💬

💬
🎧: TalkingToys, Bleeding
💬
🎧: Omar Raafat, Somewhere Else
💬
Öfkeyle öne atılıp elimdeki yarısına kadar su dolu olan bir buçuk litrelik pet şişeyi fırlattığımda, Turhan kaşlarını çatarak metal köprüden atlayıp marina tarafına geçti. “Lan kızım sen deli misin?” diye bağırdığında burnumdan sert bir nefes verip etrafıma bakındım. “Hâlâ fırlatacak bir şey arıyor, zırdeli.”
💬
Fırlatacak bir şey bulamayınca, “Kes o sesini,” diyerek yeniden ona baktım. “Senin yüzünden bir çuval incir berbat olacaktı. Kanada’ya falan gelmiyorsun!”
💬
Turhan sinirle yüzünü buruşturup, “Buna sen karar veremezsin, bücür,” dediğinde köprüye doğru ilerleyecektim ama Tibet kolumu tutup beni durdurdu.
💬
“Ben ona bu yetkiyi veriyorum,” dediğinde Tibet, omzumun üzerinden ona baktım. “Burada kalıp İlkay’la birlikte diğer işleri halletsen daha iyi olacak.”
💬
Kolumu geri çekip masaya yöneldim ve sandalyeyi çekip oturdum. Belki Turhan’ın bu alaycı ve kibirli halleri başka zamanlarda işini yarayabilirdi ama Tristan’da geri tepmişti. Tibet araya girip ciddiyetini ona hissettirmiş olmasaydı yaptığımız her şey boşa gitmiş olacaktı. Neyse ki Tristan karşısında bu defa Tibet’i gördüğünde geri adım atmıştı. Milas’tan ayrıldıktan sonra geri dönme şansımız olmadığından Tibet onunla telefon yoluyla iletişim kurmuştu. O an bile planın suya düşeceğini, başaramadığımızı düşünüyordum. Ama İlkay birkaç saat önce gelmiş, bize Tristan’ın ilk uçakla İstanbul’a gelip Bahtiyar’la görüştüğünü, ortaklıklarının bittiğini söylemişti.
💬
Turhan yan gözle bana bakarken tekrar yata bindi, ela gözlerini kardeşine çevirdi. “Bu kez birkaç saatlik bir mesafeye gitmeyeceksin ve seni dünyanın diğer ucundaki bir ülkeye tek başına yollamamı mı istiyorsun?”
💬
Tibet, “Tek olmayacağım,” dediğinde abisi gözlerini devirdi. “Ayrıca oraya ne için gideceğimizi biliyorum, hazırlıksız gitmem. Bıraktığın o çocuk değilim.”
💬
Turhan kardeşine uzun uzun baksa da bir şey söylemedi. Hatta yatta da durmadı, telefonunu ve cüzdanını aldıktan sonra yanımızdan ayrıldı. Onun yürüyüş yolunda ilerleyişini izlerken Tibet karşımdaki sandalyeyi çekip oturdu. Aslında haklı olduğunu biliyordum. Turhan’ın bizimle gelip gelmeyeceğine ben karar veremezdim, kesinlikle gelmemesi gerektiğini düşünüyor da değildim ama onunla işlerin daha zor ilerleyeceğini hissediyordum.
💬
“Şimdi ne yapacağız?” diye sordum yürüyüş yolundaki insanları izlerken.
💬
Tibet ellerini masanın üzerine koyup, “Bugün dinleneceğiz,” dedi. “Ama yarın akşam yola çıkmamız gerekiyor. Bahtiyar ve diğerleri şu an delirmiştir. Tristan’ın tehdit edildiğini söylediğini sanmıyorum fakat birkaç adamı daha aradan çıkardığımızda Bahtiyar her şeyi anlayacaktır.”
💬
Gözlerimi usulca onun yüzüne çevirdim. “Biz bu adamları aradan çıkarıyoruz ama Bahtiyar yeni ortaklar bulamaz mı?”
💬
“Biriyle güvenli bir iş yapmak o kadar da kolay değil, zaman gerektirir. Sonuçta yaptıkları işler yasal değil, güven onlar için paradan daha önemli,” dediğinde başımı yavaşça salladım. “Hızlı hareket etmemiz biraz da bu yüzden gerekiyor. Onlara bunun için fırsat vermemeliyiz.”
💬
Bir konudan koparak, “Yarın sabah evime gitmek istiyorum,” dediğimde bu cümleyi beklemediği için olsa gerek duraksayarak bana baktı. “Yeniden yola çıkmadan önce babaannemle görüşsem iyi olacak. Hem ailemi de ziyaret etmek istiyorum.”
💬
Başını sallayıp, “Nasıl istersen,” dedi. “Aracın burada değil, seni ben bırakırım. Akşama kadar bolca zamanın olacak.”
💬
“Teşekkür ederim,” diye mırıldandım.”
💬
“Niran,” dediğinde, ne zaman masaya indirdiğimi bilmediğim gözlerimi kaldırıp gözlerine baktım. “İnce bir ipin üzerinde duruyorken sevdiğimiz insanları göz ardı edebilecek kadar bile vaktimiz olmayabilir. Bu süreçte ne kendini yor ne de onları.” Masanın üzerinde duran elimin üstüne eliyle hafifçe iki kere vurup ayaklandı. “Turhan bu akşam gelmez, biz açılalım.”
💬
O yattan inip halatları ve elektrik kablolarını çekerken gözlerimi gökyüzüne çevirdim. İstanbul’a bu sabah varmış olsak da yorgun hissetmiyordum. Zaten tüm yolculuk boyunca yatın içinde hareketsiz kalmıştım, dinlenme fırsatım olmuştu. Kara bulutlar gökyüzünde toplanırken Tibet yatı hareketlendirmek için köşke geçti. Bugün şehirde nasıl bir rüzgâr estiğini bilmediğimizden yatta kalmış, İlkay’dan haber beklemiştik. Tibet bizi bekleyen bir kıyametin olduğunu söylemişti. Büyük ihtimalle bundan etkilenmemek için şehirde dolanmamıştık. Ama yine de yarın yattan ayrılmam, evime gitmem gerekiyordu ve sanırım babaanneme de gitmeden önce haber vermeliydim. O benim güvenli bir şekilde eve varmamı sağlardı.
💬
Sandalyeden kalkıp içeri girerken, “Kahve yapacağım, sen de ister misin?” diye sordum.
💬
Tibet bana bakmadan, “Olur,” dedi, yatı döndürerek marinadan çıkmak için uğraşıyordu. “Galiba yağmur yağacak, deniz hareketlendi.”
💬
“Şiddetli bir fırtına olacağını sanmam,” dedim kahve makinesini çalıştırırken. “Gelip geçicidir.”
💬
Başını salladığını göz ucuyla gördüm. “Aksi olursa kıyıya yanaşırız.”
💬
Kapsülü makineye yerleştirip düğmeye bastığım sırada, “O kadar şeyden sonra Görkem neden bizimle temasa geçmiyor?” diye sorarak aklımdaki soruyu ona yönelttim. Kahve makinesinin sesini dinlerken kalçamı tezgâha yaslayıp dizimi yukarı çekip ayağımı tezgâhın altındaki dolap kapağına bastırdım.
💬
Ben tek ayağımın üzerinde durmuş ona bakarken omuz silkti. “Her zaman bizden bir hamle bekliyordu ama bu hamleyi şu an yapacağımdan habersizdi çünkü babasının öleceğini öngöremezdi.” Omzunun üzerinden bana kısa bir bakış attıktan sonra yeniden önüne döndü. “Yanında babası gibi güvenebileceği, sırtını yaslayabileceği biri yok. Bakma öyle efelendiğine, aslında korkuyor.”
💬
Kahve makinesi durduğunda kahve dolan kupayı elime alıp ona doğru ilerledim. “İçimden bir ses darbeyi bizden değil de ortaklarından yiyecek diyor.”
💬
Ona uzattığım kupayı alırken, “Teşekkürler,” dedi, başımı önemi yok der gibi iki yana salladıktan sonra yeniden tezgâha yöneldim. “Öyle olacak zaten. Sana vasiyet konusundan bahsetmedim değil mi?” Sorusuyla kaşlarım çatıldı. “Ferhan Suavi hisselerinin yüzde on beşini bana, kalan yüzde otuzu da ailesine bırakmış.”
💬
Şaşırmadan edemedim. “Sana da mı hisse bırakmış?”
💬
Alayla gülüp, “Sen bile şaşırdın, bir de Görkem’i düşün,” dediğinde kaşlarım bu duruma anlam veremediğimden çatıldı. “Bu yaptığıyla beni şirketin en büyük hissedarı yapmış oldu. Turhan’ın hisseyi de sayarsak Görkem korkmakta haklı.”
💬
Yüzümü buruşturup, “Ne yani, vicdan mı rahatlatmak istemiş?” diye sorduğumda, Tibet’in yan profilinden kaşlarının çatıldığını gördüm. Bir an yanlış bir şey demişim gibi gelince dudaklarımı birbirine bastırdım.
💬
“Bunu yapmasının sebebinin itibar olduğunu düşünüyorum,” derkenki ses tonundan anladığım kadarıyla sorum onu düşündürmüştü. “Her şeyden öte söz konusu olan onlara da ailelerinden kalan bir şirket, Görkem’e iş konusunda hiçbir zaman tam olarak güvenmedi.”
