmedi. “Neyse-“

💬

Cümleme devam etmeme izin vermeyip kolumu tuttuğunda ve beni kendisine doğru çevirdiğinde yalpaladım. Quincy ile göz göze geldiğimiz an rüzgârın sesi şiddet kazandı, göz bebekleri bir hortum gibi beni içine çekti. Göz gözeydik ama sanki gözlerim kapalıydı, gördüğüm sadece onun zihniydi. Rüzgârın sesi kesildi, duyduğum tek şey kendi hıçkırıklarımdı. Odamın ortasındaydım, dizlerimin üzerine çökmüş hıçkırarak ağlıyordum. Uçurumdan yuvarlanır gibi yuvarlandığım bu anı beni derinden sarstı. Ben başka bir göz gibi kenarda durmuş kendimi izlerken Quincy odaya girdi, beni gördüğünde onun da sarsıldığını fark ettim.

💬

Quincy yavaş adımlarla dizlerinin üzerinde çığlık atarak ağlayan bana yaklaşırken kalbimin sızladığını hissettim. “Morwenna,” diye fısıldadı tam yanımdan geçip giderken. Panik yaptığını, ellerinin tedirginlikle titrediğini o anın içindeyken görememiştim ama şimdi net bir şekilde görebiliyordum. Dizlerinin üzerine çökerken ve elini ağlarken sarsılan omzuma koyarken de tedirgindi. “Ne oldu sana?”

💬

O an konuşamamış, sadece ağlamaya devam etmiştim ama ben bir cevap vermesem de Quincy beni anlamış, şefkatle omzumu sıkarak yanıma oturmuştu. O gün acı çeken bir anneyle ilk karşılaştığım gündü. Benim yüzümden acı çeken bir anneyle. Dişlerimi sıkarak önümdeki ikiliyi izledim, Quincy hâlâ beni zihninden kovmamıştı. Lance’in ölümünden sonra Arianwen’ın saraya geldiği o günün akşamı yaşanan bu anı izlememe izin vermişti. Neden bu anının içine çekilmiştim?

💬

“Sen yapılması gerekeni yaptın,” diyen Quincy ile dikkatim dağıldı. Omzumdaki elini dağılmış saçlarıma bastırdığında bedenime yayılan o şefkati tekrar hisseder gibi oldum. “Vicdan azabı çektiğini biliyorum ama yapmasaydın bizi daha büyük bir felaket bekliyor olacaktı.”

💬

“Başka bir yolu olmalıydı,” dedim hıçkırıklarımın arasından. “Ama bana başka bir seçenek bırakmadı.”

💬

Hıçkırıklarım tekrar şiddetlenince Quincy beni kollarının arasına çekti ve “Fırtına ne kadar büyük olursa olsun, bir çığın ortasında da kalacak olsak yanında olacağım,” diye mırıldandı. Bu cümlesinden sonra zihni beni kapı dışarı etti ve tekrar Quincy’nin su yeşili gözleriyle karşılaştım.

💬

Zaman durduğu yerden akmaya devam ederken, “Fırtına ne kadar büyük olursa olsun, bir çığın ortasında da kalacak olsak yanında olacağım,” diye tekrarladı o günkü cümlesini. Hangi âna sızdığımı biliyor muydu? “Asla kaybeden olmayacağız, Morwenna. Kayıplar verecek olsak bile günün sonunda bir şekilde kazanacağız.”

💬

Anın yarattığı şokla kendimi toparlayamadım, sertçe yutkunarak kendime biraz zaman tanıdım. Sonunda dikkatimi toplayabildiğimde, “Elimizden geleni yapacağız,” diye mırıldandım. Şu an başka ne söyleyebileceğimi bilmiyordum. O anı hatırlamak beni beklemediğim bir şekilde sarsmıştı.

💬

Quincy küçük bir gülümsemeyle bana bakarken kolumdaki elini omzuma doğru sürttü, omzumu yavaşça okşadıktan sonra geri çekildi. “Evet. Kendinden şüphe etme.”