💬
Kendi kahvemin de hazır olduğunu görünce sessiz kalıp sıcak kupayı ellerimin arasına aldım. Her ne kadar üstünlük kurduğu için bu onun işine gelmiş olsa ve bu ona keyif verse de rahatsız olduğu tavırlarından belli oluyordu. Eminim işin içinde Görkem olmasaydı ona verilen bu hisseyi kan gibi tükürüp kenara atar, iğrenirdi. Şu an bu büyük bir sorumluluk da getiriyordu ve bir yerde yatla dolanmayı bırakıp işle ilgilenmek zorunda da kalacaktı. Bu konuda nasıl bir yol izleyecekti bilmiyordum ama bunun da kokusu yakında çıkardı.
💬
Köprüden yayılan kırmızı ışıklar üzerimize örterken yatın tavanına vurmaya başlayan yağmur damlalarıyla duraksadım. Kahvemden bir yudum aldım ve cam kapıya ilerledim. Aralık duran kapıyı sağa kaydırarak tamamen açtığımda yağan yağmuru daha net görebildim. Masada ya da sandalyelerde ıslanacak bir şey eşya yoktu ve üst kısım öne doğru uzandığından yağmur direkt oturulan alana gelmiyordu, bu yüzden hareket etmeden eserek yağan yağmurun zemine sıçrattığı damlaları izledim. Karanlık denizin ortasında olmak, o denize bakarken hiçbir şey hissedememek çok tuhaf değil miydi? Bir çiçek gibi soluyordum ve solarken hissettiğim ölüm korkusu değil, ölümün bu kadar yakın olmasının aşıladığı korkusuzluktu.
💬
Dışarı doğru bir adım atacakken, “Kayarsın, dikkat et,” dedi Tibet. Büyük ihtimalle onun gözleri bendeydi, dışarı çıkacağımı anlamıştı ama ben ona bakmadım. Çıplak ayaklarımla ıslak zemine bastım, çok fazla ıslak olmadığından kayma riskim olmadı. Hâlâ sıcak olan kupamı masaya bıraktıktan sonra korkuluklara ilerledim.
💬
Elimi demire bastırdığım anda artık güvenli alandan çıkmış, yağmurun hedefi haline gelmiştim. Başımı kaldırıp yaklaştığımız köprüye bakarken yavaş adımlarla yatın burun kısmına ilerledim. Birkaç kez ayağım kayar gibi olmuştu ama demire sıkıca tutunduğum için sorun yaşamadım. Benim burun kısmına gelmemle yat durmak için yavaşladı. Muhtemelen hareket hâlindeyken kayıp düşmemem için yatı durduracaktı ama durdurmasaydı da önemli değildi. Bugün ölmeyi düşünmüyordum.
💬
Islanan saçlarım sırtıma, yüzüme ve kollarıma yapışırken elimi öne uzattım. Yattayken kısık da olsa her zaman bir müzik sesi duyardım, müzik dinlemeyi seviyordu. Az önce içerideyken net bir şekilde duyduğum o müzik sesi, şimdi yağan yağmurun sesine karışıyor, net duymamı engelliyordu. Üzerimdeki beyaz, sıfır kol tişörtüm ılık bir ıslaklıkla vücuduma yapıştı. Yaz yağmuru olduğu damlaların sıcaklığından bile belli oluyordu. Islak kirpiklerimin altından kıyılara, ışıklar içindeki şehre bakarken dudaklarımda küçük bir gülümseme oluştu. Bunun bu kadar iyi hissettirmesini beklemiyordum.
💬
Rüzgâr kesildi fakat yağmur aynı hızla yağmaya devam etti. Rüzgârın uğultusu azalınca müzik sesini daha net duymaya başladım. Hatta bu seslere yeni bir ses daha eklendi. Onun adım seslerinden dışarı çıktığını anladım. Ne zaman kaldırdığımı fark etmediğim kollarımı indirirken omzumun üzerinden ona baktım, sonra bedenimi tamamen ona doğru döndürdüm. O da benim gibi ıslanmıştı. Düğmeleri göğsüne dek açık olan krem rengi gömleği ıslanmış, vücuduna yapışmıştı. Islanıp alnına yapışan saçlarına ve yüzüne bakarken gözlerinin yüzümde olduğunu, hâlâ dudaklarımda olan gülümsememe baktığını fark ettim.
💬
Yine o gün arabada çalan şarkının sesini duydum. Bu şarkıyı çok mu seviyordu?
💬
Elini korkuluktan ayırıp bana yaklaştı, gözlerini yüzümden ayırmadı. Islak dudaklarımı birbirine bastırdığımda yağmur sularının ağzımın içine dek sızdığını hissettim. Ben bir şey söyleyecek zannederken elime uzandı. Bu hareketine anlam veremediğimden şaşkınca ona baktım. “Rahatlamış görünüyorsun,” dediğinde gözlerim hareket eden ıslak dudaklarına kaydı. “Bence biraz daha rahatlamanın hiçbir sakıncası yok.”
💬
Ne demek istediğini anlamadım fakat tuttuğu elimi kaldırıp beni kendi etrafımda döndürünce beklemediğim bu hareket yüzünden sarsakladım. Yeniden yüz yüze geldiğimizde bedenimin dengesizleştiğini fark etmiş olacak ki diğer elini de belimin kenarına koyup sabit durmamı sağladı. Dans etmekten mi bahsediyordu? Sessizce yüzüne baktığım sırada bir adım daha atarak aramızdaki mesafeyi azalttı.
💬
“Yoksa var mı?” diye sordu.
💬
Gözlerim yanağından boynuna doğru akan damlayı takip ederken, “Sanmıyorum,” diye mırıldandım. Haklıydı. Şu an rahatlamış hissediyordum.
💬
Verdiğim cevabın olumlu olması, dudaklarının kenarının yukarı kıvrılmasına neden oldu. Belimin kenarında duran parmaklarının tutuşu sıkılaşınca ona ayak uydurdum. Kendimi her şeyden soyutlayan, durgun bir suya çeviren bendim, bu benim tercihimdi. İyi hissedeceğim küçük bir şeyi yapacak olma düşüncesi bile bana suçluluk hissettiriyordu. Fakat bedenlerimin yavaşça hareket ederken de Tibet bir kez daha beni kendi etrafımda döndürürken de öyle hissetmediğimi fark ettim.
💬
Ayağım kayar gibi olunca elimde olmadan güldüm. O da beni tutarken gülmüştü. Bu gülüşten sonra benim için her şey daha kolay bir hâle geldi, bedenimin tamamen gevşediğini hissettim. Artık sadece onun beni yönlendirmesini beklemiyor, tamamen ona ayak uyduruyordum. İpi çözülmüş, gökyüzüne doğru süzülen bir uçurtma gibi hissettiğim anlarda artık yerimde zıplıyor, kendi etrafımda dönüyor, dansı yönlendiriyordum. Yağmur suyuyla ıslanmış bedenimin verdiği dinginlikle gülerek dans etmeye devam ederken, dudaklarının hareketinden sözleri İngilizce olan şarkıya eşlik ettiğini fark ettim.
💬
Bana bir işaret ver, aklımı kaybetmek istemiyorum.
💬
Söylediği cümlenin anlamı buydu. Gülerek kollarımı kaldırdığım, gevşemiş bir bedenle dans ettiğim sırada bu cümleyi düşündüm. Aklımı kaybetme düşüncesi, bu düşüncenin zihnimi yorduğu anlar bile yüzümdeki gülümsemeyi bozamadı. İkimiz de aynı anda kendi etrafımızda döndük, yeniden yüz yüze geldik. Yağmur suları kirpiklerimi o kadar ağırlaştırmıştı ki gülerken yüzüne kısık gözlerle bakıyordum. Sonra bir cümleyi daha tekrarladı.
💬
Rüya gibi görünüyorsun, hayal kurmayı bırakmak istiyorum.
💬
Dudakları son kelimeyle birlikte hareketsiz kaldı, ıslak dudaklarını birbirine bastırdı. Çenemdeki sular boynuma doğru akarken gülümsemem yavaşça solmaya başladı. Yağmur yağmaya başladığından bu yana ilk kez gök gürledi ve onun yüzüne bakarken gök gürültüsüne hazırlıksız yakalandığımdan yerimde sıçradım. Gözleri gözlerimden ayrıldı, burnuma, oradan da dudaklarıma indi. Gözlerinin hareketlerini izlerken elimi ıslak şortuma sürttüm.
💬
“Sanırım eğlence buraya kadar, yanaşmamız gerekecek,” diye mırıldandı, gözleri çenemde ya da dudaklarımdaydı.
💬
“Evet,” dedim onun gibi mırıldanarak. “Yanaşmamız gerekecek.”
💬
O hâlâ aynı noktaya bakarken başını salladığında geriye doğru bir adım attım. Attığım adım çıkıntılı bir yere denk gelince yalpaladım, gözlerim irice açıldı. Korkuyla kolumu yana atıp demirlere tutunacağım sırada bana doğru hareketlendiğini gördüm. Yere kapaklanmadan önce kolunu belime sarıp düşüşümü engelledi, şaşkın bakışlarım onun yüzünü buldu. Göz ucuyla yere baktığımda korkulukların kenarında duran metal halkayla göz göze geldim. Bir an az kalsın kafamı oraya çarpacak olduğumu düşünmek beni irkiltti.
💬
“Anlaşılan sen iki ayağının üzerinde kaymadan ilerleyemeyeceksin,” dediğinde gözlerimi yeniden yüzüne çevirdim.
💬
Kolunu belimden ayırmadan beni kaldırıp omuzladığında gözlerimi kırpıştırdım. Sert omzu karnıma baskı uygularken, “Hey, gayet de yürüyebiliyorum,” diye söylendim. “İndir beni.”
💬
Alaycı bir tavırla, “Aynen, yürüyebiliyorsun, Niran,” deyip yürümeye başladı. Çatık kaşlarla ona bakmaya çalıştım ama başımı çok fazla çevirememiştim.
💬
Tam tekrar indirmesini söyleyecekken Tibet anlık dengesini kaybedince tız bir kahkaha attım. Böyle bir tepki beklemediğinden ürpererek bana baktı. Ben ona gülmeye devam ederken kendi kendine homurdanarak yürümeye devam etti. “Aynen, yürüyebiliyorsun,” diye onu taklit etmem daha çok sinirini bozmuş olmalı ki adımlarını hızlandırdı. Ben ise onun bu haline gülmeye devam ediyordum.
💬
🌪️
💬
“Beş gibi gelip seni alırım,” dedi Tibet ben aracın kapısını açtığım sırada. “Yine küçük bir valiz hazırlayıp yola çıkarız.”
💬
Başımı sallayıp, “Tamam, haberleşiriz,” dediğimde o da başını salladı. Arabadan inip kapıyı kapattım ve bedenimi otoparkın içine doğru döndürdüm. Bu otoparka en son ne zaman geldiğimi düşündüm. Ne zaman olduğunu hatırlamak ise sertçe yutkunmama neden oldu.
💬
Çantamın sapını omzuma sabitleyip otoparkın içinde ilerledim. En son o gün, annemi ve kardeşimi havaalanına bırakacağım gün buradaydım. Onlarla bu otoparktan çıkmıştım, altı ya da yedi hafta önce falandı. Asansöre bindiğimde Tibet’in aracının sesini duydum, asansörün kapıları yavaşça kapandı. Dokuzuncu katın düğmesine basarken gözlerim kısıldı. Bulunduğumuz her yerin kendini hatırlatacak bir kokusunun olması çok tuhaf değil miydi? Asansörün içinde bile tanıdık hissettiren bir koku vardı.
💬
Asansörden inip koridorda ilerledim. Gelmeden önce babaannemi aramıştım ama telefonu açmamıştı. Saat henüz sabahın sekiziydi, bu kadar erken gelmemin bir sebebi de telefonumu açmamış olmasıydı. O her zaman erken uyanırdı, uyanmamış dahi olsa telefonun sesini duyar, benim aradığımı görünce hemen açardı. Ya bana tavır almıştı ya da başka bir durum vardı. Bir şey olmasındansa bana tavır almasını tercih ederdim.
💬
Zili çalmadan anahtarımla kapıyı açtım. İçerideki sessizlik kaşlarımı çatmama neden oldu. Eve birinin girdiğini anlaması için kasten ses çıkararak içeri girdim. Başka birinin anahtarla girmeyeceğini bildiğinden benim geldiğimi anlardı. Çantamı kenara bırakıp kapıyı kapattım. Oturma odasına ilerlerken gözlerim boş mutfağa kaydı. Dilimi dişlerimde gezdirirken oturma odasına girdim. Babaannemi kahvesini içerek elindeki dosyayı incelerken bulunca ona bakakaldım. O ise başını kaldırıp bana bakmamıştı.
💬
“Telefonumu neden açmadın?” diye sordum ona yaklaşırken. Evin üzerimde kurduğu baskıyı yok saymaya çalışarak ona odaklandım.
💬
Gözlerini dosyadan ayırmadan, “Benim telefonlarım açılıyor mu ki ben açacağım?” diyerek soruma soruyla karşılık verdi. Tavır almış olması beni bir bakıma rahatlattı, başına bir şey gelmiş olmasından iyiydi.
💬
Derin bir nefes alıp kendimi karşısındaki koltuğa bıraktım. “Konuşmak için geleceğimi söylemiştim.”
💬
Yüzü alayla şekillendi. “Evet, mesaj atarak.”
💬
“Gerçekten bunu uzatacak mısın babaanne?”
💬
İlk önce kaşları çatıldı, sonra gözlerini dosyadan ayırıp yüzüme çevirdi. “Sen hâlâ sana verdiğim fırsatın farkında değilsin, değil mi?”
💬
Sorusuyla kaşlarım çatıldı. “Fırsat?”
💬
Elindeki dosyayı sertçe sehpanın üzerine vurduğunda, fincandaki kahve dışarı taştı. “Bencillik yapabilirdim,” derken sesi yükselmişti. “Hissettiğin bu şeyi görmezden gelebilir, seni de kaybetmemek için elini kolunu bağlayarak da olsa seni zorla bu şehirden götürebilirdim.” Dilimi dişlerimin arkasındaki tele bastırırken öfkeyle parlayan gözlerine baktım. “Evet, bu sana ve hislerine haksızlık olurdu ama oğlumun benden isteyeceğini bildiğim şeyi yapar, benimle gelmeni sağlardım. Bunu yapabileceğimi çok iyi biliyorsun.”
💬
“Beni tehdit etmek için mi konuşmak istedin?” diye sorarken sesim öfkeli çıkmıştı.
💬
“Tehdit mi?” Babaannem ince kaşlarını kaldırsa da yüzü hâlâ öfkenin esiriydi. “Tehditlerde bile her zaman ikinci bir seçenek olabilir. Ben sana hiç seçeneğinin olmaması gibi bir ihtimalden bahsediyorum.” Kenarlarında kahvenin oluşturduğu lekeler olan fincanını eline alırken, “Sana dedim ki,” dedi, gözlerini fincanın içindeki kahveye indirdi. “Senin yanındayım, neye ihtiyacın olursa karşılamaya hazırım, ne istiyorsan onu yaparız. Bu konuda anlaştığımızı düşünüyordum. Peki sen ne yaptın?”
💬
“Konuştuğumuz gibi-”
💬
Boştaki elini kaldırıp beni susturdum. “İlk önce seni üstün başın kan içinde buldum. Kanın kime ya da kimlere ait olduğunu anlamayacak kadar salak değilim. Ki bu konuda bile seni anlardım,” dediğinde susmayı seçtim. Anlaşılan içindekileri dökmek istiyordu. “Sonra haber vermeden ülke dışına çıktın, üstelik aramalarıma yanıt vermeyip beni görmezden geldin.” Başını sallarken fincanı tabağına bıraktı. “Daha sonra da ülkeye geri döndüğünü ama evin yolunu bulmaya tenezzül etmeden yeniden yola çıktığını öğreniyorum. Milas’a mı gitmiştiniz?” Alayla sorduğu soruyla kaşlarım çatıldı. Ona mesajda bu bilgiyi vermemiştim. Deniz yolculuğu olduğundan takip etmesi de zordu, o zaman nereden biliyordu?
💬
“Nereden biliyorsun?”
💬
“Yanındaki adam torunumdan daha anlayışlı çıktı.” Tibet mi söylemişti yani? “Anladım ki bazı şeyleri seninle açık bir şekilde konuşmamışız. Sen benim seni onaylamamı ve sana arka çıkacağımı söylememi yanlış anlamış, her şeyi kabullenerek bir kenarda sessizce, hiçbir işine karışmadan oturup bekleyeceğimi sanmışsın.”
💬
“Senden böyle bir beklentim olmadı,” dediğimde kaşları yeniden havalandı. “Sadece Tibet bu konunun içinde olan biri ve onunla hareket etmek bana zaman kaybettirmeyecek. Senin de bir şeyler yapmak istediğinin farkındayım ama elin kolun ne kadar uzun olursa olsun, sen de farkındasın ki bazı konularda bu bile yeterli olmaz.”
💬
“Bana bu fırsatı vermiş olsaydın, neyin yeterli olup olmadığını da görebilirdin,” deyince yüzüne daha dikkatli baktım. “Ama evet, artık bunun bir önemi yok çünkü bundan sonrası istediğin gibi olacak. Seni takip eden adamlar ve maddi destek dışında hiçbir şeye karışmayacağım.”
💬
Bunları beni kandırmak için ya da onun sözüne gelmem için söylemediğini, yüzündeki ciddi ve kararlı ifadeden anlayabiliyorum. Onu ne kadar kızdırdığımı anlamak için gözlerine bakmam yeterliydi. Gözlerimi yüzünden ayırmadan oturduğum yerden kalktım, ona yaklaştım. O sessizce beni izlerken yanına oturdum. Yanına oturduğumda başını çevirip bana bakmadı. Bedenimi hafifçe yana kaydırdıktan sonra bacaklarımı yukarı çekip başımı bacağına yaslayarak uzandım. Eminim bana doğru eğdiği yüzünde şaşkınlık vardı, muhtemelen benden daha fevri hareketler bekliyordu.
💬
Gözlerim karşı duvarda asılı duran tabloda takılı kaldı. “Aynı noktada buluşamamamızın nedeni şu babaanne,” diye mırıldandım. “Sen ben zarar görmeden bu işi halletmeyi düşünüyorsun ama benim bütün hareketlerim sona odaklı. Zarar görüp görmemeyi umursamıyorum çünkü benim için şu an hissettiğimden daha kötü bir his yok. Senin yönteminle ilerlesem bile hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.”
💬
Parmaklarını saçlarımda hissettiğimde gözlerim kısıldı, bedenim tuhaf bir şekilde gevşedi. “Evet, olmayacak,” diye fısıldadı gerçeği. “Fakat yaşamaya devam edeceksin. Bu yaşıma kadar o kadar insan kaybettim ki, ölmüş bir kadından farkım olmasa da yaşamaya devam ettim. Etmeseydim, beni seven insanları üzerdim ve ben sevdiğim insanları üzmekten her zaman korkardım, Niran.”
💬
Sertçe yutkunurken baktığım tablodaki renkler birbirine karıştı. Benzer acılar yaşamış dahi olsak ne o benimkini bilirdi ne de ben onunkini. Anlamaktan öteye gidemezdik. Geçen seneye kadar oturduğumuz o yemek masalarını düşündüm. Şimdi bütün sandalyeler siyah ve beyaza boyanırken babaannemle ben soluk bir renkteydik, o masada birbirimize buruk bir gülümsemeyle bakıyorduk. Halam vardı, dayım vardı, kuzenlerim vardı ama hiçbiri hayatımda sürekliliği olan yüzlere sahip değillerdi. Artık sürekli görebileceğim tek yüz, babaanneme aitti. Bunun farkındalığı bile beni günlerce ağlatabilirdi.