💬

Gözlerini yüzümden ayırmıştı ama ben “Quincy,” dediğimde gözleri yeniden yüzüme çevrildi. “Teşekkür ederim, benim için her zaman harika bir arkadaştın.”

💬

Bana gülümsese de bir şey söylemedi. İkimizin de dikkati, “Morwenna,” diye seslenen babama yöneldi. Asıl gerçekliğe babamın sesini duymamla dönmüştüm. Lumi de babamlarla birlikte bize yaklaşıyordu. “Zaman geldi.”

💬

“Diğerleri,” dedim ve gözlerimi etrafta gezdirdim. O an diğer iki soyun da geldiğini, tüm soyların burada olduğunu fark ettim. “Gelmişler.”

💬

Babam Quincy’ye bakıp, “Ritüelde görev alma konusunda emin misin?” diye sorduğunda Quincy yavaşça başını salladı. “Dikkatli olun, hata yapmamamız gerekiyor. Ben de diğerlerinin hata yapmadığından emin olacağım.”

💬

Siyah Mantar soyundan Tanrıça Hana’nın ve Satir Boynuzu soyundan Tanrı Leif”in sunağa doğru ilerlediğini gördüm. Cian, kızının arkasından endişeyle bakarken Marcellus öfkeden kızarmış bir suratla oğlunu izliyordu. Kovan, Mor Leylek ve Kızıl Pars soyu da ritüel için birilerini seçmişlerdi. Her soy öncüsü kendi çocuğunu gönderirken Kovan soyunun öncüsü Tanrı Soren, ritüel için ailesinden olmayan genç bir tanrıyı seçmişti. Genç tanrının adını bilmiyordum ama diğerlerinin yanında gerçekten bir kurban gibi yürüyor oluşu beni rahatsız etmişti.

💬

Tanrı Enzo’nun oğlu ve Tanrıça Jasmine’nin en küçük kızının konuşarak ilerlediği gördüğüm sırada, “Hadi, biz de gidelim,” dedi Quincy.

💬

“Tamam,” deyip sırtımı aileme döndüm. Quincy ile birlikte sütunların arasından geçip açılan çukurlara doğru ilerlerken gözlerim mermer sunaktaydı. Sunağın üzerindeki uzun, kalın mumların alevlerinin dalgalanışını izledim. Arkama bakmadım çünkü annemin üzgün bakışlarının şu an aklımı bulandırmasını istemiyordum.

💬

Sunağın etrafına belli aralıklarla kazılmış çukurlar, bir daire şeklini oluşturmuşlardı. Çukurların bir köşesi sunağa bakarken ayaklarımızın uzanacağı kısım sütunlara bakıyordu. Ayak ucu tarafında duran büyük, altından kâseler, meşale ve mumların ışıklarıyla parıldıyordu. Her çukurun yanında bir büyük ahşap varil vardı. Çukura su dökecek olan tanrılara güçlerini kullanarak okyanustan su çekecek, biten suyu yenileyeceklerdi. Quincy’nin gücünü son damlasına kadar kullanacağına, yorgunluğu umursamayacağına emindim.

💬

Seçilen tanrı ve tanrıçalar çukurlara inerken Quincy elini bana uzattı. “Hemen yanı başında olacağım,” dedi ben uzattığı elini tutarken. “Hiçbir sorun çıkmayacak.”

💬

Quincy ellerimi tutarak beni çukurun içine indirirken, “Buna inanmak istiyorum,” diye mırıldandım. Sandaletlerimi çıkarmıştım, bu yüzden çukura indiğimde çıplak ayaklarım nemli toprağa temas etti. Toprağın soğukluğunu ve nemini hissedince ürperdim.

💬

Ellerimiz ayrıldı, çukurun içinde bir iki adım geriledim. Quincy yavaşça yere çökerken sunağın etrafında derin bir sessizlik oluştu. Tüm soyların gözleri bizde olmalıydı. Derin bir nefes aldım ve sakince yere oturdum, ardından bacaklarımı uzatıp bir mezarı andıran çukura uzandım. Gözlerimi gökyüzüne çevirdiğimde tanrılar hep bir ağızdan aynı mantrayı okumaya başladı ve ritüele başlama zamanının geldiğini anladım. Quincy’nin göz hapsindeyken ellerimi karnımın üzerinde birleştirip gözlerimi yumdum.