💬
Duvar saatinden çıkan sesi dinledim, babaannem arada derin ve içli nefesler almak dışında başka bir ses çıkarmadı. Onun dizinde yattığım süre zarfında parmakları saçlarımdan bir an bile ayrılmadı. Bazen boynuma indi, omuzlarımda gezdi, gergin omuzlarımı yavaşça sıkıp gevşetme gayretine girişti. Söylediklerinde haklıydı. Ben bu hislerle, bıraktıkları bu yükle yaşayacaktım. Biliyordum ki ne kadar zor gelirse gelsin kendi canıma kastım olmayacaktı. Canımı korumak için ekstra bir çaba sarf etmeyecek olsam da bile bile kuşların önüne yem diye de atmayacaktım. Kıymet verdiğimden değil, tıpkı babaannem gibi kıymet verdiğim insanları üzecek olmam düşüncesinden.
💬
Geçen bir saatin sonunda babaannemin kahvaltı teklifini reddetmedim ve onunla birlikte ayaklandım. Kahvaltıyı dışarıda yapmak istemesi beni korkutmadı desem yalan olurdu ama bunu ona belli etmedim. O da bir şeylerin farkındaydı, bizi korunmasız bir şekilde insan içine çıkarmazdı. O telefonla konuşmak için mutfağa geçtiğinde ben de üst kata, haftalardır girmediğim odama çıktım. Odam havalandırılmadığı için biraz boğucu gelmişti. Terasa açılan kapıyı açıp içeriyi havalandırırken kendim için bir valiz hazırladım. Babaannemle olan konuşmamız evin atmosferine odaklanmamı engellemiş olsa da şimdi duvarlar üstüme üstüme geliyordu. Bu yüzden hareketlerim de aceleciydi.
💬
Açtığım büyük valize olabildiğince kıyafet tıkıştırdım. Birkaç çantayı da valize attıktan sonra makyaj masama yöneldim. Kenarda duran kutu şeklindeki bez makyaj çantama kullandığım malzemeleri doldurdum. Tam makyaj çantasını da valize koymak için hareketlenecekken durdum ve gözlerimi boy aynamdaki yansımama diktim. Zihnimde beliren soruyla yüz ifadem değişti. Neden bunu yapıyordum? Neden bu koca valizi eşyalarımla dolduruyor, odamı boşaltıyordum? Eşyalarım da benim gibi bu eve aitti. Ben bu evden kaçıyordum, eşyalarımı da götürüyordum ve bu, bu evle olan bağımı daha da inceltmez miydi?
💬
Elimdeki makyaj çantasını yatağa attım, kendim de yatağın ucuna yığılır gibi oturdum. Bu nereye kadar sürecekti ki? Şimdi kaçıyordum ama bu evi tamamen arkamda bırakamayacağımı da biliyordum. O yat benim evim değildi. Orada bir yabancıydım, misafirdim. Yattaki o odayı kendi eşyalarımla doldurmam hiçbir şeyi değiştirmezdi, sadece kaçıp saklandığım bir yerdi. Bu evde olan, beni korkutan anılara saygısızca davrandığım farkındalığı bir anda bedenime yüklendiğinden sarsılmış hissettim. Evet, buradan uzaklaşmak istemiştim ama bu kadarı fazlaydı.
💬
Dilimi gezdirip ıslattığım dudaklarımı birbirine bastırdım ve ayağa kalkıp valize yaklaştım. Valize koyduğum eşyalarımı çıkarıp bir bir eski yerlerine yerleştirdim. Bunu aşmak yerine kaçmaya devam edersem, hiçbir zaman bu durumu düzeltemezdim. Bu ev bana onlardan kalan en büyük anı sandığıydı. Sandığa kilit vurursam, ölene dek açmaya korkar, kendimi mahrum bırakırdım. Kendimi onlardan mahrum bırakmak istemiyordum.
💬
Valizin fermuarını çekip kenara bıraktım, ardından kapakları açık dolabımın önüne geçtim. Şu an üzerimde Tibet’le alışveriş yaptığımız gün aldığım parçalardan vardı. Kendi kıyafetlerimi özlediğimi fark edince üzerimdekileri çıkarıp katladım ve yatağın üzerine bıraktım. Kıyafetlerimin arasından aldığım yüksek bel, koyu renkteki kot şortu koluma astım. Üzerime giyebileceğim bir şey ararken gözlerim mavi, beyaz çizgileri olan gömleğimde takıldı. Gömleği de koluma astıktan sonra eğilip çekmeceyi açtım, gömleğin altına giyebileceğim askılı, penye kumaş bir crop aldım.
💬
Seçtiğim parçaları giyip aynanın karşına geçtim. Gömleğim alt düğmelerini ilikledikten sonra etek kısımlarını kort şortun içine soktum. Gömleğin hem oversize olmasından hem de üst düğmelerinin açık olmasından dolayı, bir omzum neredeyse tamamen görünüyordu. Görüntümü beğenince aynanın önünden ayrıldım. Uzun, koyu renk saçlarımı geriye atıp son kez odama baktıktan sonra odadan çıktım. O valizi tekrar boşaltmak, eşyaları yerine koymak içimi tuhaf bir şekilde rahatlatmıştı. Artık duvarlar da üstüme gelmiyordu. Bu, anılarım için attığım ilk cesur adımdı.
💬
“Niran,” diye seslendi babaannem ben merdivenleri inerken.
💬
“Geldim,” diyerek son basamakları da inip koridorda ilerledim. “Çıkabiliriz.”
💬
Ben portmantoya bıraktığım çantamı alırken babaannem yanıma geldi. Beyaz spor ayakkabılarımı alıp kapıyı açtım. Birlikte otoparka indiğimizde gözlerim kendi aracıma kaydı. Her ne kadar arabama binmek istesem de babaanneme ait araçla gitmek daha mantıklı geldiğinden onu takip ettim. Otomatik kapı yana kayrak açıldığında babaannemin binmesini bekledim, o binip koltuğuna yerleşince ben de içeri girdim. Karşındaki koltuğa oturdum, çantamı yanımdaki koltuğa bıraktım. Araç otoparktan çıkarken geriye yaslanıp derin bir nefes aldım.
💬
“Karışmayacağımı söyledim ama bu planlarınızdan bahsetmeyeceğiniz anlamına gelmez,” diyen babaanneme çevirdim gözlerimi. Zaten bunu öğrenmek isteyeceğinin farkındaydım.
💬
“Buradakilerin ortaklık yaptığı yurt dışı bağlantıları var,” dediğimde babaannem yavaşça başını salladı. “İlk önce onlarla olan bağlantılarını kesip ellerini zayıflatacağız.”
💬
“Ortaklıklarını nasıl bozmayı düşünüyorsunuz?” diye sorarken yüzünde düşünceli bir ifade oluşmuştu.
💬
“Milas’a gitme sebebimiz, ortaklardan birinin orada olmasıydı. Adamla ilgili ellerinde sağlam bilgiler vardı.”
💬
“Tehdit ettiniz yani,” dediğinde omuz silktim. “Hepsini tehdit edebileceğiniz bir açık bulamayabilirsiniz.”
💬
“Bu akşam Kanada’ya gitmek için yola çıkacağız,” dediğimde babaannem kaşlarını çattı. “Oradaki ortağı nasıl aradan çıkaracağımızı bilmiyorum ama bir plan yapmamış olsalar harekete geçmezlerdi.”
💬
“Dünyanın diğer ucuna gideceksin ve henüz ne yapacağını bile bilmiyorsun,” dedi gözlerimin içine bakarken. “Kelleni önüne koyuyorsun. Bu kadar güvenmen normal mi?”
💬
“Hiç kimseye güvendiğim falan yok,” derken gözlerimi dışarıya çevirdim. “Kellem zaten güvende değil, evde otursam da güvende olmayacak.”
💬
Belki birçok şey daha söylemek istedi ama söylememeyi tercih etti. Gitmemi engellemek için bile tek kelime etmedi. Gerçekten karışmamakta kararlı olmalıydı. Bunun ikimiz için de en iyisi olduğunu anlamalıydı.
💬
Araç bizi önce ağaçların arasında kalan bir restorana götürdü. Saat henüz on iki bile olmamıştı. Birlikte kahvaltı yaptık ve sandığım gibi yemek yerken bu konulardan konuşmadık. Bana kendi işlerinden bahsetti. Babamdan sonra amcamın da gidişiyle her şey tamamen onun üstüne kalmıştı. Zaten babam hiç aile işleriyle ilgilenmez, her şeyle amcam ilgilenirdi. Babaannem uzun zamandır fabrika işleriyle uğraşmadığından, şimdi her şeyin üstüne kalması onu zorluyordu. Ona yardım edebilecek biri yoktu, halam bu işlerden anlamadığını öne sürerek hep geri planda kalmayı tercih ediyordu. Burak ise deneyimsizdi, babaannemden daha çok zorlanırdı. Yanında güvendiği çalışanlarından başka kimse yoktu. Onun bu şekilde zorlandığını görmek de canımı sıkmıştı.
💬
Belki her şey bittiğinde ona yardımcı olabilirdim ama benim de pek yardımımın dokunacağını sanmıyordum, bir deneyimim yoktu. O bir şekilde bir yolunu elbet bulurdu, buna emindim fakat şu an zorlanıyor olması ve bunu dile getirmesi bile kafama takılmıştı. Devredemez, satamazdı çünkü bu da ona ailesinden kalan bir mirastı. İşler onun için bu kadar karışıkken bir de benim için endişeleniyor olması kötü hissettirmişti.