💬

Belli aralıklarla vurdukları çanın, üfledikleri yan flütün ve tanrıların mırıltılarını dinlerken çıplak ayaklarıma dökülen suyla irkildim. Saymam gerekiyordu. Su beşinci kez döküldükten sonra diğerleriyle birlikte aynı cümleleri tekrarlamam, zihnimi boşaltmam gerekiyordu. Su ikinci kez ayaklarıma döküldü, tanrıların mantrası güçlendi. Su üçüncü kez dökülürken gök gürültüsü tanrıların seslerini bastırdı ve esen rüzgâr çukurun içine dolarak kulaklarımda bir uğultu oluşturdu.

💬

Dördüncü kez kâseye dolan suyun sesiyle kalp atışlarım hızlanırken zihnim durulmaya başladı, su çıplak ayaklarıma çarpıp bileklerime doğru aktı. Tanrıların sesinin şiddeti de tıpkı yan flütün sesi gibi ivme kaybetti. Kâse beşince kez suyla doldu, kuruyan dudaklarım yavaşça aralandı. Saç diplerimden omuzlarıma doğru bir ürperti yayıldığında zaman benim için ters yönde akmaya başladı.

💬

Quincy doldurduğu altın kâseyi yeniden çukura devirip ayaklarımın üzerine döktüğü anda tanrılar çanlara daha sert bir şekilde vurdu. “Bir tanrının kalbinin kapıları aralandığında güneş ruhunda doğar. Ruh kül olur, kül yerden gökyüzüne doğru yağar,” diye mırıldandım. Dışarıdaki seslere rağmen çukurlardaki diğer tanrıların da benimle aynı cümleyi fısıldadığını duyabilmiştim. “Gözleriniz, gündüz güneşin, gece ayın gökyüzünden ayrılmadığı gibi üzerimizden ayrılmaz. Bizi görün.” Kafamın içinde beyaz bir çarşaf dalgalandı, zihnimin üzerine serilerek düşüncelerimi altına aldı. Gevşediğimi hissettim. “Bizi duyun.”

💬

Artık Quincy’nin kâseyi kaç kez çukura devirdiğini, çanların kaç kez çaldığını ya da tanrıların hangi kelimeleri söylediğini bilmiyordum. Zihnime çöreklenen o dinginlik tüm bedenime yayılmıştı. Aynı cümleleri tekrarladım, göz kapaklarımın ardındaki karanlık, kafamın içinde bir mum yanmış gibi aydınlandı. Fısıltılar duyuyordum fakat bu fısıltılar çukurun dışındaki hiçbir tanrıya ait değildi. Sanki dört bir yanımı saran nemli toprağı delerek bana ulaşıyor, kulaklarıma doluyordu.

💬

“Ben Tanrıça Morwenna,” diye fısıldadım. Muhtemelen dışarıdan bakan biri yalnızca dudaklarımı oynattığımı sanırdı. “Ruhumu bu evrenden ayırmama, yanınıza ulaştırmama, sizinle buluşturmama izin verin.” Enerjimin ayak uçlarımdan ve başımdan aynı anda hareketlendiğini, tanrısal ışığın boynuma doğru aktığını ve boynumda biriktiğini hissettim. “Ben Morwenna, ışığınızla aydınlattığınız kalbimi size sundum, sizi görmeme izin verin.”

💬

Bu kez tüm cümleleri tekrarlarken bilincim yerinde değilmiş gibiydi, kelimeler dudaklarımdan kendi isteğiyle dökülüyordu. Boynumda biriken enerjinin parıldamaya başladığını, bir ateş böceği gibi ışık yaydığını hissettim. Şimdi kendi zihnimin içindeydim, düşüncelerimin üzerini örten beyaz çarşafın üzerinde yürüyordum ve tam karşımda büyük bir kapı vardı. Kendi zihnimdeki görüntüm çıplaktı, tüm bedenimden parlak, beyaz bir ışık yayıyordum. Çukura girdiğim andan beri ilk kez normal bir duygu hissettim. Heyecan.