💬
Kahvaltı bittikten sonra kalkmadık, birer kahve içtik. O gün arkadaşlarımla kafede otururken hissettiklerimi hissetmedim. Babaannemle oturmak, normal şeylerden konuşurken bir şeyler içmek beni boğmadı. Aksine zihnimin dinginleşmesine, sakinleşmeme neden oldu. Büyük ihtimalle bunun sebebi de birbirimizin hayatındaki yerlerimizdi. Sabah eve giderken kavga edeceğimiz, kötü bir halde o evden çıkacağımı ve günümün de o şekilde geçeceğini düşünmüştüm. Belki sakin kalmasaydım, onu anlamaya çalışmak yerine fevri davransaydım tam da düşündüğüm gibi olacaktı.
💬
Restorandan ayrılırken saat üçe geliyordu. Geri dönmeden önce ailemi de ziyaret etmek istedim. Mezarlığa varışımıza kadar geçen o kırk dakikalık sürede durgun bir deniz gibiydim. Gideceğim yerin bende hissettireceği ağır hisler, dakikalar öncesinde bedenime uğramıştı. Araç mezarlığın önünde durduğunda, kapı yana kayarak açıldı. Babaannemin arkasından ben de araçtan indim. Boş olan elimi kot şortuma sürterken mezarlığın büyük, demir kapısına doğru ilerledim. Babaannem kapının önünde durup, “Ben dün buradaydım,” dedi. “Sen gir.”
💬
Yüzünü inceledikten sonra başımı sallayıp aralık kapıdan içeri girdim. Çakıl taşlarıyla döşenmiş yolda ilerlerken gömleğimin aşağı düşmüş olan kolunu omzuma çektim. Gözlerim, ayaklarımdan önce hedefini buldu. Toprağın üzerindeki çiçekler rengarenkti, canlı bir şekilde parıldıyorlardı. Hanzade benim yokluğumda geleceğini söylemişti, ki babaannem de sık sık geliyor olmalıydı. Onlara bunun için minnettardım.
💬
Gelirken yol üzerindeki bir çiçekçiden aldığım üç küçük buketi göğsüme bastırdım, önümde yan yana yatan üç mezara baktım. Bu yaşıma kadar hiç büyük sorunlarla karşılaşmadığım için verdiğim bütün mücadeleler kendim içindi. İyi bir şekilde yetişmek, bilgili biri olmak, kendimi geliştirmek adınaydı. Şimdi ise verdiğim bütün mücadeleler onlar içindi. Beyaz güllerin olduğu buketi babamın mezarına, kırmızı gülleri annemin mezarına, turuncu gülleriyse kardeşimin mezar taşının altındaki çıkıntılı yere bıraktım.
💬
Babam eve elinde çiçekle geldiğinde hiçbir zaman bu tek buketten oluşmazdı. Kollarının arasında her zaman üç buket olurdu. Kırmızı gülleri anneme, turuncu gülleri Melin’e, beyaz gülleri de bana getirirdi. Aslında turuncu gülleri çok severdim ama bunu ona hiç söylemedim. Melin’in de sevdiğini biliyordum, bu yüzden öyle bilsinler istedim. Sonra zamanla beyaz gülleri daha çok sevmeye başladım çünkü bana onları veren babamdı ve her seferinde gözleri, bana sevdiğim bir çiçeği vermenin mutluluğuyla parlardı.
💬
“Sizi çok özledim,” diye mırıldandım beyaz güllere bakarken. “Artık iyi bir insanmış gibi hissetmiyorum ve sizi özlemek hakkım değilmiş gibi geliyor.” Gözlerim kırmızı güllere kaydığı sırada sertçe yutkundum. “Kötü biriymişim gibi de hissetmiyorum ama kötü şeyler yapıyorum. Bu kötü olmam için yeterli, değil mi?” Gözlerim artık beyaz güllerden daha az sevdiğim turuncu güllerde takıldı. “Beni görebiliyorsanız eğer, görme şansınız olmuşsa, özür dilerim.”
💬
Terleyen avuçlarımı kotuma sürterken bir süre sessizce bekledim. Gözlerim o kadar hızlı hareket ediyordu ki, nereye bakacağıma şaşırmıştım. Bu bile yaşadıklarımın çok fazla olduğunu göstermez miydi? Hangi canımın ölüsünü izleyeceğimi şaşıracak kadar çok şey kaybetmiştim.
💬
Parmaklarım boynumdaki kolyenin ucunu bulduğunda, “Bir karar aldım,” diye mırıldandım. “Bir sonraki gelişimde size her şeyin bittiğini söyleyeceğim. O güne kadar beni beklemelisiniz.” Kolyenin ucunu sıkarken gözyaşlarını geri itmek için gözlerimi kırpıştırdım. “Eğer bu iş bitmeden sizi görmek için gelmeye devam edersem, beni bir şekilde durduracaksınız ve ben durmak istemiyorum. Şu an bile sesiniz her yerde, her saniye bana geri çekilmemi söylüyorsunuz.” Gözlerimi yere indirdim. “Sizi kaybetmeme neden oldular. Geri çekilmeyeceğim. Kötü bir insan olacaksam da önemli değil.”
💬
Yerdeki gözlerimi kaldırmadan arkamı döndüm. Sırtım onlara dönükken gözlerimi kaldırıp mezarlığın girişinde durmuş beni izleyen babaanneme baktım. Aramızda uzun bir mesafe vardı ama sanki her şeyi duymuş, her şeyin farkındaymış gibi beni izliyordu. Arkama bakmadan mezarlık kapısına doğru adımladım. Bir kez daha onlara bakmak tamamen aklımı karıştıracakmış gibi hissediyordum. Vicdanımın sesimi duyamıyordum, sanki onlar bunun farkındaymış gibi vicdan oluyor, seslerini bana duyuruyorlardı.
💬
“Gidebiliriz,” dedim babaannemin yanına vardığımda. Sessizce başını salladı.
💬
Arabaya döndüğümüzde camdan dışarıya, mezarlığa bakmadım, karşımda oturan babaannemin yüzüne odaklandım. Babaannem birkaç saniye yüzümü inceledikten sonra, “Marinaya mı?” diye sordu.
💬
“Evet,” dedim sadece. Babaannem şoföre gideceğimiz yeri söylerken çantamı açıp telefonumu çıkardım. Tibet’e gelmesine gerek kalmadığına, marinada onu bekleyeceğime dair bir mesaj attım.
💬
“Pasaportun falan yanında değil mi?”
💬
Başımı aşağı yukarı sallayıp, “Yenilettim,” diye mırıldandım. “Yardımcı oldular.”
💬
“Marinaya geçmeden bankaya uğrayalım,” dediğinde kaşlarım çatıldı. “Kartın olsa da yanında biraz nakit de bulunsun.”
💬
“Kendim halledebilirim,” desem de beni duymazdan gelip gözlerini dışarıya çevirdi.
💬
Dediğini yapmış, marinaya gitmeden önce aracı bir bankanın önünde durdurup bana beklememi söylemişti. Araca döndüğünde elinde bir zarf vardı. Bir şey söylemeden zarfı bana uzatmış, ona öylece baktığımı görünce de zarfı elime tutuşturmuştu. Neden nakit paraya ihtiyaç duyacağımı sorgularken ağzı açık olan zarfın içindeki dolarları gördüm. Benim aksime onun bu kadar ayrıntılı düşünmesi aptal gibi hissettirmişti.
💬
Zarfı çantama koydum ve gözlerimi yola çevirdim. Banka marinaya yakın olduğundan araba yolculuğumuz uzun sürmemişti. Araba durduğunda babaannem indi fakat ben telefonumun sesini duyunca bekledim, telefonumu çantamdan çıkardım. Tibet, yatta olduğunu belirten bir mesaj atmıştı. Saate baktığımda saatin beş buçuk olduğunu gördüm. Ona bir cevap vermeden telefonu çantaya atıp araçtan indim.
💬
“Yolunuz uzun,” dedi babaannem gözlerini marinada gezdirirken. “Gidip gelmeniz en az üç günü bulur. O da işler beklediğiniz gibi giderse tabii.”
💬
Son cümlesindeki imayı görmezden geldim. “Oraya vardığımızda seni haberdar ederim.”
💬
“Orası şüpheli,” deyip alayla gülünce gözlerimi devirdim ve ona yaklaştım.
💬
Kollarımı babaannemin boynuna sarıp ona sarılırken, “Beni daha az düşün ve kendi işlerine odaklan,” diye mırıldandım. “İşler biter bitmez döneceğim.”
💬
“Odaklanmak mümkünmüş gibi,” diye sitem etti, elini yavaşça sırtıma vurdu. “Ne kadar ciddiye alırsın bilmiyorum ama ilk önce kendini düşün. Bir sorun çıkacak olursa ilk kendi paçanı kurtar ve geri dön. Dönmek konusunda bir sorun yaşarsan da beni ara.”
💬
Gözlerimi devirerek güldüm. “İki dakikada senaryoyu oluşturdun bile.”
💬
Kaşlarını çatıp, “Ben ciddiyim,” dediğinde yavaşça yanağını sıktım ve “Ben de öyle,” dedim. “Daha fazla trafik yığılmadan eve dönün.”
💬
“Habersiz bırakıp beni bu yaşta dünyanın diğer ucuna gitmek zorunda bırakma,” dediğinde tekrar güldüm. Gülmem yüzündeki sert ifadeyi yumuşattı. “Yaş şakası duymadan gideyim.”