💬

Gerçeklikten soyutlanmış bir şekilde kendi zihnimde beliren o büyük kapıya doğru ilerlerken bedenimin yaydığı ışık arttı, ilk başta bir gölge gibi duran kapıda yarıklar oluşmaya başladı. Kapıda oluşan yarıkların dışarı sızdırdığı ışığı gördüğümde boğazımda biriken o enerji önce yüzüme, sonra da kafamın içine doğru hareketlendi. Duyduğum fısıltıyla birlikte nefesimin hızlandığını, kendi nefes seslerimi dışarıdan bir göz gibi duyduğumda anladım.

💬

Elimi kapıya doğru uzatmamla bir anda her şey karanlığa boğuldu ve bedenimden ayrılan ruhum hızla bedenime geri çarpmış gibi sarsıldım. Göz kapaklarımın gerçekliğe açılmasıyla birlikte bağırış seslerini duydum. Kalbim korkuyla çarpmaya başladığında gökyüzüne sabitlenen gözlerimi hareket ettiremedim. Hayır, sadece gözlerimi değil, hiçbir uzvumu hareket ettiremiyordum.

💬

Quincy’nin, “Morwenna!” diye bağırdığını duydum. Çukurun dışındaki bağırışlar şiddetlenmişti. Neler oluyordu? Artık ayaklarıma su çarpmıyordu, su direkt olarak çukurun içine doluyor, bedenimi sarıyordu. Hareket etmeye çalıştım fakat yapamadım.

💬

Babamın, “Siz ne yaptınız!” diye kükrediğini, annemin adımı sayıklayarak ağladığını duyabiliyordum ama onları göremiyordum. Ritüeli mi durdurmuşlardı?

💬

Su hızla çukura dolmaya devam ederken artık bedenimin yarısı suyun içindeydi. Paniği hissettim. Çığlık atmak, çırpınmak, uzandığım yerden kalkmak istiyordum ama hiçbirini yapamıyordum. Gökyüzünde şakan şimşeğin bir kolu ışıklar saçarak yeryüzüne uzanırken bedenim isteğim dışı titremeye, etrafımı saran suyu dalgalandırmaya başladı.

💬

“Ona ulaşamıyorum, su durmuyor! Ölecekler!” diye bağırdığında Quincy, kalbim korkuyla genişledi. “Seni öldüreceğim, Marcellus!”

💬

Çukurun üstünü şeffaf bir zar gibi kaplayan kalkanı gördüm. Su dışarıdan dökülmüyor, toprağın içinden çıkarak çukurun içini dolduruyordu. Artık su seviyesi çenemdeydi, kulaklarım da başımın bir kısmı gibi suyun içindeydi. Kriz geçiriyormuş gibi titreyen bedenimin dalgalandırdığı su, aralık duran dudaklarımdan ve burnumdan içeri giriyordu. Sadece sesleri duyabiliyor, neler olduğunu algılayamıyordum. O kapıya ulaştığımı, içeri girebileceğimi ve Yaratıcı Tanrılarla karşılaşabileceğimi düşünmüştüm. Ölüyor muydum?

💬

Su bedenimi tümüyle içine çektiğinde artık gördüğüm gökyüzü değil, dalgalanan suyun yüzeyiydi. Ağzımdan ve burnumdan çıkan kabarcıkları görebiliyordum, buz gibi su titremesi azalan bedenimin içine doluyordu. Karanlık gökyüzünün yansıdığı suyun yüzeyi yavaşça aydınlanmaya başladığında ve zihnimin üzerine örtülen o perde bu kez de gözlerimin önüne çekildiğinde korku kalbimi terk etti.

💬

Bu kez ölümün yine tüm canların felaketine dönüşür mü sence, Morwenna?

💬

˚⊱🔮⊰˚

💬

Instagram: aycannsariahmet

💬

Tiktok: artemisinuykusuu

💬

Instagram: aycansariahmetkitaplari

← Önceki Bölüm: 6. MAHKEME: KALP TARTMAK
Sonraki Bölüm: 8. ARAF KAPISI

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Scroll to Top