💬
Babaannem kolumu okşayıp benden uzaklaştığında dudaklarımdaki gülümsemeyle ona bakıyordum. O araca binene ve araç marinadan çıkana kadar aynı yerde dikildim. Yol boyunca kim bilir kafasında neler kuracaktı. Bugün onunla vakit geçirdiğim ve biraz olsun normal hissettiğim için yolculuğa rahat bir kafayla çıkacağımı bilseydi, daha iyi hisseder miydi?
💬
“Sorunsuz bir gün olmuş anlaşılan.”
💬
Tibet’in sesini duymayı beklemediğimden irkildi. Omzumun üzerinden ona baktığımda, elleri ceplerinde bir şekilde bana yaklaştığını gördüm. Üzerinde onu en son gördüğümün aksine siyah bir takım vardı. Resmî bir görüşme falan mı yapmıştı?
💬
“İyi geçti,” dedim bedenimi ona doğru çevirirken. Tibet’e yaklaştığım sırada gözlerim yatın metal korkuluğuna yaslanmış bize bakan Turhan’a takıldı. Onun da üzerinde Tibet’inki gibi siyah bir takım vardı. Görünen o ki ikisi de aynı yerde bulunmuştu.
💬
Tibet, “Uçağa dört saat var,” dedi yata doğru adımlamaya başladığımız sırada. “Eşyalarımızı alıp çıkarız. Yemek yedin mi?”
💬
Başımı sallayıp, “Yedim,” dedim. Yaptığım kahvaltının üzerinden beş saat geçmişti ama masadan yeni kalkmışım gibi midem doluydu.
💬
Yata yaklaştığımız esnada, “Tibet, halatları çöz,” dedi Turhan ve yaslandığı demirlerden ayrıldı.
💬
Tibet kaşlarını çattı. “Ne?”
💬
Turhan marinanın girişine bir bakış atıp, “Hemen,” dedikten sonra hızla içeri girdiğinde Tibet’le aynı anda bakışlarımız marinanın girişine çevrildi.
💬
“Bir siz eksiktiniz.” Tibet küfrederek elektrik kablolarının bağlı olduğu panele yöneldi. “Yata bin, Niran.”
💬
Marinaya art arda giriş yapan üç araca bakarken irkildim. Halatları çözen Tibet’e kısa bir bakış attıktan sonra hızla motoru çalışan yata bindim. Metal köprüden girip içeri atladığımda Turhan, “İçeri gir!” diye bağırdı ama ona odaklanamadım. Tibet halatı fırlatıp yata yönelirken gözlerim araçlardaydı. Hızla yaklaşıyorlardı ve niyetlerini anlamak için ekstra bir bilgiye gerek yoktu.
💬
Yat tam hareketlendiği sırada Tibet içeri atladı. Turhan durmadı, yat yalpalamış olsa da hızla öne atılmamızı sağladı. Dengemi korumak için kapıya tutunurken Tibet kolumu tutup beni içeri çekti. Bunu o kadar hızlı yapmıştı ki ikimiz de içeri doğru savrulmuştuk. Yerden kafamı kaldıramadan bir silah sesi duyduğumda donup kaldım. Neler oluyordu?
💬
“Başını kaldırma,” dedi Tibet sertçe. Elini sırtıma bastırırken oturur pozisyona geçip dışarıya bakmaya çalıştı ve o esnada bir silah sesi daha marinaya yayıldı.
💬
“Geç kalmıştınız pezevenkler,” dedi Turhan öfkeyle. Yat ani hız yükselişi yüzünden yalpalayarak ilerliyordu fakat bu hız sayesince karadan bir hayli uzaklaşmıştık. “İlkay’ı ara, sizi başka yerden alsın.”
💬
Ben, “Bahtiyar’ın adamları falan mı?” diye sorduğum sırada Tibet bana bir cevap vermeyip elini koltuğa bastırarak ayaklandı. Elini cebine atıp telefonunu çıkarırken gözleri marinadaydı.
💬
Tibet telefonu kulağına yaslayıp, “Plan değişti,” dedi. “Tarabya’ya gel, marinada olacağız.” Bir süre karşı tarafı dinledi. “Tamam, acele et.”
💬
O telefonu kapatırken, “İstanbul’a dönmeyin,” dedi Turhan. İkimizin de bakışları ona çevrildi. “Her seferinde buraya dönüp yeniden ülke dışına ya da şehir dışına çıkmanız mümkün olmayabilir. Onların gündeminde kırmızı bültendesiniz.”
💬
Tibet onun bu söylediğine olumlu ya da olumsuz bir cevap vermedi. Nedense bu sessizliği bana abisine hak verdiğini düşündürttü. “Biz yokken idare edebilecek misiniz?” diye sormasıyla da bu düşüncemden emin oldum.
💬
“Niye idare edemeyelim oğlum? Hem ben istemediğim sürece kimse nerede olduğumu bulamaz.”
💬
Elimi yere bastırıp koltuğa otururken tedirgin gözlerim nokta kadar görünen marinadaydı. Tibet, “Senin için sorun olur mu?” diye sorunca bu sorunun muhatabı olduğumu fark edip gözlerimi ona çevirdim. “Turhan haklı. İstanbul’dayken kafalarını nereden çıkaracakları belli olmaz.”
💬
“Benim için sorun yok,” dedim çünkü gerçekten yoktu. Artık benden alabilecekleri tek şey kendi canımdı, bu yüzden nerede olduğumun da bir önemi yoktu.
💬
Kolunu kaldırıp bileğindeki siyah kayışlı saate baktı. “Biz hazırlanalım. İlkay bizi marinadan alıp havaalanına bırakır.”
💬
Birlikte alt kata inerken kafam hâlâ az önce yaşananlardaydı. Babaanneme dönmeyeceğimizi söylemem gerektiğini biliyordum, bu yüzden odaya girdikten sonra telefonumu çantamdan çıkarıp babaannemi aradım. Telefon kulağıma yaslı bir şekilde kenarda duran valizime ilerledim. Gözlerim valizin üzerinde duran hançerde takılı kalırken, babaannem, “Efendim?” diyerek açtı telefonu.
💬
“Eve varabildin mi?” Eğilip tek dizimi yere yasladım. Hançeri valizin üstünden alıp kenara bıraktım.
💬
“Hayır, hâlâ yoldayız,” dedi babaannem sesli bir nefes vermeden önce. “Umarım beni gerçekten eve varıp varmadığımı merak etmek için aramışsındır.”
💬
Valizin açarken bir süre sessiz kaldım. Sonra sessizliği, “Bazı değişiklikler oldu,” diyerek bozdum.
💬
Babaannem keyifsizce gülüp, “Bir şey olduğunu tahmin etmiştim,” dedi.
💬
“Sen gittikten sonra, yata binmeden önce marinaya geldiler,” dediğimde babaannem sessizleşti. “Apar topar açılmak zorunda kaldık. Hiç de arkadaş canlısı değillerdi.”
💬
“Sana bir şey oldu mu?” diye sordu babaannem telaşla. Ben söylemesem bile işin içinde tehlikeli bir şeyler olduğunu anlamıştı.
💬
“Hayır ama Tibet bu işi geri dönmeden halletmenin daha iyi olacağını söyledi.”
💬
“Geri dönmeden?”
💬
“İstanbul’a dönüp sürekli yer değiştirmektense Kanada’dan sonra rotamızı diğer tarafa çevirmemizi işte,” dedim ve yanaklarımın içini şişirdim. “Şimdi değilse bile İstanbul’a döndüğümüz bir anda ensemize bineceklerini düşünüyorlar. Az önce yaşananlardan sonra ben de artık öyle düşünüyorum.”
💬
Babaannemin beni şaşırtan cevabı kulaklarıma doldu. “Doğru olan bu sanırım.”
💬
Gözlerimi kırpıştırırken, “Gerçekten böyle mi düşünüyorsun?” diye sordum.
💬
Babaannem derin bir nefes alıp verdi. “Belki ülke dışındayken peşinde olmam daha zor olacaktır ama bu onların da işini zorlaştıracaktır. Hem başka bir ülkede saklanabilecek çok fazla yer seçeneği olur,” derken sesi sakin çıksa da endişesini hissedebiliyordum. “İstanbul senin için artık tehlikeli bir şehir.”
💬
“Aksi bir şey söylersin diye düşünmüştüm.” Kıyafetlerimi valizin içine yerleştirmeye başladım. Valiz çok büyük olmadığı için sınırlı alanım vardı fakat yer değiştirip duracaksak büyük bir valiz de işimi zorlaştırırdı.
💬
“Mantıklı yaklaşmaya çalışıyorum,” diye homurdandı bu durumdan memnun olmadığını belirtir gibi. “Yapman gereken tek şey bana bir sonraki gideceğiniz yeri bildirmek. Bunun dışında beni kafana takma. Padişah torunu da olsa kimse öyle elini kolunu sallayarak bana yaklaşamaz.”
💬
Elimde olmadan gülümsedim. Son cümlelerinde sinirlendiği için dili kaymış, şiveli bir şekilde konuşmuştu. “Sen yine de dikkatli ol,” dedim diş fırçam ve diş macununu valizin iç bölmesine koyarken. “Şimdi kapatmam gerek. Büyük ihtimalle yarın sabah falan orada oluruz, seni haberdar ederim.”
💬
“Tamam kuzum,” dediğinde yeniden gülümsedim. Babaannemle vedalaşıp telefonu kapattıktan sonra valiz hazırlama işine geri döndüm.
💬
Lazım olabileceğini düşündüğüm her şeyi koymuştum. Zaten birkaç parça şeyin bana bu süre zarfında yetmeyeceğinin farkındaydım. Temel ihtiyaçlarım yanımda olduğu sürece diğerlerini bir şekilde hallederdim. Gözlerim yerdeki hançere kaydı yeniden. Onu yanımda götürme isteği içimi dürtüp duruyordu ama götüremezdim, kontrollerden geçirebileceğim kadar masum bir eşya değildi. Hançeri yerden alıp yatağa döndüm. Yatağı kaldırıp hançeri altına koydum. Yata bir daha ne zaman gelirdim bilmiyordum, ne olacağı hiç belli olmuyordu. Bir saat öncesine kadar üç gün sonra dönmüş olurum diye hesaplarken şimdi dönmememizin daha iyi olacağına karar vermiştik. Yine de dönene kadar burada kalabilirdi.
💬
Fermuarını çekip kapattığım valizi dışarı çıkardım. Üzerimi değiştirmeyecektim fakat saçlarımı toplasam iyi olacaktı. Yatağın üzerinde bıraktığım çantamı açıp içindeki lastik tokamı aldım. Babaannemin verdiği zarf hâlâ çantadaydı. Kol çantam yeterince büyük olduğundan çantada durmasının bir zararı olmazdı. Derin bir nefes alırken uzun saçlarımı avucumda topladım, başımın tepesine taşıdım. Parmaklarımla saçlarımı düzelttikten sonra sıkıca bağladım. Bu şekilde daha iyiydi.
💬
“Niran hazır mısın?”
💬
Tibet’in üst kattan gelen sesini duyunca çantamı ve telefonumu alıp odadan çıktım. “Geliyorum.” Kimliğim ve pasaportumun çantamda olup olmadığını kontrol ettikten sonra odanın kapısını kapattım. Ben üst kata çıkarken yatın hareketleri yavaşlamıştı, marinaya yaklaşıyor olmalıydık. Tibet beni gördüğünde yanıma gelip valizi aldı. Ağırlığın üzerimden kalkmasının rahatlığıyla kalan basamakları çıktım.
💬
Valizimi kendi valizinin yanına koyduğunda gözlerim siyah deriden bilgisayar çantasına dokundu. “Tamam, İlkay gelmiş,” dediğinde ona baktım. Kapıya döneldi, dışarı çıktığında küfrettiğini duydum. Neden küfrettiğini anlamak için ona yaklaştığımda, parmaklarını yatın kenarındaki beyaz plakada gezdirdiğini gördüm. “Hedefi tutturamıyorsanız elinize hiç silah almayın şerefsizler.”
💬
Sinirle parmaklarını aynı yerde gezdirmeye devam etti. Burnumdan sert bir nefes vererek güldüğümde omzunun üzerinden bana baktı ama bir şey söylemedi. Turhan yatı park ederken elleri ceplerinde öyle dikilen İlkay’a baktım. Sakin görünse de gözleri hızlı hareket ediyor, marinayı inceliyordu. Onu takip etmiş olma ihtimalleri var mıydı? Sonuçta Tibet’le çalıştığını anlamamaları için salak olmaları gerekirdi.
💬
Yat kıyıya yaklaştığında Tibet valizleri alıp dışarı çıktı, bilgisayar çantasını da ben almıştım. İlkay, Turhan’ın ona attığı halatları bağlarken yattan indik. İlkay ellerini birbirine çarparak doğrulduğu sırada, “Niye yer değiştirdiniz?” diye sordu.
💬
“Marinaya geldiler, çıkmak zorunda kaldık,” dedi Tibet valizleri önüne çekip.
💬
Turhan, “Arabayla geldin değil mi?” diye sorunca İlkay başını salladı. “Mermiyi bu kez götümüze yemeden gidelim, arabada konuşursunuz.”
💬
Mermi demesi İlkay’ı şaşırtmadı. Tibet’in elindeki valizleri alıp önden ilerlemeye başladığında onu takip ettik. Aracı biraz uzak bir yere park ettiğinden neredeyse on dakika yürümek zorunda kalmıştık ve bu da Turhan’ı tamamen çileden çıkarmıştı. Arabaya biner binmez klimaları açtırmış, söylenmeye de kaldığı yerden devam etmişti. Ben arka koltuğa yerleşirken Tibet de valizleri bagaja attı, ardından diğer kapıyı açıp yanıma oturdu. O kadar hızlı hareket hâlindeydik ki artık nefes nefese kalmıştım, vücudumdaki tüm kaslar gerilmişti.
💬
“Erteliyor muyuz yoksa gidecek misiniz?” diye sordu İlkay aracı marinadan çıkarırken.
💬
Tibet geriye yaslanıp, “Gidiyoruz,” dedi, “ama hemen dönmeyeceğiz. Geri kalanları da hallettikten sonra geleceğiz.”
💬
İlkay’ın kaşlarının çatıldığını aynadan gördüm. “Dışarıdan mı devam edeceksin?”
💬
Tibet, “Evet,” derken gözlerini yola çevirdi. “Bu yüzden hepsinin yerini bulup durmadan ilerlememiz gerek. İşareti çözebildin mi?”
💬
“Hayır,” dedi İlkay ve sıkıntılı bir nefes verdi. “Kendilerine nasıl bir şifre bulmuşlar amına koyayım. Çözmeye çalışırken beynimi kaybettim.”
💬
“Yoldayken ben de bir bakarım,” dediğinde Tibet, ona baktım. Neyin işaretini çözmeye çalışıyorlardı ki?
💬
“Kaç tanesinin yeri belli?”
💬
İlkay, Turhan’ın sorusuyla düşünüyormuş gibi gözlerini kıstı. “Kanada’yı saymazsak beş. Geriye kalıyor sekiz.”
💬
Turhan parmaklarını tek tek çıtlattı. “Tamam, birlikte bakarız. Zaten bunlar yokken senin kafana tüneyeceğim.”
💬
“En çok bundan korkuyordum…”
💬
Onlar konuşmaya devam ederken sessizce dinledim. Anladığım kadarıyla adamların kendi aralarında kullandığı şifreler vardı ve yerlerini bu şifreler sayesinde belli ediyorlardı. İlkay hepsine ulaşmış olsa da birçoğunun anlamını henüz çözememişti. Buldukları beş yeri elden çıkarmadan önce diğer yerlerin de bulunması gerekiyordu, aksi halde yavaşlamış olurduk. Adamların isimlerini bilseler dahi bu şifreleri çözmekte işlerine yaramıyordu. Söylediklerinden yaptığım çıkarımlara göre kurdukları mekanlar çok farklı yerlerde de olabiliyordu. Tabii bana kalırsa adamların kimliklerinden çok da uzaklaşmamak gerekiyordu. Bir yerde bir açık vermiş olabilirlerdi. Nedense bu konuda onlara yardımımın dokunacağını düşünüyordum. Çünkü ortadaki bir şifreyse, elindeki bilgileri kullanarak fikir yürütebilirdin, onları tamamen tanımama gerek yoktu.
💬
Havaalanına vardığımızda yedi buçuktu. Yani Tibet’in dört saat kaldı demesinin üzerinden iki saat geçmiş, iki saatimiz kalmıştı. Havaalanındaki vedalaşma faslını uzatmadık çünkü herkesin aklında aynı şey belirmişti. Annemin ve kardeşimin havaalanından alınması. Benzer bir durumu yaşamamak için Tibet’le valizlerimizi almış, havaalanına giriş yapmıştık. İlkay gelmese de Turhan bizimle gelmişti. Bilet işlemlerini halledene kadar yanımızda kalmış, bir şahin gibi gözlerini insanların yüzünde gezdirerek etrafı kolaçan etmişti. Güvenlik kontrollerine geldiğimizde ise onun da artık ayrılma vakti gelmişti.
💬
Kardeşiyle vedalaşırken gözlerinde tuhaf bir ifadeye rastlamıştım. O alaycı, umursamaz ifadesi silinmiş, endişe ve tedirginlik gözlerine yerleşmişti. Kardeşi için korkuyordu, bunu onun gözlerine baktığımda anlayabilmiştim. Bakışlarımın farkında olmasına, bana bakmasına rağmen duyguları yansıtmaktan çekinmemişti. Başka bir açıdan bakınca bunun bana bir uyarı olduğunu hissetmiştim. Kardeşine değer veriyordu, onun yanında olan ben olacaktım ve zarar görmesi durumumda da suçlayacağı kişi listesindeydim. Bunu umursamamış gibi gözlerini yüzünden çeksem de içten içe onun bu hali tedirgin etmişti. Kardeşinden ayrıldığında bana elini uzattı. Uzattığı elini tutup sıkmakla yetindim, bir şey söylemedim fakat gözlerine bakmaktan da geri durmadım.
💬
Turhan’ı arkamızda bırakıp pasaport, kimlik ve diğer kontrollerden geçip bekleme alanına ilerledik. Uçağın kalkış saatine bir saat kalmıştı. Valizlerimizi gönderdiğimiz için rahattık, sadece Tibet’in bilgisayar çantası ve benim kol çantam vardı. Tibet uçağa binmeden önce sigara çıkmak için terasa giderken beni de yanında sürüklemişti. Oturup onu bekleyebileceğimi söylesem de yalnız kalmamam konusunda diretmişti. Birkaç adım arkasından onu takip ederken düşündüm. Ailem içeri girdikten sonra o adamlar onları nasıl dışarı çıkarmışlardı? Silah ya da başka bir aletle içeri giremezlerdi. Tehditkâr bir şekilde onlara yaklaştıklarında annem ve kardeşim çığlık atıp yardım isteyebilirdi. Onları susturup normal bir şekilde dışarı çıkarabilecek tehditlerini içeriği ben olmalıydım. Söz konusu sadece kendileri olsa dahi buna göz yummazlardı. Tibet sigarasını içene, bekleme alanına dönene ve hatta uçağa binene kadar bunu düşündüm. Suçluluk yine bir taş olup tam göğsümün üzerine çöktü.
💬
Daha önce Business Class bölümünde seyahat etmiş olsam da ilk kez bu denli geniş koltuklarla karşılaşıyordum. Anlık bir refleksle adımlarımı hızlandırıp cam kenarındaki koltuğa yerleşmem Tibet’i güldürdü. Aslında bunu istemeden yapmıştım çünkü ne zaman ailemle ya da arkadaşlarımla uçağa binecek olsam bunu yapar, herkesi itekleyerek cam kenarına yerleşirdim. Bu hareketim utanmama neden olunca oturduğum koltukta küçüldüm fakat Tibet gülmek dışında başka bir tepki vermedi. Ben kemerimi takarken o da öne eğilip, önümüzde duran ekranların altındaki raf gibi kısma bilgisayar çantasını koydu.
💬
“Uzun deniz yolculuğu ne kadar zevkliyse uçak o kadar sıkıcı,” diye söylendi kendi kendine. Yatta ayrılmadan önce üzerini değiştirmişti. Değiştirmemiş olsaydı yolculuk boyunca takım elbisesinden şikâyetçi olurdu büyük ihtimalle.
💬
“Yarım günden fazlasını bu metal kutuda geçirecek olmak bana da zevkli gelmedi,” diyerek bacak bacak üstüne attım. Uçak kalkış için hazırlanırken ve hostesler talimatları gösterirken sessizce bekledim. Tek iyi tarafı gece yolculuğu olmasıydı. Uyuyabilirsem büyük bir kısmını atlatmış olurdum.
💬
Uçak havalandığında ve bulutların üzerine çıktığımızda Tibet bilgisayar çantasını kucağına aldı. Çantanın fermuarını açıp tabletini çıkardı. Hem dizüstü bilgisayarını hem de tabletini yanına almıştı. Ayrıca çantada birkaç dosya olduğunu da görmüştüm. Tibet tabletiyle uğraşırken yiyecek servisi yapılmıştı. O kendi için sadece kahve istemişti ama ben kendime sıcak sandviç de almıştım. Başka bir şey yememi söylese de reddetmiştim, sandviç yeterli olurdu.
💬
Jambon ve birkaç sebzeden oluşan sandviçi ısırırken gözlerim tabletin ekranına kaydı. Pürdikkat ekrandaki çizime bakıyordu. Çizime bakarken kaşlarım çatıldı. “Bu ne?”
💬
Tibet baş ve işaret parmağını hareket ettirerek görüntüyü büyütürken, “Adres bilgisi,” dedi.
💬
“Bu nasıl adres bilgisi?”
💬
Göz ucuyla bana bakıp güldü. “Kolayca yerlerini bildirecek değiller. Ortaklardan biri olan Ahter’in kullandığı şifreli konum.”
💬
Kaşlarımı kaldırıp, “Kadın Türk mü?” diye sorduğumda, “Annesi öyle,” diye yanıtladı beni. Parmağını ekrana değdirmeden, “Saat kulesi çok bir şey ifade etmiyor, her yerde olabilir,” dediğinde sandviçten bir ısırık daha alıp şifreli görseli incelemeye devam ettim. “Saatin ortasında m harfine benzer bir harf var, başka bir dile ait olmalı ama bu harfe benzer harfler içeren birçok dil var.”
💬
Yarısına kadar yediğim sandviçi içeceğimin yanına koyup, “Ben de bakabilir miyim?” diye sorarak ona doğru döndüm. Gözlerimin içine baktı, sonra başını sallayıp tableti bana uzattı.
💬
Tableti ellerimin arasına alıp yeniden önüme döndüm ve görseli daha dikkatli bir şekilde inceledim. Bir şeyler tanıdık geliyordu ve neden tanıdık geldiğini anlamam uzun sürmemişti. “Bu kadın Tiflis’te,” deyip Tibet’e baktığımda şaşkın ifade yüzüne yayıldı.
💬
“Bunu nereden anladın?”
💬
Parmağımın ucuyla saatin ortasındaki harfi işaret edip, “Bu harf Gürcüceye ait,” dedim. Bu kez parmağımı saatin yan kısmından arkaya doğru uzanan ok işaretine götürdüm. “Bak, burada da benzer bir harf var. Muhtemelen harflerin benzerliği kafanızı karıştırdı ama Gürcücede m harfine benzeyen birkaç harf var.”
💬
Kaşları çatılırken, “Gürcistan’da başka saat kuleleri de vardır,” dedi. “Neden Tiflis dedin?”
💬
Başımı sallayıp, “Evet, var ama şekil olarak farklılar. Bu saat kulesini biliyorum,” diye mırıldandım. Dedem gezmeyi seven bir adamdı ve gezdiği yerlerin fotoğrafını çekerdi. Albümündeki çoğu fotoğrafta Gürcistan’ın farklı yerlerine ait kareler vardı. “Ok saatin solunu işaret ediyor. Solda madeni paraya benzer bir sembol de var. Görselde görebildiğim dört harf var ve Gürcüce tam bilmesem de bu harfler inek ya da domuz gibi bir anlam oluşturuyor. Karadeniz’in doğusu Gürcistan’a kapı olduğundan o kısımlarda yaşayan ya da çalışmak için gelen çok Gürcü oluyordu.”
💬
Tibet bana doğru eğilip meraklı bir yüzle ekrana bakarken, “Sadece bu kadar mı bilgi çıkıyor?” diye sordu.
💬
O ekrana bakarken gözlerimi yüzüne çevirdim. “Doğru anladıysam bu hayvan ismi hayvanat bahçesini de temsil ediyor olabilir çünkü saat kulesinin yakınında hayvanat bahçesinin olduğu yönü gösteren bir tabela vardı.” Yakınımda duran yüzünü incelerken, “Tiflis kumarhaneleriyle ünlüdür. Bu insanların yaptıkları işi düşününce de kumarhane gibi bir yeri işaret etmesi mantıklı geldi.”
💬
Gülerek, “İlkay bunu bu kadar hızlı çözdüğünü öğrendiğinde sana sinir olacak,” dedi. Ben de güldüm fakat başını hareket ettirmeden gözlerini yüzüme çevirdiğinde ikimiz de duraksadık. Yakınlığını sorun etmesem de bu kadar yakınken gözlerimin içine bakmasının beni paniklettiğini fark ettim. Sırtımı koltuğa bastırıp gözlerimi tabletin ekranına indirdiğimde bir süre daha yüzümü izledi, ardından geri çekildi.
💬
Ona bakmadan tableti uzatıp, “Hayvanat bahçesinin yakınlarında kumarhane falan var mı baksın, bir sonuca ulaşacaktır,” diye mırıldandım. Tableti elimden alırken bir şey söylemedi. Bazı uçaklarda, özellikle uzun yolculuklarda internet kullanılabiliyordu. Sessizce İlkay’la iletişim kurarken az önceki keyifli halinin aksine dalgın olduğunu fark ettim.
💬
Uçağın içi serin olmasına rağmen boynum terlemişti. Avucumu boynuma sürterken gözlerimi küçük penceren görünen karanlık manzaraya çevirdim. Onunla aramda reddedemeyeceğim, reddetmenin mantıksız olduğu bazı değişimler yaşanıyordu. Haftalar öncesine oranla daha rahat iletişim kurabiliyor, konuşurken gergin görünmüyorduk. Çoğu zaman güler yüzlü ve sakin biriydi. Genelde yalnızken ve bir iş peşinde değilken öyleydi. Diğer durumlarda öfkeli, gergin ya da hırçın olmasını yadırgamıyordum çünkü ben de öyle görünüyordum.
💬
Yirmi üç yaşındaydım. Duyguların, hareketlerin ve davranışların ne anlama geldiğini biliyordum. Bir şeyi göz ardı etmiş olmam onu anlamadığım ya da isimlendiremediğim anlamına gelmiyordu. Tibet’e alışıyordum, yaşadığım onca şeye rağmen beni güldürebildiği, rahatlatabildiği anlar oluyordu. Bakışlarındaki o kafa karışıklığının da ne anlama geldiğinin de farkındaydım. Genel olarak çok fazla duygularını gizleyen bir adam değildi, gizleme gereği duymuyordu belki de. Bana yönelttiği o meraklı bakışlarının altında beğeni de yatıyordu. Belki yanlış yorumluyordum, yanlış anlıyordum ama bu da önemli değildi. İnsanların hisleri sağlıklı bir boyuttaysa bana rahatsızlık vermezdi çünkü benim çizdiğim sınıra kadar gelebilirlerdi. Sınır çizmeme rağmen aşılmaya çalışılıyorsa da bu sağlıklı olmaktan çıkar, hastalıklı bir boyuta geçerdi benim gözümde.
💬
Evet, onu tam anlamıyla tanımıyordum ama öyle bir evreye geçeceğini de düşünmüyordum. Aslında beni şu an tedirgin eden şey o da değildi. Hisler kontrol edilebilen bir şey değildi ve kontrol edemeyeceğim hislere sahip olma düşüncesi beni ürpertiyordu. Tibet’in aklımı karıştırmasına izin veremezdim. Şu an sahip olduğum en güçlü duygu öfkeydi. Bu öfke sayesinde ilerleyebiliyordum. Öfkemi engelleyebilecek herhangi bir duygu her şeyi tepetaklak edebilirdi. Göz ucuyla ona baktığımda tablete değil, ön koltuğun sırt kısmında olan ekrana baktığını gördüm. Ekran karanlıktı, dalıp gittiğini düşünmüştüm ama karanlık ekrana baktığımda onunla göz göze geldim.
💬
Evet, kesinlikle aklımın karışmasına izin vermemeliydim.
